Kürt yazar Sara Omar Danimarka’da 1949 yılından beri yazar ve eleştirmenlere verilen prestijli edebiyat ödüllerinden olan Altın Defne Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Omar ile romanlarını, yazdığı konuları ve Altın Defne Ödülü’nü konuştuk.

1988’de Halepçe’de üzerine kimyasal bombalar yağan küçük bir kız çocuğu, annesinin sırtında sınırlar aşıp, göçmen kamplarının çamurlarında ev kurup, oradan oraya sürüklenen hayatını ergenlik yıllarında şiirlerle bezedi. Evin, devletin, diktatörlerin baskıladığı tüm kimlerinin arasından yeşillendirdiği kadınlığıyla barıştı. 15 yaşında Avrupa’da yürüdüğü yeni yollarla nefes aldı.

Sara Omar, bugün 35 yaşında, romanları onlarca dile çevrilen, sayısız sivil toplum örgütü ve yazar akademileri tarafından ödüllendirilen bir genç Kürt kadın yazar. Omar, aldığı Altın Defne Ödülü’nü şiddet altında desteğe muhtaç çocuklara ithaf etti ve kazandığı parayı bu alanda mücadele eden Borns Vilkar’a bağışladı.

Sara Omar ile sivil topluma desteğini, kendi çocukluğundan uyarladığı romanlarını ve aidiyetlerini konuştuk.

Çocukken Enfal’ın karanlık günlerini yaşadınız. Enfal Katliamı nedeniyle bugün ülkenizde yaşayamıyorsunuz. O günlerdeki kendinizi ve ailenizi nasıl hatırlıyorsunuz?

Hiç şüphe yok ki Kürt doğmuşsanız, acı ve adaletsizlikle dolu bir tarihi miras alırsınız. İsteseniz de istemeseniz de sefaletin, yoksulluğun, açlığın çocuğusunuz ve bir zulüm ürünüsünüz. Enfal Soykırımı’ndan çok sonra Kürdistan’dan kaçtık. Enfal Soykırımı’nın Kürt toplulukları içinde toplumsal yapıların patlamasına neden olduğunu anlamak bana kalırsa çok önemlidir. Soykırımdan sonraki yıllarda akrabalarım, arkadaşlarım ve ben, soykırımın Kürt halkına yönelik zulmünden ve toplumsal sonuçlarından etkilenmeye devam ettik. Kürtler çatışma sırasında, iki tırnak arasındaki bir bit gibi yakalandı. Sonuç olarak ortaya çıkan toplumsal baskı, edebiyatımın arka planını oluşturuyor evet. İran-Irak Savaşı’nın bir parçası olarak Enfal Soykırımı’nı ve Halepçe’deki kimyasal saldırıyı da içeren bu Soğuk Savaş sırasında, Kürt halkı kendilerini iki kınayıcı ve baskıcı rejimin emrinde yem olarak buldular. Tıpkı bugün IŞİD ile mücadelede gördüğümüz gibi. Kısmen savaşın yol açtığı iç çatışmalardan dolayı kaçtık, ancak geri dönemememin nedeni, benim gibi özgür düşünen bireyleri sürekli olarak boğmaya çalışan köktendinci aşırılık güçlerinden kaynaklanıyor. Kadınları ve çocukları özgürleştirme, temel insan haklarını güvence altına alma misyonum, dünyanın bu bölgesine hakim olan yönetimleri yani insanlıktan çıkaran, mağdur eden ve despot bir ideolojiyle baş başa bırakan bu yöntemi de kabul ediyor. Ortadoğu’ya gelemem çünkü İslam’ın karanlık kısmı, onun içsel vatanseverliği ve muğlaklığına karşı savaşıyorum ve İslam kültürünün tabularını yıkmaya çalışıyorum. Edebiyatım aracılığıyla, insanların kültürel ve dini hapishanelerinden kaçmaları için zihinsel bir reformu teşvik ediyorum.

Sara Omar

‘SADDAM’IN ÖLÜMÜNÜ KUTLAMADIM’

Çocukluğunuzda bu kadar derin izler bırakan o savaşın mimarı Saddam Hüseyin trajik bir şekilde öldürüldü. Üstelik tüm dünya izledi. Bir diktatörün; onlarca insanı, komşularınızı ve akrabalarınızı öldüren bu katilin cezalandırılmasını izlerken ne hissettiniz?

