Yıldırım Bölge Erkekler Koğuşu – Arif Şentek

Yıldırım Bölge’ye geldiğimizde “dostların arasındaydık”. Gördüklerimin çoğu ODTÜ’dendi. Sosyalist Fikir Kulübü (SFK) yönetimindeki arkadaşlarımızın üye kayıt defterini polise kaptırdığı söylenir.

Sevgi Soysal’ın, 12 Mart’ta politik tutuklu kadınların Ankara’daki askeri tutukevi yaşamını anlatan anı kitabı “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” ünlüdür, çok okunmuştur, bugün de okuyucusu vardır.

Belki bundan dolayı “Yıldırım Bölge”nin sadece kadınlara ayrılmış bir tutukevi olduğu sanılabilir. Oysa 12 Mart’ta burası bir süre erkekler için kullanılmıştı.

Özellikle 1971 Balyoz Harekâtı sırasında bir gece ansızın evlerinden toplanan öğretim üyeleri, avukatlar, öğrenciler, öğretmenler, sendikacılar buraya getirilerek gözaltına alınmıştı.

Erkeklerin Yıldırım Bölge yaşamı fazla uzun sürmemişti. Balyoz’un giderek ağırlaştığı ve yön değiştirdiği süreçte Mamak kullanılmaya başlamıştı. Belki yaşanılan sürenin kısalığından, belki de Mamak’ta hapisliğin çok daha ağır koşullarda geçtiğinden olacak, kimse “Yıldırım Bölge Erkekler Koğuşu”ndan fazla söz etmemiştir.

Bazı anı yazılarında kısa değinmeler vardır.

Her şey 17 Mayıs 1971 günü İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efrahim Elrom’un kaçırılması ve dönemin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş’ın o gece TRT’nin 22.45 haberlerinde okuduğu zehir zemberek “Balyoz” bildirisiyle başlamıştı.

Elrom’u kaçıran Türk Halk Kurtuluş Cephesi militanları, “Amerikancı Bakanlar Kuruluna” diye başlayan bildiride, tutuklu bulunan bütün devrimcilerin derhâl serbest bırakılmasını, bu bildirinin TRT haber bültenlerinde 3 gün boyunca duyurulmasını, süre doluncaya kadar hiçbir takibata girişilmemesini ve aleyhte propaganda yapılmamasını talep etmişlerdi. Bu talepleri yerine getirilmezse üç günlük sürenin sonunda Elrom’un idam edileceğini bildiriyorlardı.

“Kafalarına balyoz gibi ineceğiz…”

THKC’nin taleplerine karşılık Koçaş’ın radyoda okuduğu hükümet bildirisinde, başkonsolosun derhâl serbest bırakılması isteniyor, aksi takdirde eylemi yapan örgütle uzak veya yakın ilişkisi olan herkesin ve “masum gençleri” kışkırtan, kimlikleri öteden beri bilinen kişilerin derhâl gözaltına alınacağı bildiriliyordu.

Ayrıca, ilgili yasa maddelerinin değiştirilerek ağırlaştırılacağı ve bunun geçmişte işlenen suçları da kapsayacağı duyuruluyordu.

Bildiri hukuk devleti anlayışının ortadan kalktığını gösteriyordu, özellikle yapılacak yasal değişikliklerin geçmişi de kapsayacak olması (eski deyimiyle makabline şamil) hukuk açısından dehşet vericiydi.

Bildirinin günahı Koçaş’a çıkarılır. Ama o, bildiriyi kendisinin tek başına hazırlamadığını, kendisinden bildiriyi TRT’ye götürmesinin istendiğini anlatır. Fakat metnin, üzerine yapılan eklemeler dolayısıyla spikerler tarafından okunamadığını, sonunda Erim’in talimatıyla kendisinin okumak zorunda kaldığını aktarır.

Hasan Pulur’un yazdıklarından (Milliyet, 21 Ocak 1998) bildiriyi MİT Müsteşarı, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı ve Koçaş’ın birlikte hazırladıkları anlaşılmaktadır. Erim ise bildiriye son hâlini veren değişiklikleri yapmış ve o ünlü “başlarına balyoz gibi ineceğiz” sözünü eklemiştir.

