Yaşar Kemal’in Kaynağı Neydi? – Mahmut Temizyürek

Yaşar Kemal’in, anadili Kürtçeden göçmüş olmakla, Türkçe üzerinden dünya edebiyatına unutulmaz bir değer katmış olması, edebiyat tarihinde binlerce şair ve yazarın başına geldiği gibi tarihsel ve toplumsal sayısız bileşenden örülü bir zorunluluk öyküsüdür.

Evet, ama dünya halkları arasında güçlü bir köprüye dönüşmüş olan Yaşar Kemal edebiyatının güç aldığı kök neresidir? Başka deyişle, Yaşar Kemal’in edebiyatını evrensel boyuta yükselten asıl kaynak nedir? O, bu kaynağın ağıtlar olduğunu söylüyordu. Ama nasıl? Ama hangi ağıtlar? Hangi dilde söylenenler? 1915’te başlayan, Van’dan Çukurova’ya uzun süren göçün sürüklenişinde, savaşın en yıkıcı zamanlarında ecelsiz ölenlere, muratsız gidenlere yakılmış, hiçbir kayıt olmaksızın belleklerde yıllar boyu özene bezene korunmuş, gözyaşlarıyla yeni baştan yaratılmış ağıtlarmış onun ilk kaynağı. Ağıtlar hakkındaki düşünceleri onun edebi yaratı kodları mıdır, bir de bu açıdan bakalım.

Yaşar Kemal, halkının bellek kayıtçısı o kadını yazar kimliğine dövme gibi işlemiş olmalı ki, kültürel köklerini soran Alain Bosquet’ye şöyle konuşuyor: “Bu anlatacaklarımı ben yaşamadım. Aileden, dahası da anam­dan duyduklarımdır. Anamın çok güçlü bir belleği vardı. Hiçbir şe­yi unutmazdı. (…) Çok da güzel konuşuyordu. Yazık ki Türkçesi kıttı. Belki Kürtçeyi bir destancıdan daha güzel konuşurdu. O bir masal, bir destan, bir olay anlatırken herkesi lâl-ü ebkem ağzına baktırırdı. Ben de onun anlatımıma hayrandım… beni büyülerdi…” (Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor, Alain Bosquet, yky.)

Annesi Nigar Hatun ve büyükannesi Hıdre Hatun da Yaşar Kemal için birer dengbej kıymetinde, böyle söylüyor. Ailesi Van’da yaşarken evleri “kutsanmış” sayılan evlerdenmiş. Çünkü Evdela Zeynike gibi “kutsal” bir dengbej gelip destanlar söylemiş o evde. Türkçeye göçünce, annesinden duyduğu ağıtların özden benzerlerini Toroslar’da göçebe kadınların dilinden duymuştu. Toroslara çıkıp oba oba dolaşırken Kara Zeynep, Hasibe Hatun, Telli Hatun, Hafize Hatun gibi ünlenmiş kadın şairlerden ağıtlar, destanlar duyduğunda halkların dilindeki ortak kodların bilincini daha gençken sezinlemiş olmalı. Tarih biliminin kurucusu Giambattista Vico’nun yaklaşık üç yüz yıl önce (1744) saptadığı o yasayı, her halkta var olan o bellek kodlarının evrenselliğini erken yaşta sezinliyor Yaşar Kemal. O tarihsel hakikate göre, kahramanlar da ölümsüz birer yıldız gibidirler halkların muhayyilesinde: “Aynı düşünce birliğinden dolayı, Doğulular, Mısırlılar, Grekler ve Latinlerden her birinin de diğer uluslardan habersiz olarak tanrıları gezegenlere, kahramanları sabit yıldızlara yükselttiler.” (Yeni Bilim. Çev: Sema Önal, DoğuBatı y.)
Ağıtlar, destanlar, hikâyeler halkların sözlü dil kütüphanesinde taşıdıkları tarihsel belleğidir; önce bunu öğreniyor Yaşar Kemal. Geçmişin olduğu gibi geleceğin yolunu gösteren bir tarih bilinci, toplumsal gelenek ve görenek, gökyüzü ve yeryüzü bilgisi kıymetindedir bu bilgi; ve daha birçok toplumsal işlev görürler. Bu dilsel hazine unutulmanın ölümcül karanlığına terk edilemez asla; halkların beka sorunu budur. Ne var ki, dil ve bellek farkı yüzünden her halk kendi tarihini en eski tarih, kendi hikâyesini en eski insanlık hikâyesi olarak beller. Yaşar Kemal, genç yaşta Arif ve Abidin Dino kardeşlerle tanışınca ağıtların dünyasal boyutunun ne anlama geldiğini erkenden öğrenmişti. Abidin Dino, bu tutku dolu delikanlıyı şöyle anlatır: “Gözünüzün önüne, bir deri bir kemik, köylü delikanlının biri çıkacak. Adı Kemal Sadık Göğceli. Hemite köyünden gelmedir. Dağ bayır dinlemez, köyünden, dağ köylerinden, obalardan, ovalardan, kasabalardan ikide birde kopup gelir Adana’ya, çöker önümüze, ağıtlar, türküler, destanlar serer buruşuk sarı kâğıtlar üstüne yazılmış. (…) Her getirdiği söz yumağı akıllara durgunluktu. Dehşetli acı, dehşetli güzel. Delikanlı, köylü usulü büzülüp çöküyor, ya da bir duvara sırt veriyor ve izliyordu şaşkınlığımızı, hınzır ve sevinçli. Halkın yarattığı büyülü sözler bizi duygulandırdıkça, sardıkça, coşturdukça, delikanlının sipsivri yüzünde, burgu burgu cin gibi bakışında koskocaman bir sevinç beliriyor, bir kahkaha atıyordu. Ağıtları toplamak, ölümle kavgaya tutuşmak gibi bir şeydi. Yitebilecek olanlarla, yitenle, ölümle, yok olmakla bir yarışma.”

