Yüzde 25 ya da Her Dört Kişiden Biri… – Seyfi Öngider

Yüzde 25 çok büyük bir güçtür. Toplumun çoğunluğu olduğu bilinen ama siyaseten parçalanmış, iç sorunları olan muhalefeti toparlayacak, bir bütün olarak belirli bir siyasi eksende birleştirecek, etkili bir mücadele hattına sokabilecek kadar büyük bir güç…

31 Mart seçimlerinin üzerinden 7 aydan fazla, arada tekrarlanan İstanbul seçimlerinin üzerinden 4 aydan fazla bir zaman geçti. 31 Mart’ta ciddi bir yenilgiye uğrayan AKP-­MHP iktidar bloğu 23 Haziran’da tekrarlattığı İstanbul seçimlerinde daha da ciddi ve ağır bir yenilgiye uğradı.

Bu seçim sonuçlarından sonra yapılan değerlendirme ve tartışmalarda iktidar bloğunun (ya da Erdoğan­ Bahçeli koalisyonunun) önünde iki seçenek olduğu ileri sürülüyordu; bu yenilgi karşısında ya daha esnek ve uzlaşmacı ya da daha sert ve baskıcı bir yönde yollarına devam edeceklerdi.

“Esnek ve uzlaşmacı” olan ilk seçenek gerçekten büyük bir viraj, bir anlamda demokratik bir yönelim demekti. Esnek olmak, örneğin kendi bildiğinde dayatmamak, farklı veya karşı önerilere de değer vermek ve sonuçta uzlaşmaya açık olmak demektir. Bu tarz bir politika anlayışı demokratik bir iklimin oluşmasına katkıda bulunabilir.

Diğer seçenek ise son yıllarda ne oluyorsa, nasıl oluyorsa onların daha sert, daha da ağır bir şekilde olmaya devam etmesiydi. Yani farklı önerileri küçümsemek veya alay etmek, hatta karşı öneri yapılmaya cüret edildiyse onları hain ilan etmek ve etkisizleştirmek, muhalefete nefes aldırmamak…

Erdoğan­ – Bahçeli ikilisinden esneklik ve uzlaşma, ekonomide ve hukuk sisteminde “reformlar” bekleyenlerin nasıl bir gaflet içinde olduklarını görmeleri için çok beklemeleri gerekmedi. Erdoğan kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra ne yaptıysa yine aynısını yapacaktı; yani “özgürlük” ve “güvenlik” ikilemini derinleştirerek çoğunluğun “güvenlik”ten yana tutum almasını sağlamak.

7 Haziran 2015 sonrasında bu politika işe yaramıştı, 31 Mart- 23 Haziran İstanbul seçimleri sonrasında da aynı yola başvurmakta tereddüt etmedi. Aradaki fark şu ki, dört yıl önce “içeride” harekete geçen ordu dört yıl sonra “dışarıda” harekete geçerek Suriye topraklarına girdi.

“Devlet politikası”

Öte yandan, ordunun Afrin ve Cerablus’tan sonra Suriye topraklarına üçüncü defa girmesini seçim yenilgisiyle ve ekonomik krizle sarsılan iktidarını güçlendirmek için Erdoğan’ın bir tasarrufu olarak görmek de doğru değildi. Daha doğrusu eksik; çünkü Suriye toprakları içinde “güvenli bölge” kurmak gerekçesiyle yapılan bu üçüncü harekât ilk ikisi gibi sadece Erdoğan’ın, hatta iktidar bloğunun kararı değil iktidarı ve muhalefetiyle birlikte bir “milli karar” olarak, bir “devlet politikası” olarak şekillenmiş ve hayata geçirilmişti.

Mecliste ortakça alınan başka bazı “milli” karar veya politikalarda da görüldüğü gibi, buna da sadece HDP’nin karşı çıkması ortada bir “devlet politikası”nın bulunduğunu göstermektedir. Türkiye’nin “küresel” bir güç değilse de “bölgesel” bir güç olduğunun kanıtlanması, dünyaya gösterilmesi olarak tanımlanabilecek bu politikada HDP dışında Meclis’teki bütün partiler ortaktır. Nitekim Meral Akşener bu durumu veciz bir şekilde belirtti: “Türk ordusu cephede yerini aldığı anda tek siyasi parti al bayrağın partisidir.”

NATO’nun en büyük ikinci ordusu sahaya sürülerek, gücü sergilenerek yapılan şey dünyanın en hassas bölgelerinden biri olan Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu üçgeninde “oyun kurucu” olduğu iddiasını ortaya koymaktı.

Erdoğan’ın BM kürsüsünden haritalarla dünyaya ilan ettiğini “sahada” uygulamaktı. Sadece 9 gün sürmesine izin verilen askeri harekâtın bu mesajı nasıl ve ne kadar verdiği ve ABD ve Rusya ile yapılan mutabakatların bu açıdan ne anlama geldiği doğrusu pek tartışılmadı.

Türkiye’nin sergilediği askeri güç ve yeteneğinin dünyada ve bu arada karşı cephede nasıl değerlendirildiğini bilmiyoruz ama siyasi açıdan elde ettiklerini “başarı” olarak görmek pek mümkün değil.