Aslında Erim hükümetinin MİT’ten sorumlu Başbakan Yardımcısı, kurmay albaylıktan gelme Sadi Koçaş öyle pek de masum değildir. Örneğin, Tuncay Çelen ve Ömer Gürcan’ın birlikte yazdığı “68 Gençliği ve Katledilişi” adlı kitapta (Süvari Yayıncılık, 2006) aktardıkları, Koçaş’ın 1960 -1970 sürecindeki çoğu siyasal olayın içinde etkin konumda olduğunu gösteriyor.

Bildiride verilen üç günlük süre filan beklenilmez, hemen o gece harekât başlatılır. Zaten her şey önceden planlanmıştır.

Ülkenin her yanında, bütün kentlerde “şüpheli” kişileri toplamaya başlarlar. Tam bir rakam vermek zor, ama gözaltına alınanların sayısının bini geçtiği söylenir.

Dört gün sonra Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı “yapılmakta olan adli tahkikatlarla ilgi ve münasebetleri tespit edilen” ve bu nedenle Ankara’da gözaltına alınanların adlarını, yayınladığı bildirinin ekinde duyurur.

Söz konusu “ek liste”yi bu yazının ekinde bulacaksınız.

Yıldırım Bölge’de gözaltına alınanların adlarının yer aldığı o 116 kişilik listeye baktığınızda rejimin kimleri, hangi kesimleri “şüpheli” olarak gördüğünü anlayabiliyorsunuz.

“Dostların arasındayız”

Bir haftadır Ankara dışındaydım. 17 Mayıs akşamı Samsun’dan dönüşümde Ankara’ya girerken otobüsün radyosundan duydum “Balyoz” bildirisini. Alışılmışın dışında bir üsluptaydı, olağan dışı bir şeyler oluyordu. Artık yarın öğreniriz diye eve geldim.

Sabaha karşı kapı çalındı. Genç bir teğmen -sanırım yedek subaydı- kibarca hazırlanmamı, götüreceklerini söyledi. Apartmanın basamaklarında elleri tomsonlu erler vardı ve her an bir çatışma çıkabilecek gibi heyecanlıydılar…

Yıldırım Bölge’ye geldiğimizde “dostların arasındaydık”. Gördüklerimin çoğu ODTÜ’dendi. Sosyalist Fikir Kulübü (SFK) yönetimindeki arkadaşlarımızın üye kayıt defterini polise kaptırdığı söylenir.

Zaten üniversitenin öğrenci işlerinde çalışanlar, emniyetten gelen birilerinin adreslerimizi, fotoğraflarımızı aldığı konusunda bizi uyarmıştı.

Böyle bir olasılığa karşı önlem alma gereğini duymayan benim durumumdaki arkadaşlar, oturduğumuz evlerin açık adreslerini vermekte ve o evlerde oturmaya devam etmekte bir sakınca görmemiştik.

Ne sorguya götürülüyorduk, ne de gözaltına alınmamızın gerekçesi bize bildiriliyordu. Koğuş yaşamına uyum sağlamıştık.

Bitişik ranzalarda üçer kişi yatıyorduk, ortada yatana biraz haksızlık oluyordu. Asker karavanasından yemek veriyorlardı.

Düzenli havalandırmaya çıkarıyorlardı. Havalandırmalarda en hızlı volta atan Fakir Baykurt’tu.

Bir ara berberlik yapan erler geldi.

Saçlarımızı kısaltarak nizami ölçülere getirdiler.

Koğuşa getirilenlerin arasında “standart” dışı, kimsenin tanımadığı kişiler de oluyordu. Örneğin görünüşlerini beğenmedikleri uzun saçlı, hippi kılıklı iki genci Güvenpark’tan alıp getirmişlerdi. Çocuklar böyle bir topluluğun arasında ne işleri olduğunu anlayamamıştı.

Gece kapıyı vurarak komutanı görmek istediklerini, bu işte bir yanlışlık olduğunu söylemeye çalıştılarsa da nöbetçiler ciddiye almadı.

Çaresiz ranzalarına döndüler. Bir de Hukuk Fakültesi’ne baskın yaptıklarında, kantine gazoz getiren kamyonun şoförünü yakalayıp getirmişlerdi. Doğrusu onun hiçbir uyumsuzluğunu görmedik, hâlinden şikâyetçi olmadı, bizimle aynı koşulları paylaştı.

Görüşmecilerimiz geliyordu. İlk toplu görüş tam bir kargaşaydı. Kim gözaltında, kim ziyaretçi belli değildi. Görüş bittiğinde eli silahlı bir asker Sedvan’ı ziyaretçilerle birlikte dışarı çıkarmaya uğraşıyordu. Sedvan şaşırmış, “Ben tutukluyum, ben mahpusum” diye askere engel olmaya çalışıyordu. Yani sonuçta bizimle birlikte kalmayı tercih etti. Yıldırım Bölge, dışarıdan daha “tehlikesiz”di.

Olağan dışı görüşmeciler de gelmiyor değildi. Bir gün havalandırmaya çıktığımızda, Kazıkiçi Bostanları tarafından başı kasketli, köylü görünüşünde zayıfça birinin tel örgülere doğru gelerek tam siper yere uzandığını gördük.

Böyle işlerde deneyimli olduğu anlaşılıyordu. Yanılmıyorsam gelen Yapı İş Sendikası’ndan İsmet Demir’di. Sendika Başkanı Şükrü Kundakçı ile birkaç dakika konuşabildiler. Sanırım acil bir sorunlarını böylece halletmişlerdi.

Görevli subaylarla, erlerle ciddi bir sorunumuz olmadı. Bu arada bir gün koğuşları denetlemeye gelen üst düzey bir askeri yetkili “Sizi kandıranların hepsini bulduk, işte hepsi elimizde” diye esip gürledi. Acaba şimdi kimleri getirdiler diye merak ettik, dışarıya bakmaya çalıştık. Kimse yoktu.

Hakkı Yazıcı’nın hatırladıkları

Sıkıyönetimin verdiği 116 kişilik “Ek Liste”de adları bulunmayan ve bildiriden sonra koğuşa gelenler de oldu, örneğin Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinden Sadun Aren ve arkadaşları.

Onları karşılama görevi dişi ağrıdığı için o gece ortalıkta dolaşan Mehmet Hakkı Yazıcı’ya düşmüştü. Yazıcı “Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız” adlı anı kitabında (Dipnot Yayınları, 2012, s.143-145) özetle şöyle anlatır “Yıldırım Bölge Erkekler Koğuşu”nu:

“Bindirildiğim cemsenin içindeki inzibatlar, bacaklarının arasında tomsonları, uykularından bizim yüzümüzden mahrum edildiklerinden söz ederek homurdanıyorlardı…Alınan birkaç kişi ile birlikte Yıldırım Bölge Komutanlığına götürüldük…İçerisi tanıdık simalarla doluydu.

Biraz endişeli de olsak dostlarla bir araya gelmenin keyfi vardı. Her kapı açılışında başka bir tanıdık içeri giriyor, gülüşmeler arasında yeni geleni buyur ediyorduk.

“ODTÜ SFK üyesi olan bizler çoğunluktaydık. Akademik tayfayı karşı koğuşa koydular… Uğur Mumcu, Elrom’a misilleme olarak bizim sorgusuz sualsiz kurşuna dizileceğimize dair şamata yapıyordu… On gün sonra herhangi bir sorgulama olmaksızın bizi serbest bıraktılar. Niye aldılar, niye bıraktılar, hiçbir kaydı, açıklaması yok.”

Sadun Aren’in hatırladıkları

Sadun Aren “Puslu Camın Arkasından” kitabında Yıldırım Bölge günlerinden söz eder (İmge Kitabevi, 2006, s.192-197).

Sıkıyönetim yasasında yapılan ve yaptırımları daha ağırlaştıran bazı değişikliklerin iptali istemiyle TİP olarak Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklardır.

Ama bunun için partinin Merkez Yönetim Kurulu’nu toplamaları gerekmektedir. Oysa sıkıyönetim her türlü siyasi etkinliği yasaklamıştır.

Sıkıyönetim sınırları dışında kalan Düzce’ye giderler, toplantıyı orada yaparlar. Toplantıdan sonra bazı partililer Sadun Hoca’ya “Bizim Emek dergisini niye kapatmadılar, bizi niye tutuklamıyorlar” diye sorar.

Hoca; “Çünkü biz silahlı eylemlerden yana değiliz, bunu biliyorlar. Bunun için dergimizi kapatmıyorlar, bizi tutuklamıyorlar” diye yanıtlar. Ama yanılmıştır, sonrasını özetle şöyle anlatıyor Hoca:

