Zaten ne tip o eski tip ne meclis o meclis – Ayşe Düzkan

Bir parti, sadece yetkili kurullarından, üyelerinden oluşmaz, seçmenler de o partinin bir parçası ve seçmenin aslında hangi partiye oy verdiğini bilmiyor olması demokrasinin parçası olamaz.

Geçtiğimiz günlerde Erkan Baş ve Barış Atay’ın HDP’den ayrılıp Türkiye İşçi Partisi’ne katılmaları, bence hak ettiği ilgiyi görmeyen konulardan biri oldu. durum, cereyan ediş biçimi, bununla ilgili yapılan açıklamalar, hepsi başlı başına ele alınabilirdi bence. önce, konuyla ilgili TİP’in yaptığı açıklamasından bir bölüm paylaşmak istiyorum:

“Türkiye İşçi Partisi Kurucu Meclisi, seçim ittifakı ve milletvekilliği konusundaki kararını alırken, her iki yoldaşımızın, Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu ve örgütlenmesi konusundaki görevlerine devam etmesi, Parti kuruluşunun ardından her iki parti tarafından uygun bulunacak bir anda resmi olarak da TİP üyesi olmasını da kapsayan bir karar almıştır. Tüm bu hususlar, ayrıntıları da dahil olmak üzere, iki parti yetkilileri arasındaki görüşmelerde bütün açıklığıyla paylaşılmış ve karşılıklı mutabakata varılmıştır.”

Yani HDP yetkili kurullarının bundan haberi varmış; belki üyelerin bir kısmı da biliyordur. peki seçmenler? örneğin İstanbul’da Erkan Baş’ı Meclis’e taşıyan oyların sahipleri, acaba Türkiye İşçi Partisi’ne oy vermeyi tercih ediyor muydu?

Çünkü özellikle konu seçim olduğunda şunu unutmamak gerekiyor; bir parti, sadece yetkili kurullarından, üyelerinden oluşmaz, seçmenler de o partinin bir parçası ve seçmenin aslında hangi partiye oy verdiğini bilmiyor olması –adına ister radikal ister sosyal ister sosyalist deyin- demokrasinin parçası olamaz. demokrasinin her derde deva olduğuna inananlardan değilim ama bu mutabakatın ayrıntılarının seçimden önce kamuoyuyla paylaşılmamış olması, seçmenin, değişik partiler arasındaki farkları bilemeyecek kadar politikadan uzak olduğunu varsaymak anlamına geliyor; bu hem ayıp hem de gerçekçi değil.

Ben mesela bu durumdan haberdar değildim, oyumu İstanbul’da kullanmadım ama eğer öyle olsaydı bundan son derece rahatsız olurdum çünkü yüzde 10 barajı diye bir mesele olmasa ve iki parti de seçimlere girse, Türkiye İşçi Partisi’ne değil, halkların demokratik partisi’ne oy vermeyi tercih ederim. bugünkü koşullardaysa HDP’nin oyumu TİP’e armağan etmesini hiç hoş karşılamam.

Çünkü öncelikle, TİP’le aynı iddiaları paylaşan başka grup ve örgütler olduğunun farkındayım ve herhangi bir kurumsallaşma sürecinin nitelik değişikliği anlamına gelmediğine inanıyorum; TİP üyesi olsam bile böyle düşünürdüm çünkü bu aşamada Türkiye işçi sınıfının, yoksul halklarının, devrimcilerinin ve sosyalistlerinin partisi olma iddiasının bir dilekten öteye geçmediğini, böyle bir buluşmanın mümkün olup olmayacağının zaman ve mücadele içinde ortaya çıkacağına inanırım.

Ayrıca, TİP’in yeniden Meclis’te olduğu yönündeki ifadeye de katılmıyorum. bugünkü TİP, Meclis’te temsil edilen, solun neredeyse tamamının içinde yer aldığı Türkiye İşçi Partisi’nin değil, 1970’lerde, fraksiyonlardan bir fraksiyon olan ikinci TİP’in devamı. (bunu daha önce de yazdığım için tekrar etmek istemiyorum ama şunu ifade etmek isterim. bu ne o TİP’in ne de yeni TİP’in değerini azaltmaz.) daha kritik olan nokta şu bence: bugünkü meclis o meclis değil! o yılların meclis’ine herhangi bir anlam, engin bir işlev atfettiğimden değil ama bugün TBMM, tarihte hiç olmadığı kadar işlevsiz kılındı. rejim üzerine konuşurken gördüğümüz bu gerçeği, parti temsiliyetinden söz ederken neden gözardı edelim? bu Meclis’te temsil edilmek ne kadar etkili bir taktik olabilir?

Bir de tabii bu vesileyle, dayanışmanın ne anlama geldiği üzerine biraz düşünebiliriz belki. özellikle Türkiye Komünist Partisi’ni de hesaba kattığımızda, Türkiye solunun tarihinin, Kürt halkına karşı en hafif terimle kayıtsızlıkla malul olduğunu söylemek haksızlık olmaz. tarih geri döndürülemez ama tarihten öğrenilebilir; Kürt meselesi, özellikle son yirmi yıldır Türkiye solunun gündemine girdiyse, bunda en çok Kürt hareketinin ulaştığı boyutun ama biraz da tarihten ders çıkartanların rolü var.

Ama bugün HDP’den aday olmayı, söz konusu kayıtsızlığın tersine çevrilmesi olarak okumak bence mümkün değil. çünkü kendisi dışındaki sosyalistlerden gelen oylar HDP için tabii ki önemli ve çok değerli ama seçim barajı olmasa, birinci TİP’in Meclis’e girdiği milli bakiye sistemi geçerli olsa bile, bugün HDP aracılığıyla Meclis’te temsilcileri bulunan -HDP bileşeni olan ve olmayan- herhangi bir sol yapının, çizginin böyle bir temsiliyete ulaşma ihtimali yok. yani bugün dayanışma gösteren HDP.

Bu tabii ki kötü değil, çok güzel bir şey, belki bileşik bir devrimin, olmadı hareketin ilk adımları. ama bu adımlar, HDP seçmeninin yani bu partiyi, bir hayalden ülkenin üçüncü büyük partisi haline getiren güç, emek, sabır ve iradenin elde bir, cepte gül sayılması pahasına atılmamalı, bence.

Şunda çoğunluğun hemfikir olacağına inanıyorum; Türkiye solunun bölünmüşlüğü, olağanın ötesindedir.  bileşenler hukuku ve buna benzer protokole dayanan stratejiler, bu bölünmüşlük karşısında geliştirilmiş -bence biçare- yöntemler.  geldiğimiz noktada, bu konuyu, en azından bugüne kadar yapılanın ötesinde tartışmaya ihtiyacımız var.

Ama HDP’nin, böyle bir mutabakatı kabul etmesi bir seçmeni olarak benim için hayal kırıklığı oldu. bir de şunu düşünüyorum; zorunlu göçle birlikte Türklerin yaşadığı varsayılan büyük şehirlerde de çok sayıda Kürt yaşıyor ve bunların önemli bir kısmı hdp seçmeni. eğer onlardan biri değilseniz, kendinizi onların yerine koyun ve bu mutabakat ve sonuçları size ne hissettirir, bir düşünün.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir