“Dünyada ve Türkiye’de emeğin halleri” yazı dizisi-1: SORUN EKONOMİK KRİZ Mİ YOKSA KAPİTALİZMİN KENDİ Mİ?- Mustafa Durmuş

Bugünlerde ekonomiye ilişkin tartışmalar (doğallıkla) kriz üzerinde yoğunlaştı. Fitch, önce Türkiye’nin puanını düşürdü ve görünümünü negatife çevirdi, (1) sonra da sırasıyla; aralarında Türk Telekom ve Tüpraş’ın da bulunduğu 7 büyük şirketin (2) ve 24 bankanın temerrüt notunu düşürdü (3). IMF ise bu ayki raporunda, Türkiye ekonomisinin bu yıla ait büyüme tahminini revize etti ve yüzde 4,2’ye indirdi (4).

 

AĞUSTOS’A DİKKAT!

Dahası, ekonomistlerin sektörlere ilişkin yaptığı bazı değerlendirmeler ekonominin Ağustos ayından itibaren ciddi bir daralmaya gireceğini ve bunun uzun süreli bir durgunluk ya da depresyonla sonuçlanabileceğini öngörüyor. Nitekim bir araştırmaya göre (5), aralarında Ülker, Doğuş ve bazı inşaat devlerinin de olduğu 85 büyük şirket, ağırlıklı olarak döviz cinsinden oluşan borçlarını ödeyemediklerinden iflasın eşiğine gelmiş durumda. Bankaların (bu şirketler de dâhil) verdikleri kredilerin takipte olanları ve yapılandırmada olanları anlamında toplamda sorunlu kredilerinin tutarı 200 milyar lirayı buluyor. T. Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin verilerine göre, bu kredilerin içinde KOBİ’lere verilenlerin payı yüzde 40’ı bulurken ticari krediler yüzde 33 ile ikinci ve tüketici kredileri yüzde 28 ile üçüncü sırada yer alıyor.

BANKALAR DA POTAYA GİRDİ

Bu da artık sadece reel sektörün değil, bankacılık sektörünün de kriz potasında olduğunun bir göstergesi. Çünkü borç geri ödemesi yapamayan firmaların batışı sadece işsizliği artırmayacak, aynı zamanda da bu sorunlu kredilerdeki artış güçlü ve sürekli hale geldiğinde bu kredileri veren bankalar kredi zarar provizyonlarını artırmak zorunda kalacaklar, bu da onların kârlılığını düşürecek. Hatta sektörün kriz ihraç edecek bir konuma geldiği söylenebilir. Öyle ki İspanya’da yayımlanan bir habere göre (6), Türkiye’de en yüksek kredi veren üçüncü sırada, ama batık kredi oranı yüzde 16’yı aştığı için bu anlamda en riskli bir bankanın yüzde 49,9’una sahip olan İspanya’nın en büyük ikinci bankası olan BBVA’nın bu yerli bankaya ortaklığından dolayı zararı 3,7 milyar avroyu buldu ve bankayı ciddi bir sıkıntıya soktu. Bu bankanın kredi alış verişi içinde bulunduğu diğer bankalar ve finans kuruluşlarının da olası bir krizden zarar görecekleri açık.

EKONOMİK KRİZİN TOPLUMSAL VE SİYASAL YANSIMALARI OLACAK

Yukarıda özetlemeye çalıştığım son gelişmeler aslında (özellikle de sosyal medyadaki yayınlar aracılığıyla) üzerinde sıklıkla konuşulan, yazılan şeyler. Bu gelişmeler kuşkusuz çok önemli. Ülkenin derin bir ekonomik krize girmesi sadece ekonomiyi değil, toplumsal yaşamı, siyaseti, sınıf ilişkilerini her şeyi etkiliyor. Öyle ki 1920’ler İtalya ve 1930’lar Almanya faşizmi örneklerine görüldüğü gibi, derin ekonomik krizler, sonu faşizme kadar gidebilecek otoriterleşme ve totaliterleşmenin de, devlet ve yönetim biçimlerindeki radikal değişiminde altyapısını oluşturuyor. Sonuçta hâkim sınıfların böyle dönemlerde uyguladıkları krizden çıkış programlarının (IMF’li ya da IMF’siz) bedelini yine, başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm halklar; daha fazla işsiz kalarak, gelirleri azalarak, özgürlüklerini, örgütlerini, toplu sözleşme ve grev haklarını kaybederek ve yüksek enflasyon altında daha da yoksullaştırılarak ödüyorlar.

EKONOMİK KRİZ TESPİTİ EMEKÇİLERİN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUMU ANLATMAYA YETMİYOR

Ancak kriz ve ekonomideki bu durumu anlatmak, hem de tüm gerçekliği ile anlatmak yetmiyor. Çünkü kriz içinde olmak ya da olmamak bir ekonominin ya da toplumun “iyi olma hali” için yeterli bir ölçü değil. Kriz sadece emekçilerin sorunlarını daha da derinleştiriyor. Yani krizde olmayan kapitalist bir ekonomide de aslında emekçi sınıflar refah içinde, mutlu ve iyi bir yaşam süremiyorlar. Buna rağmen hâkim ideolojiye sıkı sıkıya bağlı iktisatçılar meseleyi, ekonomik büyüme ya da büyüyememe anlamında durgunluğa, krize, iktisadi etkinlik ve verimliliğe indirgiyorlar. Bu kesimler için “iyi bir ekonominin temel göstergesi” ekonomik büyümenin sürdürülebilir olması, ekonominin durgunluğa ya da krize girmemesi gibi şeylerdir.