“Gece üç civarında geldiler. Doğrusu hiç beklemiyordum. Kapı çalındı, açtım, baktım iki albay. Bütün merdivenlere asker dizilmiş… Eve girdiler, bir kısım kitapları aldılar… Aşağıya inip arabaya bindik… Beni Yıldırım Bölge’ye getirdiler, hangar gibi bir yere soktular ve kapıyı üzerime şırank diye kapadılar… Beni soktukları yer bir koğuş yahut koğuş hâline sokulmuş bir ambardı. Ertesi gün bizi bir başka koğuşa naklettiler. Orada bir sürü tanıdık insan vardı. Orada aşağı yukarı bir hafta kadar kaldık… Sabahları Fen Fakültesi Dekanı olan arkadaş bize jimnastik yaptırırdı… Uğur Mumcu, Adil Özkol ve Mümtaz Soysal bazı arkadaşları, özellikle de Cahit Talas’ı işletirlerdi.
“Orada gerçekten eğlenceli, iyi bir hayatımız oldu. Bülent Nuri Esen de geldi. Nihat Erim’in çok yakın arkadaşıydı. Hatta o gece Nihat Erim’deymiş, eve döndükten sonra içeri almışlar. Yani anlaşılan bazı işler karambole gelmiş.”

Bülent Nuri Esen’in getirilişi ve Uğur Mumcu’nun yazdıkları

Yıldırım Bölge’de gözaltına alınan akademisyenlerin en kıdemlisi Bülent Nuri Esen’dir. 18 Mayıs’ı bir iki gün geçmiş olabilir. Koğuşun kapısı açıldı, içeriye “hocaların hocası” Anayasa Profesörü Bülent Nuri Esen’i bıraktılar.

Onu da getirdiklerine göre bu işin iler tutar tarafı kalmamıştı. Ortada ciddiyetten uzak gibi görünebilecek bir gariplik vardı ama anlaşılan ordunun müdahalesi giderek sağ diktaya doğru kayıyordu. “Merkez sağ”dan bir başbakan bile artık etkili değildi.

Bülent Nuri Hoca sanki hazırlıklıydı, ufak bir çantaya gerekli öteberisini, yedek giyeceklerini koymuş, avuç içine sığacak küçüklükte bir radyoyu da koğuşa sokmayı başarmıştı.

Onu koğuşta ağırlamak karizmatik kişiliğiyle kendiliğinden koğuş kıdemlisi konumunda olan Mehmet Demir’e düşmüştü. Hoca çok keyifliydi.

Ziyaretine gelen eşine ve kızına uzaktan bağırarak “Burada keyfimiz yerinde, sizinle uğraşmaktan da kurtuldum” diyecek kadar durumu hafife alıyordu.

Kuşkusuz onun bu rahatlığı çevresindekileri de rahatlatıyordu. Aslında onun kişiliğini ve Yıldırım Bölge anısını en iyi Uğur Mumcu anlatmış. Hocanın ölümünün ertesinde, “Gözlem” başlıklı köşesinde (Cumhuriyet, 2 Ocak 1976) özetle şöyle demiş:

“Gülerek girmişti cezaevi koğuşuna. Tanıdıklarını birer birer öpmüştü, espriler yapmıştı. Kalkmış bir de cezaevi yüznumarasını temizlemek istemişti. Cezaevini anladık amma, yüznumara temiz olmalı… Gece yarısı üçe doğru evinin kapısını çalan sıkıyönetim görevlileri, kendileri ile gelmesini söylediklerinde ‘Yahu insan gecenin bu saatinde rahatsız edilir mi?’ diye söylene söylene arabaya binip Yıldırım Bölge Cezaevine gelmişti. Gözaltına alındığı günün akşamı devrin başbakanı Nihat Erim’le berabermiş. Akşam başbakanla beraber, gece de cezaevi. Kendi kendisiyle alay ediyor, bunları anlatıyordu çevresine.”

Mumcu’nun, Hoca’nın Hukuk Fakültesi’ndeki yaşamına ilişkin hatırladıkları da onun kişiliği ve gözaltına alınmasının hangi çevrelerin marifeti olduğu konusunda ipuçları veriyor:

“Bir gün Che Guevara’nın fotoğrafını asmıştı odasına. Bir tutucu profesör ‘Neden asıyorsun’ diye sorunca şu karşılığı vermişti: ‘Yakışıklı adam, onun için asıyorum. Ne kızıyorsun. Bir senin suratına bak, bir de onun.’

“Öğrencileri severdi. Solcu olsun, sağcı olsun severdi hepsini. Bir boykotta profesörler kapısı önünde nöbet tutan sağcı öğrencilere, başındaki kasketi sallayıp ‘Savulun Lenin geliyor’ demiş ve bu esprisinin bedelini arkadaşı Nihat Erim’in başbakanlığında gözaltına alınmakla ödemişti.”