Saddam Hüseyin’in elleri masum insanların kanıyla lekelendi. Tüm imparatorluğunu, koruma ve hizmet etmekle sorumlu olduğu insanların çektiği acı üzerine inşa etmişti. Burada sorum elbette Batı’ya! Bu soykırımcı insan hakları siciline ilişkin mükemmel bir bilgiye sahip olmalarına rağmen, onu kendilerine karşı bir tehdit olarak algılayana kadar, bu zalim neden iktidarda kaldı diye sormadan edemiyorum.

Saddam Hüseyin’in ölümünü kutlamadım. Suçlarına denk düşen bir ceza da yok zaten. Bilinciyle yaşaması, karşılaşabileceği en büyük ceza olmalıydı – eğer bir bilinci olsaydı.

‘BİZİM GİBİ KADINLAR İÇİN ÖZGÜRLÜK BEDELSİZ DEĞİLDİR’

Bir süre İran’da bir mülteci kampında yaşadınız. Sonra göç… Ülkenizi terk ettiğinizde ise 15 yaşındaydınız. Göçle birlikte ‘yeni hayat’ size ne getirdi?

Dünyanın birçok farklı yerinde yaşadım ve birçok farklı kültürden, birçok dinden ve birçok farklı zihniyetten etkilendim. Gördüm, şahit oldum, birçok farklı insanın davranışını deneyimledim. 90’ların sonunda Kürdistan’dan kaçtım.

Hafızamda kalan her anı yanımda taşımak istiyorum. Ve karşılaştığım her sessiz insanı edebiyat yoluyla duyurmak istiyorum. Tüm sefil ve kötü muamele görmüş kaderleri… 2001’de Danimarka’ya geldim ve o zamandan beri kendi gölgelerimden kaçmaya çalıştım. Kendimi çevrelediğim hayatın ataerkil yaklaşımından kurtulmak için. Kendimi o dini cezaevinden kurtarmaya çalıştım. Radikal ve köktendinci İslami ataerkilliğin yarattığı zincirlerden kendimi özgürleştirerek yeni bir ses kazandım. Ama benim gibi kadınlar için özgürlük bedelsiz değildir, bilirsin.

Bu nedenle hem Doğulu, hem Batılıyım. Her yerdenim ve hiçbir yerdenim. Bu da beni tavizsiz bir adalet duygusuyla bir dünya vatandaşı yapıyor.

Şiirle başlayan yolculuk, yazma arzunuz sizi edebiyatın derinliklerine çekti. Üstelik sanki bunun için doğmuşsunuz gibi çok yetenekli bir kaleminiz var. Anlatılmamış olanı söylemek, duyulanı duyurmak bir görev miydi? Bir insanın kendi travmasından da bu şekilde kurtulacağını düşünmüyor musunuz?

Bana göre yazar olmak bir rüya değil – bir çağrı. Hayatımda şahit olduğum ve deneyimlediğim adaletsizliklerin, istismarın ve baskıların uyandırdığı bir çağrı. İşin iyi yanı, yazım da benim için tedavi edici.

Kalemim, kılıcım, can damarım, fedakarlıklarım olmasaydı bugün var olamazdım. Edebiyatım ve kalemim hayatımı kurtardı, beni bir ruh olmaktan ayırarak insan olmamı sağladı. Bir kadın olarak kendime olan değerimi tanımama yardımcı oldu. Sözlerim, kendilerini savunma fırsatı ve gücü olmayan sessizlerin temsilcisi olmamı sağladı. Elbette bugün sahip olduğum platform için son derece minnettarım. Ama anlamalısınız ki, bu benim çok mücadele ettiğim ve elde etmek için her şeyi feda ettiğim bir platform. Neyse ki çoğu yazar için kitap yazmak bir özgürlük mücadelesi olmak zorunda değil. Bu, herkes için uzun ve zorlu bir süreçtir, ancak çoğu yazar, emekleriyle kaybedecek her şeye sahip değildir – ve öyle olmalıdır! Özgür sözcüğü yaratmak asla politik veya sosyal riskle ilişkilendirilmemelidir. Ama ne yazık ki bu, benim gibi panjurların ardında saklı olanı ortaya çıkarmaya cesaret eden yazarlar için gerçek değil.

