Yeşil yalan, kara gerçek – Ertuğrul Kürkçü

Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar’ın TBMM Çevre Komisyonu’ndaki görüşmeler sırasında sergilediği “duyarlığa” bakar mısınız: “Doğada bizden başka yaşayan bütün canlıların haklarını almadan bir kalkınma modelini benimsemek zorunda[yız]” demiş Birpınar. “Onların da hakkı var. Bir ağaç, meyveyi sadece insan için vermiyor. Kurtlar, kuşlar, böcekler için de veriyor.” Ne kadar doğayla bütünleşik bir insanlık şuuru! Sanki bir yeşil ayaklanma sonrasında iktidarı ele geçiren devrimci hükümetin “kurtlar, kuşlar ve böceklerden sorumlu” bakanı konuşuyor.

Oysa, “Paris Antlaşması” dahil, “iklim krizi”ni aşma hedefiyle kurgulanan bütün uluslararası anlaşma ve sözleşmeler -bu hedefi yakalayacak önlemleri içerip içermediklerinden bağımsız olarak- bir basit ve temel gerçekten yola çıkıyor: İklim istikrarının korunabilmesi, yerkürenin genel ısı artışının 2100 yılına kadar 1,5 Santigrat derecenin altında tutulmasına bağlı.

Ankara BM’nin bu hedefe yönelik olarak karara bağladığı “Paris İklim Antlaşması”nı onaylamayan dünyadaki son yedi ülkeden biri ve tek G20 ülkesiydi. TBMM’den geçirdiği yasayla yol arkadaşları Eritre, İran, Irak, Libya, Güney Sudan ve Yemen’den ayrılmış oldu. Ancak, Ankara’nın antlaşmayı onaylamasının ne apansız hidayete ermesiyle ilgisi var ne de Ankara onayladı diye antlaşma “iklim krizi”yle mücadelede daha etkin bir küresel sözleşme haline geliyor.

“Paris İklim Antlaşması”nın yürürlükte olduğu 5 yılda atmosferdeki karbondioksit miktarı artışında rekor kırıldı. 2020’de bir milyon parçacıkta 417 ile atmosferdeki karbondioksit miktarının dört milyon yıl önceki seviyesini geçtiği belirlendi. Bugünkü eğilimin süregitmesi halinde yüzyıl biterken karbondioksit düzeyinin milyonda 800 parçacığa çıkabileceği, ısının da 12 derece yükselebileceği öngörülüyor.

İklim aktvisti Greta Thunberg’in çaldığı çan, insanlığı bütün devletlerarası anlaşma ve sözleşmelere karşın zamanının hızla tükenmekte olduğu konusunda uyarıyor. Thunberg, Paris Antlaşması’nın imzalanmasından sonra öngörülen karbondioksit artış miktarına uyulabilse bile, küresel ısı artışının yüzyıl sonuna kadar 1,5 derece altında tutulabilmesi olasılığının yüzde 66 olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Daha şimdiden karbondioksit bütçesinin yüzde 89’unu “[atmosfere] saldık […] ama bu, medyanın ve iktidarların umurunda değil.”

Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda “Paris İklim Antlaşması”nın imzalanacağı müjdesi vesilesiyle Anadolu Ajansı’nın servise soktuğu haber, Ankara’nın apansız hidayete erip antlaşmayı onaylarken neyin umurunda olduğunu da ortaya koyuyordu. İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği Başkanı Dr. Baran Bozoğlu’na göre Ankara’nın gerekçesi şundan ibaretti: “Paris İklim Anlaşması’na taraf olunmadığı zaman, sanayiciye uluslararası destek bulmakta zorlanıyorduk. […] Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yaptığı müzakerelerle, Almanya ve Fransa Kalkınma Bankaları ile yapılan görüşmelerde 3 milyar dolarlık kredi desteğinin alınması araştırılıyordu. Alternatif iklim finansman kaynakları var. Bu noktada Paris İklim Anlaşması’na taraf olmak önemliydi.” Ankara’nın “Paris İklim Antlaşması”nı onaylamamakla beş yıldır altına girmekten kaçındığı taahhüt ise şundan ibaretti: “[…] Hızla gelişen bir ekonomi olarak emisyon artışında 2030 yılına kadar yüzde 21’e kadar bir artıştan azaltım sağlamak […]”

“Artıştan azaltım” ne demek olabilir, diye merak edenler için, bu, Türkiye’nin karbon temelli enerji ihtiyacının ve sarfiyatının 2030’a kadar yükselerek devam edeceği, ancak araya girecek başka kaynaklarla bunun yüzde 21 altına inilebileceği demek.

Ankara, şimdi bu taahhütle kendisini bağlamış görünüyor. Ne var ki, Türkiye’nin “niyet bildirimi”nde 2030’a kadar yapacağı karbondioksit salım miktarını 1.175 milyon ton olarak belirlemesine karşın bunun gerçekte 842,3 milyon tondan fazla olmayacağı ortaya çıktı. Barış Karapınar, Hasan Dudu, Özge Geyik ve Aykut Mert Yakut imzalı bir uluslararası inceleme bu belirlemelerden hareketle gerçek “azaltım”ın yüzde 10 civarında taahhüt edilmiş olduğunu gösterdi. Kestirmeden söylemek gerekirse, Ankara’nın muhtemel karbondioksit salımını olduğundan yüksek göstermekteki stratejisi, bir yandan “büyük indirim” yapıyormuş gibi görünürken gerçekte hiçbir indirime gitmemek ve bu arada sözde enerji açığını kapatmak üzere nükleer santralleri devreye almaktan ibaret.

Anadolu Ajansı’nın geçtiğimiz yıl, Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Konseyi’nin (UNECE) “nükleer enerji olmadan küresel iklim hedeflerine ulaşılmasının mümkün olmadığı”na ilişkin raporlarını servise sokması da böylece anlam kazanıyor. AA’nın haberine bakılırsa, “UNECE tarafından hazırlanan rapora göre, nükleer enerji, Paris Anlaşması ve 2030 Sürdürülebilir Kalkınma hedeflerinin yerine getirilmesine yardımcı bir enerji kaynağı olacak.”

Uzun lafın kısası, Ankara bir yandan Berat Albayrak’ın devreye soktuğu linyit yakmaya dayalı enerji üretim politikasını sürdürürken öte yandan, dostlar alışverişte görsün, “yeşil kapitalizm”in rüzgarından da istifade edilsin diye “Paris İklim Antlaşması”nı onayladı. Hem damadın buyurduğu gibi, “Türkiye’nin kömürdeki potansiyelini daha net bir şekilde ortaya çıkarmak için arama ve sondaj faaliyetlerimizi artırırken, yerli kömür için özel sektörümüzü desteklemeye bugün olduğu gibi bundan sonra da devam edecek”, hem kayınpederin ağzından “Orta ve uzun vadeli tüm kalkınma programlarımızı, planlarımızı uygulamalarımızı, yeşil kalkınma devriminin gerektirdiği yapısal dönüşümün rehberliğinde hazırlayacak ve yürüteceğiz” buyuracak.

Bu kış jet hızıyla yükselen doğal gaz fiyatları karşısında linyite sığınan Ankara’nın kapkara göğünün altındaki “yeşil yalanlar” Erdoğan’ın “sanayiciler”ine 3 milyar dolar ek kredi daha getirebilir ama “Paris Antlaşması”nı onaylamak rejimi ayakta tutmaya yetmeyecek. Yanan her yeni linyit sobası Erdoğan için sönen bir umut olacak.

Kaynak: Yeni Yaşam

İlginizi çekebilir