Çadırda gözaltına alınan “devrim” dergileri

Bizimle birlikte, “sol cunta” yanlısı “Devrim” dergileri de gözaltına alınmıştı. Dergiler koğuşlara yakın bir yere kurulan çadırda tutuluyordu. Çadırın önünde silahlı bir er nöbet bekliyordu. Doğrusu, Ankara’nın göbeğinde yaşıyorduk, siyasetin içinde olduğumuzu sanıyorduk ama iktidar ve ordu düzeyinde neler olup bittiğini, örneğin 9 Mart tasfiyesini doğru dürüst bilmiyorduk.

Durumu bizden çok daha iyi bilecek durumda olanlardan Uğur Mumcu her zaman neşeliydi. Büyük bir olasılıkla 27 Mayıs provaları için alçaktan uçan jetleri göstererek “bizimkiler geliyor” diye dalga geçiyordu.

1971 Balyoz Harekâtı, neresinden bakarsanız bakın, ilerici çevrelere gözdağı vermek, onları baskı altına almak, onlara “devlet”in dişlerini göstermek için düzenlenmişti.

Yoksa, silahlarını kuşanmış, cemselere bindirilmiş askerlerle gece yarısı yapılan operasyonlara hiç gerek yoktu. Gözaltına alınanların neredeyse tamamı, günlük yaşamda her an kendilerine ulaşılabilen, haber verilse gidip teslim olacak insanlardı.

Hükümet tavize yanaşmadı ve sonunda Elrom, kendisini kaçıranlar tarafından 22 Mayıs’ta öldürüldü.

Hükümetin verdiği gözdağı işe yaramamıştı. Gözaltına alınan “rehineler”den sıkıyönetimlik olaylarla ilişkisi kurulamayanlar ufak ufak serbest bırakıldı. Aslında 12 Mart rejimi gerçek yüzünü gösteriyordu. Yeni bir sürece girilmişti. Olaylar ağırlaşarak sürdü.

Silahlı çatışmalar, yargısız infazlar ve idamlar yaşandı. Bizim “Erkekler Koğuşu” böyle bir süreçte hafif kalan bir arakesittir.

EK:

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Basın ve Halkla Münasebetler Şubesinin Bildirisi:
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığınca yapılmakta olan adli tahkikatlarla ilgi ve münasebetleri tespit edilen ek listede isimleri yazılı 116 kişi gözaltına alınmıştır. (Kaynak: Milliyet, 22.05,1971)

EK LİSTE:

(İsimlerde düzeltilen yazım yanlışlıkları ve ek isimler köşeli parantez içinde verilmiştir. A.Ş.)