‘KÜRDİSTAN’DA KADINLAR, KADININ SÜS EŞYASI GİBİ KULLANILMASINDAN MUZDARİP’

Kadın sünneti, çocuk gelinler, kadına yönelik şiddet, baskı, göç ve entegrasyon, çocuk hakları gibi konularda yazıyorsunuz. Çalışmalarınızın hedef kitlesi kim? Sesinizi ve milyonlarca insanın sesini kime duyurmaya çalışıyorsunuz?

Tüm insanların yazarı olmaya çalışıyorum. Varoluşsal ve dünyevi acılar, insan hakları iddiası ve kurtuluş mücadelesi hakkında yazıyorum. Edebiyatım herkes içindir, çünkü hem esinlenmiştir hem de gerçek olaylara dayanmaktadır. Kadınların ve çocukların iyileştirilmiş haklar ve yaşam koşulları için evrensel mücadelesini tasvir etmek için, en büyük azınlıklardan birine, yani kendi bağımsız ülkeleri reddedilen Kürt halkına odaklanıyorum. Kaderi ve kimliği başkaları tarafından belirlenen bir halk. Ancak maalesef birçok iç çatışmadan ve demokrasi kisvesi altında kayırmacı bir siyasi yapıdan muzdarip de bir halk. Özellikle Kürdistan’ın, daha modern bir toplum gibi görünmesi adına kadınların bir süs eşyası olarak kullanıldığı bölgelerinde maalesef oldukça muzdarip bir halk.

Romanlarım, hem insan hakları ihlallerini hiç yaşamamışlar, sonuçlarına her gün katlananlar hem de belli ideolojilere özgü yıkıcı ve baskıcı güçler tarafından farkında olmadan boyun eğdirilmiş olanlar içindir. Romanlarım ayrıca, muhtaç insanlar için olumlu bir değişim sağlayacak araçlara sahip iktidardaki insanlara hitap ediyor.

Peki iktidardaki politikacıların, sizin gibi yazarların söylediklerine dayanarak politikalarını gözden geçirmeleri ne kadar mümkün?

Bir yazar olarak, yalnızca politikacıların kitaplarınızı okumasını, kendilerini gerçekten bilgilendirmeye çalışacaklarını umabilirsiniz. Hiçbir şey değilse, aydınlanma ve bilgi uğruna ve daha bilgili ve daha ilgili bir politika oluşturma için. Politikacılar, halklarının mücadelelerini temsil eden bir sesi dinlemeye istekli olmalıdır. Bugün Batı’da, demokratik olarak seçilmiş bazı politikacıların vatandaşları için neyin önemli olduğunu anlayamayacak kadar mesafeli olduğunu çok sık görüyoruz.

Edebiyatım ve bugün sahip olduğum ses ve platform aracılığıyla meslek, dini inanç veya sosyal sınıf fark etmeksizin tüm insanlara ulaşmaya çalışıyorum. Buradan siyasetçilere ulaşılması açıktır, çünkü baskı kimliksiz ve milliyetsizdir. Baskı, günümüzde dünyanın en tehlikeli ve yaygın sorunlarından biridir. Bu bir yaşam ya da ölüm meselesidir. Ya da sonunda geri kazanılması çok fazla kaynağa mal olabilecek tahrip olmuş bir nesil yaratır. Sorunlara köklerinden yaklaşmazsak gaflete düşeriz. Bu da sonunda birçok insanın özgürlüğüne mal olacaktır.

‘KİTAPLARIM ÇÖZÜME DAYALI BİR SOSYAL TARTIŞMAYI ELE ALIYOR’

Kaleminiz, vatandaşı olduğunuz Danimarka başta olmak üzere Avrupa’nın dikkatini çekiyor. Peki siz neden çalışmalarınızın ödüllendirildiğini düşünüyorsunuz? Kendinize dışarıdan baktığınızda işlerinizi nasıl yorumluyorsunuz?