“EKONOMİST”-“EKONOMİ POLİTİKÇİ” FARKLILIĞI?

İktisadı bir meslek gibi gören bu kesimler için, ekonomik büyüme, verimlilik, etkinlik (tersi durumda durgunluk, kriz) gibi konular, deyim yerindeyse, hep trenin birinci mevkiinde seyahat ettirilen yolcular gibidir. Diğer yandan böyle iktisatçılar değerlendirmelerinde, bölüşüm, gelir dağılımı eşitsizlikleri, yoksulluk ve açlık gibi konulara ya hiç yer vermezler ya da bu konuları lütfedip trenin üçüncü mevkisinde oturturlar. Bu yüzden de (doğru bir biçimde) birinci grupta yer alanlara ekonomist (iktisatçı), ikinci gruptakilere “ekonomi politikçi” denilir. Bu ayırım aslında 150 yılı aşkın bir süredir yapılmaktadır. Öyle ki 19. yüzyılda Proudhon bu bağlamda mülkiyeti “hırsızlık” olarak nitelemiş, Marx ise tüm sistemi emek sömürüsü üzerinden açıklamıştı. Yani “bölüşüm adaleti ya da adaletsizliği”, her zaman ekonomi politikçilerin ana teması oldu, trenin birinci sınıfında seyahat ettirildi. Diğer taraftan sayı itibariyle ekonomi politikçiler daha azdır. Çünkü kurulu düzende başta üniversiteler ve siyaset kurumları ve medyada böyle ekonomi politikçilerden pek haz edilmez.

“EKONOMİK CANLILIK” KAVRAMI DA, “KRİZ” DE YANILTICI

Bu nedenle de “bir yıldaki kişi başı GSYH büyümesi olarak hesaplanan ekonomik büyüme, ana akım hakim iktisat anlayışına bağlı birinci grup akademisyen, politikacı ya da gazeteciler için ekonominin ne denli sağlıklı olduğunun (ya da tersinden durgunluk ve krizin ekonominin kötü durumda olduğunun) temel göstergesini oluşturur. Böyle iktisatçılar analizlerini yaparken, ya bir zamanlar eski ABD Başkanlarından John F. Kennedy’nin ekonomik büyümeyi denizde yükselen bir dalgaya benzeterek, “yükselen dalga tüm kayıkları kaldırır” sözünden ya da 2000’lerde moda olmuş damlayan ekonomi kavramından esinlenirler. Böyle olunca da, GSYH büyümesine indirgenmiş kapitalist ekonomik büyüme kavramı ideolojik bir zırha büründürülerek, büyük sermaye iktidarlarının elinde adeta her türlü sorunun altına süpürebileceği büyük bir halıya dönüşür. Öyle ki yüksek büyüme oranları, işçilerin çok kötü koşullarda, normalden de uzun süreler çalıştırıldığı, asgari ücretin açlık sınırının altında tutulduğu, az sayıda zengin ve üst gelirlinin ulusal gelir ve servetin büyük bir kısmına el koyduğu, toplumun önemli bir kesiminin yoksul yaşadığı gerçeğinin üzerini örtmeye yararken, ekonomik kriz ya da ciddi durgunluklar sorunun tek sorumlusu olarak gösterilir. Kısaca bir toplumun iyilik halini yüksek bir büyüme hızı ile açıklayamayacağımız gibi, kötülük halini de tek başına krize indirgemek büyük bir yanılgıdır.

İYİ BİR EKONOMİ NASIL OLMALIDIR?

İyi bir ekonomi, sosyal emeğin fayda ve yüklerini adilce dağıtmalı, insanların kendi ekonomik yaşamlarını etkileyen kararlarda etkili olabilmelerine izin vermeli, insani yaratıcılığı, işbirliği ve empatiyi güçlendirmeli ve insani ve doğal kaynakları etkince kullanmalıdır. Yani sadece sağlam kaynaklara dayalı, bu anlamda sürdürülebilir bir ekonomik büyüme yeterli değildir. Bu büyüme israfa yol açmamalı, emek ve doğa dostu olmalıdır. Ancak hepsinden önemlisi büyüme ile ortaya çıkan refah, nema adaletli bir biçimde bölüştürülmelidir. Çünkü az sayıda zengin sermaye grubu arasındaki bölüşüm sadece ganimetin üleştirilmesi anlamına gelir. (22 Temmuz 2018)

……devam edecek: “Belki dünya ekonomisi toparlanıyor ama eşitsizlikler daha da artıyor!”

…………………

(1) http://www.bloomberght.com/…/2138743-fitch-turkiye-nin-kred….

(2) https://www.sozcu.com.tr/…/fitch-yedi-sirketin-kredi-notun…/

(3) http://www.bloomberght.com/…/2140645-fitch-24-turk-bankasi-….

(4) IMF, World Economic Outlook (July 218),http://www.imf.org/en/publications/weo, s. 5.

(5) Bahadır Özgür, “Asıl fırtına daha yeni başlıyor!”, https://www.gazeteduvar.com.tr/…/asil-firtina-daha-yeni-bas…. (6) Don Quijones, “As Turkish Lira Collapses, Foreign Banks in Turkey Rue the Day”, https://wolfstreet.com/…/as-turkish-lira-collapses-foreign-… (26 June 2018).

 

İlginizi çekebilir