Recep Bayramoğlu (ODTÜ öğrencisi), Selçuk Alten (ODTÜ öğrencisi), Burhan Cahit Ünal (Fen Fakültesi Doçent), Uğur Mumcu (Hukuk Fakültesi asistan), Nezih Kösereisoğlu (Maden Fakültesi), Bahri Savcı (SBF’de profesör), Uğur Oral (Dr. Teğmen), Hasan Atagüz (Lise mezunu), Ümit Alptekin (ODTÜ öğrencisi), Halit Gürşener (ODTÜ öğrencisi), Yılmaz Dizdeş (ODTÜ öğrencisi), Hasan Akduman (ODTÜ öğrencisi), Zekai Ertürkay (Namık Kemal Lisesi öğrencisi), Arif Şentürk [Şentek](ODTÜ öğrencisi), Ergun Adaklı (ODTÜ öğrencisi), Tuncer Başer (ODTÜ öğrencisi), Hakkı Yazıcı (ODTÜ öğrencisi), Uluç Gürkan (Gazeteci), Gürkan Dirik (A..Ü. Tıp. Fak. Öğrencisi), Cahit Kalender (ODTÜ öğrencisi), Nuri Türkeş (ODTÜ öğrencisi), Akın Barlas (ODTÜ öğrencisi), Atilla Elmaslı (ODTÜ asistan), Hasan Çolak (ODTÜ öğrencisi), Fehmi Uluç (ODTÜ öğrencisi), Gürel Gerçek [Gürol Gerçel] (ODTÜ mezunu), Necati Ertürk (Tıp Fakültesi öğrencisi), Ahmet Olcayer (Erkek Tek. Yük. Ok. öğrencisi), Lütfü Dokuzoğlu (Tıp Fak. öğrencisi), Murat Tan (Tıp Fak. öğrencisi), Kenan Alyürek (Hacettepe Ü. öğrencisi), Ahmet Ümit Türkabat (işsiz), İlhami Soysal (gazeteci), Akın Paksoy (ODTÜ öğrencisi), Kazime Ertem [Beygirci] (ODTÜ öğrencisi), Doğan Arat (ODTÜ öğrencisi), Melih Töreli (ODTÜ öğrencisi), Oral Işıkman [Işıtman] (ODTÜ öğrencisi), Naif Türkten [Türetken] (ODTÜ asistanı), Ali İhsan Alpaslan (ODTÜ öğrencisi), Murat Kaçar (Dr. Teğmen), Galip Gültekin Tepehan (ODTÜ öğrencisi), Kerim El (Ank.İ.Tic. İl.Ak. öğrencisi), Ahmet Abdik (A. Ü. Fen Fak. doçenti), Ali Balamir (ODTÜ öğrencisi), Aşkın Erdemir (ODTÜ öğrencisi), Halit Öztürk (ODTÜ öğrencisi), Orhan Aybers (Ank.Ü.Tıp Fak. öğrencisi), Ahmet Balamir (ODTÜ öğrencisi), Sema Sungur (ODTÜ öğrencisi), Suat Kundakçı (Yapı ş Sendikası Başkanı), Veli Kasımoğlu (TÖS Yürütme Kurulu Üyesi), Nuran Ağırnaslı (Lise mezunu), Neşe Çulhaoğlu [Erdilek] (ODTÜ öğrencisi), Mustafa Yavuz Ata (ODTÜ öğrencisi), Enis User (İnşaat Mühendisi), Ferhan Teber (ODTÜ öğrencisi), Setvan [Sedvan] Teber (ODTÜ öğrencisi), Süha Solakoğlu (ODTÜ öğrencisi), Haluk Tuncer (ODTÜ öğrencisi), Ersan Akyıldız (ODTÜ öğrencisi), Aydın Kılıçoğlu [Kılcıoğlu] (ODTÜ öğrencisi), Aydın Gürpınar (ODTÜ öğrencisi), Şule Malhan (ODTÜ öğrencisi), Faruk Malhan (ODTÜ öğrencisi), Niyazi Ağırnaslı (Avukat), Timur Erkmen (Ziraat Fakültesi öğrencisi), Şadi Samer (SBF öğrencisi), Halit Çelenk (Avukat), Ahmet Sönmez (Mimar), Necati Hazar (Dev-Genç üyesi), Macit İnegöl (Dev-Genç üyesi), Bahri Ersoy (Dev-Genç üyesi), Hüsamettin Gerekli (Fen Fakültesi öğrencisi), Fıratlı İnal (Fen Fakültesi öğrencisi), Tahir Demirel (Satıcı), Fakir Baykurt (TÖS Başkanı), Şahin Çukurkavaklı (Kitabevi sahibi), Cengiz Ballıkaya (TÖS üyesi), Cahit Talas (SBF profesörü), Mümtaz Soysal (SBF profesörü), Teoman Başaran (ODTÜ öğrencisi), Ahmet Hamdi Ulusoy, Mehmet Demir (İktisatçı), Erdal Taşdemir, Ali Elçi, İrfan Çiftçi, Aydoğan Büyüközen, M. Ezgin Günce [Ergin Günçe] (Dev-Genç üyesi), Tayfun Silahtaroğlu (Dev-Genç üyesi), Tayfur Kutsal (Dev-Genç üyesi), Mehmet Latif Güvercin (Dev-Genç üyesi), Erol Özer, Ferit İlsever, Metin Ayçiçek, Doğan Tarkan (Dev-Genç üyesi), Ramiz Doğan (Dev-Genç üyesi), Sevim Kurtoğlu (Dev-Genç üyesi), Osman Araslan, Mithat Kılıç, Burhan Aydoğan, İzzet Kolay, Dağıstan Polat, Mehmet Hayrani, Mahide Oruç (Doçent), Ethem Tokmakçıoğlu (Doçent), Abdurrahman Taşçı, H. Nihat Şişli (Profesör), Rauf Mansuroğlu (Profesör), Mukbil Özyörük (Doçent), Bülent Nuri Esen (Profesör), Uğur Alacakaptan (Profesör), Adil Özkol (Asistan), Cemal Reşit Eyüpoğlu (Avukat), Nebil Ergun (ODTÜ öğrencisi).

Kaynak: BİANET

İlginizi çekebilir