Romanlarımın kahramanı Frmesk’in hikayesinin, çoğu insanın tanıyabileceği, ancak kendilerine dokunmaktan çok korktuğu sezgisel bir gerçeği temsil ettiğini düşünüyorum. Romanlar, Batı aydınlanma geleneklerinin bireysel özgürlüğe odaklanmasının tersine, kesinlikle gerekli bir kadın ve çocuk hakları ikilemi sunar. Bu yıllarda, bu ikilemler toplumda su yüzüne çıkıyor ve ele alınması giderek daha önemli hale geliyor. Kitaplarım, önyargıya dayalı yargılama yerine çözüm bulmaya odaklanarak bu önemli sosyal tartışmayı ele almanın bir yolunu sunuyor.

Yazar Sara Omar, Altın Defne Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. 

Altın Defne Ödülü’nü alan en genç kişisiniz. Üstelik bu ödül ilk kez bir mülteciye verildi. Ne hissettiniz?

Bu ödülü ve beraberinde gelen tüm takdiri aldığım için minnettarım. Edebiyatım, sesim, kadın ve çocuk hakları mücadelem tanındığında, sesi olmadan yaşayan tüm kadın ve çocuklar da kabul görüyor.

Benim için edebiyatın kelimeyi kısıtlamaya çalışan karanlık güçlere asla boyun eğmemesi gerektiğini ısrarla vurgulamak çok önemli. Edebiyatın asla bastırılmaması için mücadele etmek hayati önem taşıyor. Edebiyatın okuyucular tarafından nasıl alınacağına dünyadaki hiçbir gücün karar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Edebiyat, zihnin kendisi kadar özgür olmalıdır.

Sistemi eleştiren düşünürler, entelektüeller ve yazarlar gün gelir susturulabilir hatta yeryüzünden kaldırılabilir, ancak yazılı sözleri asla silinemez. Edebiyat, insanlar üzerinde silinmez izler bırakır. Dolayısıyla, edebiyatımı takdir eden her türlü ödül, her tebrik, her söz akla gelebilecek en büyük ödüldür.

‘ŞİDDET ALTINDA ARAYABİLECEĞİM BİRİ OLMASINI İSTERDİM’

Almaya hak kazandığınız 250 bin kronu, çocuk halklarıyla mücadele eden Borns Vilkar adlı bir derneğe bağışladınız. Bu ödülle kime nasıl yardım edilecek?

Pek çok çocuk ve kadın destek için günün her saatinde bana ulaşıyor. Ancak, sınırlı zamanı ve kaynakları olan tek bir birey olarak, yardım ettiğiniz her kişi için desteğe ihtiyaç duyan daha pek çok kişi olduğunu deneyimlemek sinir bozucu. Bu nedenle, muhtaç çocuklara yardım etmek için inanılmaz işler yapan bir organizasyona bağışlamayı seçtim.

Børns Vilkår bünyesinde bir departman olan Børnetelefonen, çocukların ve gençlerin tavsiye ve destek almak için isimsiz olarak arayabilecekleri bir telefon hattı sağlıyor. Bu, fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet ve baskıdan muzdarip çocuklar için geçerlidir. Børnetelefonen’i desteklemeyi özellikle seçtim çünkü bu fırsatın çocukken var olmasını isterdim. Arayabileceğin biri olduğunu, güvenebileceğiniz biri, yardımcı olabilecek biri, yardım edecek biri. Böyle birinin olmasını isterdim…

Sevgili Sara, sizin gibi yazan, yazmak isteyen genç kadınlar var. Ancak, desteğe, şevke ve tavsiyeye ihtiyaçları var. Onlara ne önerirsiniz?

Kendinize karşı dürüst olun, asla yeteneklerinizi geliştirmeyi bırakmayın. Sorgulayın sorun değil, deneyin dert değil. Çünkü başarıya ulaşmak için başarısız olmalısınız, evet çok başarısız olmalısınız. Başarısızlıklarımızdan ders alabilmek için başarısız oluruz. Pek çok insan size ne olduğunuzu ve ne olmadığınızı – ne yapıp neyi yapamayacağınızı anlatmaya çalışacaktır. Hatta bazıları size hiçbir değerinizin olmadığını söyleyecektir. Büyüdüğümde bana söylenen buydu. Ama güçlü olmalısınız – ve sizin için doğru olanı yapacak güce sahipsiniz. Başka kimsenin sizi tanımlamasına izin vermeyin çünkü aradığınız ışık, güç ve tanınma, hepsi kendi içinizde.

Kaynak: DUVAR

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…