‘Yerli-milli’ rejim, yabancı sermaye ve Türkiye işçisi – Hakkı Özdal

Yüzde 100 İspanya sermayeli Baldur ile yüzde 90 İsveç sermayeli Systemair HSK, dün Gebze’den Ankara’ya yürümek isterken polis şiddetine maruz kalan işçilerin atıldığı ya da ücretsiz izne çıkarıldığı üç fabrikadan ikisidir. Bu fabrikalardaki işçiler, Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenme yetkisini bakanlıktan aldıkları günün ertesi sabahında kovulmuştur. Türkiye’nin gerçek yarılması, safların sahici ayrışması budur…

11 Ağustos 2011 günü, İstanbul Beyoğlu 7. Noterliğine İspanyol uyruklu üç kişi geldi: Miguel Alejandro Ruiz Dealbert, Maria Cristina Ruiz Dealbert, Pablo Marcos Ruiz Dealbert… 50 bin lira sermayeyle kurdukları şirketlerinin esas mukavelesini noter huzurunda imzalamak istiyorlardı. Noter onaylı mukaveleleri 24 Ağustos 2011’de ticaret sicil gazetesinde yayınlandı. Aynı soyada sahip bu üç İspanyol’un 1’er TL’lik hisse paylarına karşılık, kalan hisselerin tamamına “Muelles y Ballestas Hispano Alamenas” isimli İspanyol firmanın sahip olduğu bu yeni şirket, Baldur Süspansiyon Üretim Sanayi ve Ticaret A.Ş. adını taşıyordu. Başta yay ve süspansiyon imalatı olmak üzere, motorlu taşıt araçları parça ve aksamları üretecekti. Birkaç ay sonra Baldur Süspansiyon’ün sermayesi 2.6 milyar liraya yükseltildi. Gebze Çayırova’daki Şekerpınar OSB’de, başta kamyonlar olmak üzere motorlu araçlar için süspansiyon ve diğer aksamları üretti. Sitelerinde Türkçe pek bilgi yok, ağırlık İspanyolcada; ama “en çok satılan kamyonların süspansiyonlarında, 700 modelde lider duruma” geldiklerini öğrenebiliyoruz. Müşterileri arasında Mercedes, Volvo, MAN, Renault, Isuzu, Nissan gibi sermaye devleri var…

Baldur Süspansiyon’a geri geleceğiz. Fakat izninizle önce 2011’e dönelim…

* * *

İspanyolların Baldur şirketini “Türk ticaretine” kazandırdığı 2011 yazında, iklimlendirme sektörünün İsveç menşeli dev şirketi Systemair’in temsilcileri Türk klima şirketi HSK ile satın alma görüşmeleri yapıyordu. HSK, 12 Eylül darbesinden hemen sonra, 1981’de kurulmuş bir KOBİ’ydi. Özal ekonomisinin ‘fırsatları’yla büyümüştü. 2001 krizinde herkes küçülürken yaptığı yatırımlar sayesinde de 2010’lara gelindiğinde küresel sermayenin ilgisini çekecek bir oyluma ulaşmıştı. Uzatmayalım. İki yıl süren nişanlılıktan sonra İsveçli Systemair ‘bizim’ HSK’nın yüzde 90 hissesini satın aldı. Şirketin adı Systemair HSK oldu. 2018’e kadar İstanbul Hadımköy’de üretimi sürdürdüler. Zaten krizdeki ekonominin Ağustos 2018’deki ilk döviz kuru şokundan yaklaşık bir ay sonra, 20 Eylül 2018’de, gösterişli bir törenle açtıkları, Gebze Dilovası’ndaki Makine İhtisas OSB’de 28 bin metrekarelik yeni fabrikalarına taşındılar. Kocaeli Valisi Hüseyin Aksoy oradaydı. ‘Avrupai demokrasi’nin yılmaz bekçisi İsveç’in Başkonsolosu Therese Hydén oradaydı. Şirketin İsveçli CEO’su Roland Kasper, yerli yöneticileri falan hep oradaydı. Kurdeleler kesildi. Nutuklar söylendi. Vali 15 milyon euroluk bu yeni yatırımın anlamına; İsveçli CEO Türkiye’nin jeostratejik önemine; ‘yerli’ yöneticiler Ayça ve Ayşegül Eroğlu kardeşler, “Türkiye’nin 2023 hedefleri doğrultusunda oluşturdukları planlara” vurgu yaptı. 2018 sonunda Türkiye’nin durumu malumdu; ama yatırımlar, kazançlar, kârlar konuşulurken “demokrasi ve hukuk” meselesi muhterem İsveç konsolosunun da aklına gelmeyecek kadar ‘yerli yerinde’ duruyordu. Aynı gün, 20 Eylül 2018’de, şimdilerde “görevinden affedilmiş” bulunan eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak –sonunu görmek kendisine de nasip olmayacak– üç yıllık Yeni Ekonomi Programı’nı (YEP) ilan ediyor; Bahçeli yerel seçimde İstanbul’da aday çıkarmayıp AKP’yi destekleyeceklerini duyuruyor; dokunulmazlığı düşürülerek tutuklanan CHP milletvekili Enis Berberoğlu hakkındaki hapis cezası açıklanıyordu.

