Yavuz Ekinci: Peygamberler tarihi, reddetmenin tarihidir

21’inci yüzyıla da bir peygamber gönderilseydi ne olurdu?

‘Meyaser’in Uçuşu’, ‘Cennetin Kayıp Toprakları’, ‘Rüyası Bölünenler’ ve ‘Bana İsmail Deyin’ gibi kitaplarıyla tanıdığımız Yavuz Ekinci yeni romanında işte bu sorunun peşine düşüyor. Yavuz Ekinci ile bir 21’inci yüzyıl peygamberini anlatan yeni romanı ‘Peygamberin Endişesi’ni konuştuk.

En baştan başlamak gerekirse, bu romanın fikri ilk ne zaman düştü aklınıza?

Bu romanın ilk fikri, 2011 yılında zihnime düşen bir sahneyle başladı. O günlerde Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ kitabını tekrar okuyordum. Zihnime düşen ilk sahne, çevresindekilere hiçbir şey anlatamayan bir adamın yüzündeki çaresizlikti. O anı yaşamış gibiydim. Sanki o adam bendim. Adamın gözlerindeki ve yüzündeki çaresizlik adeta gelip gözbebeğime yapıştı.

İşte hemen ardından “Bugün bir peygamber gelse nasıl tebliğ yapar?” sorusunu kendime sordum. Bu soru başka bir soruya yelken açtı. Bir süre sonra elimdeki her işi bırakıp bu soruların ardına düştüm. Bu yolculuğun sonunda da ‘Peygamberin Endişesi’ ortaya çıktı. Sorularıma cevap buldum mu derseniz, hayır cevap bulamadım. Aksine bu yolculuktan daha çok soruyla geri döndüm. Sanırım okur da kitabı bitirip kapattığında aklında cevaplardan çok soruları olacak. Çünkü cevap veren metinler yerine soru soran metinler yazmak istiyorum.

Bütün olup bitenleri Mehdi’nin ağzından dinliyoruz, dolayısıyla biz okurlar da onun yaşadığı gerçekliği yaşıyoruz. Peki Mehdi’nin hikayesi kendi düzleminde ne kadar gerçek? Sizin anlatmak istediğiniz Mehdi gerçek bir peygamber mi, yoksa peygamber olduğunu sanan bir deli mi?

Mehdi kendi düzleminde gerçek. O bir peygamber. Bu arada onun da bütün inananlar/insanlar gibi ya yanılıyorsam diye gidiş gelişleri, tereddütleri, korkuları var. Mehdi kendini peygamber sanmıyor, kendini tabii ki peygamber olarak görüyor. Şimdi biz kalkıp Don Quixote için kendini şövalye olarak görüyor diyebilir miyiz? Bütün çılgınlıklarına rağmen Don Quixote kendini ne kadar şövalye görüyorsa Mehdi’de aynı şekilde kendini bu çağa gönderilmiş bir peygamber olarak görüyor.

Mehdi’nin dini metinlere karşı büyük bir ilgisi var. Bu açıdan bakınca benim aklıma ilk gelen şövalye öyküleri okuya okuya şövalye olduğuna inanan Don Quixote oluyor. ‘Don Quixote’ bu romana dair esin kaynaklarınızdan biri olabilir mi?

Doğan Kitap, 192 sayfa.

James Joyce’un ‘Ulysses’i Homeros’un ‘Odysseia’sı üzerine kurması gibi ben de bu romanı iki büyük eserin kaburgaları ve izleri üzerine kurdum. Bu büyük eserlerden biri ‘Don Quixote’, diğeri ise ‘Odesseia’dır. Mehdi’yi yazarken, düşünürken sürekli Don Quixote’u hayal ettim. Mehdi, şehirde dolaşan bir Don Quixote’tur. Mehdi’nin kentteki yolculuğu ise ‘Odesseia’nın denizlerdeki yolculuğudur.

Yoksa Mehdi’nin deli olduğuna inanmak çevresindeki insanların daha mı kolayına geliyor? Olası bir peygamberi reddetmek, ona biat etmekten daha mı kolay?

Hangi kavim onlara gönderilen peygambere hemen inandı ki? Maalesef peygamberler tarihi “Ben peygamberim” deyip de hemen ona inanlarla dolu değil. Aksine peygamberler tarihi “Ben peygamberim” deyip de insanlar tarafından reddedilen, alaya alınan, kovulan, dövülen peygamberlerle doludur. Hz. Yunus, otuz yıl uğraştı ama kimseyi inandıramadı. Hz. Musa’ya sihirbazdır, büyücüdür dediler. Hz. Nuh için de Hz. İsa için de insanlar deli dediler. Çünkü kabul etmek, inanmak kolay değil. En kolayı reddetmektir.

Bir yandan gökten inen Cebrail gibi fantastik kabul edilebilecek sahneler okurken bir yandan Mehdi’nin kendisinden beklenen peygamberlik alameti mucizeyi bir türlü gerçekleştiremeyişine tanık oluyoruz. Roman sanki gerçek ve gerçeküstü iki düzlem arasında gidip geliyor. Bu özellikle tercih ettiğiniz bir yöntem mi, yoksa hikaye sizi bu noktaya mı getirdi?

Her hikayenin kendine göre bir gerçekliği vardır. Hikayeyi içindeki bu gerçekliğe göre oluştururuz. Bazı okurlar, hikayeyi anlatan yazarın her şeyi yapabileceğine inanır. Öyle ki kahramanların iplerinin yazarın elinde olduğunu, onların yazarın bir kuklası olduğunu düşünür. Bu çok yanlış. Çünkü kahramanlar yazarın elindeki birer kukla değiller. Onların hayatları hakkında yazarların çok büyük bir hükmü yok. Onlar kendi gerçekliğinde gelişirler. Olsa olsa belki yazar, kahramanlarının kuklası olur.

Bu durumu ve yöntemi ben tercih etmedim. Hikayenin gerçekliği, akışı, duygusu ve dokusu beni buraya getirdi. Bunu tercih etmemi sağladı. Peygamberlerin hayatlarında gerçek ve gerçeküstü hep içi içe olmuştur. Bu gerçeküstü duruma da mucize deriz.  Balığın karnındaki Hz. Yunus, alevler içinde oturan Hz. İbrahim, ölüleri dirilten Hz. İsa, asasıyla denizi ikiye bölen Hz. Musa, taştan deve çıkaran Hz. Salih, kuşlarla ve cinlerle konuşan Hz. Süleyman…

Kuran’a göre Hz. Muhammed’e indirilen ilk ayet “Oku.” ’Peygamberin Endişesi’nde ise Mehdi’ye indirilen ilk ayet “Bak!” Geçmişten bugüne okuma çağından, izleme/gözleme çağına mı geçiş yapıyoruz, ne dersiniz?

Bu çağ görme ve izleme çağıdır. Görmemiz ve bakmamız için her tarafta görsel uyarıcı var. Reklam panoları, ekranlar, tabelalar, billboardlar, vitrinler… Her şey ‘bakmamız’ için bizi adeta çağırıyor. Aynı zamanda yanı başımızda olanları da görmüyoruz. Oraya bakmıyoruz. Baksak bile görmüyoruz. Bana göre bu çağın dini ve inancı vicdan ve merhamettir. Ben insanlara böyle bakıyorum.

Vicdanı ve merhameti kurumuş birinin yanımda olmasının, benden yana olmasının hiçbir önemi yok. Öyleleri benden uzak olsun. Dünya bunların yüzünden bugün bu kadar felaket yaşıyor. Görmek, fark etmek, bilmek için ilk ayet “Bak!” tır. Cebrail, “Bak!” diyor, Mehdi de kuyuda ona “Gördüm!” diyerek cevap veriyor.

Bir yandan da Mehdi baktığı her köşede ona acı veren gerçeklerle yüzleşiyor. Bu sahneleri yazarken okuru da bu tür bir yüzleşmeye çağırdığınız söylenebilir mi?

Mehdi bütün sesleri duyuyor, acıları hissediyor, yaklaşan felaketi görüyor. Bir anlamda bütün bunlar ona ayan oluyor. Fakat bu gördüklerini, hissettiklerini, duyduklarını kimseye anlatamıyor. Çünkü anlatsa da kimse ona kulak vermiyor. Herkes ondan kaçıyor. O da Kassandra gibi adeta lanetlenmiş. Biliyor, görüyor ama inandıramıyor. Okuru bir yüzleşmeye çağırmıyorum. Böyle bir amacım hiçbir zaman olmadı. Sadece okuru bir süreliğine Mehdi ile yolculuğa çıkarmak istedim.

Son olarak, Mehdi’nin romanın satır araları sızan bazı zevkleri var. Örneğin bazı bölümler isimlerini şarkılardan alıyor, Mehdi bu şarkıları dinliyor. Sizin kişiliğiniz, kişisel zevkleriniz bu romana ne ölçüde sızdı?

Yazarın kişiliğinin bir romana ve karaktere ne kadar sızdığını tahmin etmek ve ölçmek çok kolay değil. Çünkü ben de diğer bütün insanlar gibi hayatım boyunca yaptığım her şeyde kendimi tanımaya çalıştım. Tam tanıdım derken başka bir yanımı keşfettim. Ve her seferinde şaşkınlıkla kendime döndüm. Çünkü sanırım insan en az kendini tanır. Benden Mehdi’ye sızan yanlarım, zevklerim, kişiliğim tabii ki var. Aynı zamanda bu yolculukta ondan da bana sızan yanlar oldu. En son şunu söyleyebilirim Mehdi’nin bir yanı ben olduğum gibi büyük bir yanı da ben değilim.

Kaynak: Diken    (Ece Karaağaç)

İlginizi çekebilir