O günlerini anarken Yaşar Kemal, “Bölgede o kadar çok ağıt vardı ki…” diyor; “her kadın o kadar çok ağıt biliyordu ki, ben de kadınlardan ağıt derlemenin yolunu öylesine ustalıkla bulmuştum ki, …” Bir de şunu diyecektir: “Başlangıçta söz değil ağıt vardı. Ağıt, belki de sözden önce başlamıştır.”

Ağıtın, gözyaşıyla beslenmiş kesintisiz bir ırmak olduğunu düşünerek yaşıyor “Teleskoplu Destancı”. Önce sözel sonra yazınsal yaratının habitatını besleyen kaynak asıl bu diyor. Matbaa yazısının kurşun dökümlü soğuk dilini işlemeye, ağıtın yürek eriten yakıcı sıcaklığıyla başlamıştı. Türkçedeki modern yazıda daha önce hiç duyulmayan, destancının sözel dilinin neredeyse tam zıddı yazılı bir dille. Onu okurken andığı bütün varlıkların sesini, kokusunu, halini, melalini duyumsamamızı uman, neredeyse imkânsızı gözeten bir dille. Şu nedenle “Teleskoplu Destancı” dedim ben ona; teleskopun keşfiyle ulaşılan görme yeteneğindeki gibi bir bakışı bulduğu için. “Destancı”nın, en eski anlatı mesleğinin modern dünyada bir yeri kalmış mıydı? Dünya kadar geniş öyle bir anlam buldu ki derlediği ağıtlarda, sonradan ciltler dolusu yazacak, gene de bitmemiş sayacaktı, destanda yaşayagelen temaları. Ve her biri mücevher romanlarının toplamı da bir ağıt, bir modern destan oluverdi aslında.

“Yitebilecek olanlarla, yitenle, ölümle, yok olmakla bir yarışma”; demişti ya Dino, peki neydi Yaşar Kemal’i “ölümle yarışma’ya tutkuyla bağlayan o dile gelmez duygu? Annesinden duyduğu ağıtların, destanların rüzgâra karışıp boşlukta yitmemesi mi? O anda söylenen canhıraş sözlerden, yürekten fışkıran seslerden, acısı geçmez bir travmadan fırlayan inanılmaz imge ve simgelerden ibaret o en eski sözel kültürün damlalarını tam da buharlaşırken canhıraş bir telaşla tipografiye geçirerek unutmanın zifiri zindanından çekip kurtarmak için miydi, Orfeus’un ya da Homeros’un yaptığı gibi? Annesini ve bütün sevdiklerini yeniden dünyaya getirmek değilse ne olabilirdi bu? Walter Benjamin’in, “anne imagosu” dediği duyguyla büyülenmiş bu delikanlı niye ağıt derlemekle başlamıştı yazıya? Önce annesinin önerdiği gibi bir dengbej olmaktı hayali. Türkçeye göçtükten sonra, onları da tıpkı annesinden büyülendiği gibi dinlediği Türkmen âşıklardan biri olmak istemiş ilk gençliğinde; ondan mı? Neydi o coşkulu telaşı? O gidenler… O güzel insanlar… O güzel atlar… Sarı sıcağın cehenneminde traktörlerin, kamyonların, patozların gürültüsünde boğulup yitmekteydi türküler; asıl ölüm bu yitişti; onu görmenin telaşı mıydı?

Kaynak: YENİ YAŞAM

İlginizi çekebilir