Türkiye, KKTC’nin bile tepkisini çekerek dünyada tecrit olurken Suriye Kürtlerinin “İŞID belasından dünyayı kurtaran” halk olarak nasıl büyük bir sempatiye sahip oldukları ortaya çıktı. Dolayısıyla asker, politikacının/diplomatın yapamadığını yapmak üzere harekete geçiyorsa, 9 günlük harekâttan ve ABD ve Rusya ile yapılan mutabakatlardan elde edilen sonuç ortadadır. Hele de Erdoğan bu iki ülkenin de mutabakatlara uymadığını söylediğine göre…

Muhalefetin sorunları arttı

Öte yandan, askeri harekât elbette iktidarın içeride işine geliyordu; sallanan, erimekte olan gücünü toparlamak, pekiştirmek, muhalefeti baskı altına almak açısından yeni olanaklar sağlıyordu. Aslında ülkede çok da belirgin, etkili bir şovenizm rüzgarı estirmeyi başaramasalar da bu olanaklar kullanıldı. Ama asıl önemli kazanç Erdoğan’ın “dağılması çok çok önemli” dediği muhalefet bloğunun artan iç sorunlarıdır. Ama İdlib’de ve Afrin’de ne kadar güzel hizmetler yapıldığını anlatan Kılıçdaroğlu konuştukça nasıl artmasın ki!

Bir iktidar içeride her şeyi kötü, yanlış yapar da dışarıda iyi ve doğru yapar mı, yapabilir mi, sorusu çok haklı ve yerindedir ve ordunun Suriye topraklarına üç girişini de destekleyen muhalefet partilerinin buna verebilecekleri tutarlı, inandırıcı bir yanıtları olamaz.

Siyasal mücadele çeşitli sorunların birbirinden ayrı, kopuk ele alınmasını değil tam tersine iç ve dış bütün sorunların belirli bir eksende dizilmesi, toparlanması ve bütünlüklü bir mücadelenin yürütülmesini gerektirir. Evet, iktidar sorunları birbirinden ayırmaya, birbiriyle ilişkisi yokmuş gibi ele almaya çalışır ve bunu kabul ettirebildiği ölçüde başarılı olur.

Diyarbakır’a kayyım atanmasının İzmir’le veya Kapadokya’nın imar düzeninin İstanbul Boğazı’nın imar düzeniyle bir ilişkisinin olmadığı iktidarın iddiası olabilir ama gerçeğin hiç de öyle olmadığı bir süre sonra ortaya çıkar. Suriye’de 8 yıldır süren iç savaşta iktidarın ne kadar yanlış politikalar izlediğini dünyaya ilan etmek için 28 Eylül’de uluslararası konferans düzenleyip sonra da 8 Ekim’de o iktidarın Suriye’ye düzenleyeceği harekâta destek olursanız bu tutarsızlığın elbette bir bedeli olur.

Demokrasi Bloğu

Bu arada ne kadar dikkati çekti bilinmez ama harekâtın olduğu günlerde yapılan kamuoyu araştırmaları (önce Areda Survey, daha sonra MAK) medyada “halkın büyük desteği” diye sunuldu. Bu araştırmalara göre halkın yüzde 75’i harekâtı destekliyordu; yani yüzde 25’i ise karşıydı. (Bu tür araştırmalarda iktidarın hoşlanmayacağı yanıtları vermenin “riskleri” dikkate alındığında karşı çıkanların oranının yüzde 25’in de üzerinde olduğu tahmin edilebilir.)

Aslında bu durum halkta hiç de öyle büyük bir destek olmadığını gösteriyordu. Zaten sokaktaki hava da ciddi bir desteğin olmadığını, hatta kaygı ve endişe olduğunu yansıtıyordu. Bütün çabalara, yandaşı ve muhalifi dahil, bütün medyanın uğraşılarına rağmen her dört kişiden biri harekâta karşıydı.

Dolayısıyla her şeye rağmen iktidar bloğunun bu harekâttan istediği sonuçları aldığı söylenemez. Seçim sonuçları ve ekonomik krizin yol açtığı güç erimesi ve siyasi sarsıntıları aşmak açısından fazla mesafe kaydedemediği ise kendi içinde patlayan FETÖ tartışmasından bellidir.

Türkiye’nin demokratik ve özgürlükçü geleceği bu yüzde 25’tedir; bu insanların arasındaki ilişkilerin ne kadar önemli ve anlamlı olduğu görülebilmelidir. Bunlar arasında kurulabilecek ortak bir mücadele hattı, mümkünse bir tür blok­ Demokrasi Bloğu­ Türkiye’nin yakın siyasi geleceği açısından çok önemlidir. Yüzde 25, yani her dört kişiden biri çok büyük bir güçtür. Toplumun çoğunluğu olduğu bilinen ama siyaseten parçalanmış, iç sorunları olan muhalefeti toparlayacak, bir bütün olarak belirli bir siyasi eksende birleştirecek, etkili bir mücadele hattına sokabilecek kadar büyük bir güç…

Kıymeti anlaşılabilir ve gereği yapılabilirse ne âlâ…

Kaynak: BİANET

İlginizi çekebilir