* * *

Tam da “hukuk reformu”, “yerimiz Avrupa”, “hukuk olmazsa yatırım gelmez”, “AB Erdoğan’ı reforma zorlayacak” gibi kış masalları memleketin kara kışının göğünde uçuşurken bu iki şirketi böyle ayrıntılarla anmanın hem “yeri” hem de “zamanı”dır… Çünkü yüzde 100 İspanya sermayeli Baldur Süspansiyon ile yüzde 90 İsveç sermayeli Systemair HSK, dün Gebze’den Ankara’ya yürümek isterken polis şiddetine maruz kalan işçilerin atıldığı ya da ücretsiz izne çıkarıldığı üç fabrikadan ikisidir. (Üçüncüsü de yine Gebze Dilovası’nda kurulu Özer Elektrik A.Ş.) Demokrasi şampiyonu Avrupalılardan İsveç sermayeli Systemair HSK, işçiler Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenme çoğunluğunu elde edip bakanlıktan yetki aldıkları 15 Ekim gününün ertesi sabahında 46 sendikalı işçiyi ücretsiz izne çıkarıp, onlara destek veren iki işçiyi de tazminatsız olarak işten çıkardı. İspanyol sermayeli Baldur Süspansiyon şirketi de, benzer şekilde Birleşik Metal iş sendikasının yetki kazandığı günün ertesinde, Türk Metal’den istifa ederek bu sendikaya geçen işçileri işten attı. Özer Elektrik de Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenen işçilere aynı kıyımı uyguladı. “Salgın nedeniyle işten çıkarmanın yasaklandığı” palavrası bir atlı karınca gibi ortalıkta döndürülürken üstelik… Tazminatları ödenmeden; bir tehdit ve gözdağı silsilesi içinde…

İşte bu işçiler, anayasa kâğıdında yazan sendikalaşma haklarını kullandıkları için tazminatsız işten çıkarılan metal işkolu işçileri dün üretim alanlarının bulunduğu Gebze’den Ankara’ya yürümek istediklerinde, polisin önce barikatıyla sonra şiddetiyle karşılaştılar. İşçiler ve onlara destek için gelenlerden toplam 109 kişi darp edilerek gözaltına alındı. Bu sayfadaki fotoğrafta görüldüğü üzere, temel haklarını arayan emekçilerle sistemin polislerini son derece berrak bir ‘kutuplaşma’ karesinde bir araya getiren görüntüler oluştu. Türkiye’nin gerçek yarılmasını, safların sahici ayrışmasını gösteren görüntüler… Salgın koşullarında tazminatsız işten atılan emekçilerin karşısına kalkanları, copları, kelepçeleri ve gözaltı otobüsleriyle çıkan polis, o işçileri sorgulayan savcılar, İsveç, İspanya ve Türkiye sermayesi lehine tüm bunların emrini veren valiler, içişleri bakanları, cumhurbaşkanları “yerli ve milli”; 6 yaşındaki çocuklarının doğum gününü gözaltı aracında çektiği videoyla kutlayan direnişçi metal işçileri bozguncu, öyle mi?

Bu işçi kıyımının baş aktörü Systemair HSK, şimdiki fabrikasının 20 Eylül 2018’deki gösterişli açılışından kısa süre önce, 3. havalimanına toplam 650 klima santrali ve 7 bin 200 fancoil (havalandırma) ünitesi; Okmeydanı ve Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanelerine 10 tane kapalı ve 10 tane açık tip soğutma kulesi; inşaatı süren 8 şehir hastanesine klima ve havalandırma sistemleri satmıştı. Kuzey Marmara Otoyolu’ndaki çift tüplü 8 tünel geçişinin, yani 16 tünelin havalandırma sistemlerini üstlenmişti. Bu tünellerin arasında, son etabın açılışında Erdoğan’ın övünerek anlattığı, 4,2 kilometre uzunluğundaki T-2 tüneli de var. Bunların yanı sıra savunma sanayi projelerine, maden sahalarına, AVM’lere, büyük çaplı konut projelerine iklimlendirme sistemleri satıyorlar. Şehir hastaneleri, 3. Havalimanı, otoyollar, savunma sanayi, inşaat… Türkiye’nin siyasi ve iktisadi mimarisi ve bununla oluşan iktidarı için ne kadar tanıdık ‘iş’ alanları değil mi? Ve bunlarla entegre olmuş, ballı ihalelerinden nasiplenen bir küresel sermaye şirketi… Sendikaya üye olan işçiyi kapının önüne koyma cüretini verecek düzeyde bir işbirliği: Hakkını aramak için yürümek isteyen işçilere şiddet uygulayan işbirlikçi kolluk gücü ve onun silsile halindeki ‘amir’leri…

Türkiye bugün, karanlık mağarasında yaktığı ateşlerin gölgesinde ürettiği sahte yerli-milliliği satan, yabancı sermayenin mülkiyet hakkı ve yatırım kolaylığı için yapacağı düzenlemeleri ‘hukuk reformu’ diye pazarlayan, milliyetçiliğini sokak kabadayılarıyla, mafya babalarıyla teyit eden, tüm bunlar için toplumun kendi içinde düşmanlaşmasına muhtaç olan sermaye diktatörlüğü temsilcileriyle; en temel haklarını savunurken bunların uhdesindeki resmi güçlerin şiddetine maruz kalan insanlar arasında bölünmüş durumdadır. Otoyol tünellerine, havalimanlarına, hastanelerine klima satarak büyüyen yabancı/yerli sermayeyle; o sermayenin ‘huzuru’ için işinden edilen, buna itiraz edince karşısında milliyetçiliğin, dinciliğin polislerini bulan emekçilerin arasında bölünmüş bir ülkedir. Ve emekçiler, bütün liberal lafazanlıkların ötesinde, el ve eylem yordamıyla, kendilerine ait bir yolu yeniden keşfetmektedir. “Ankara’ya yürümek”, hak arayışlarının tıkandığı noktada burjuva devletin kalbine yönelmek emek güçleri için doğal bir yönelim haline gelmektedir. Karanlığımızın ucunda bir ışık varsa, onun kaynağı da burada.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir