Kant’ı Marksist düşünceyle diyaloğa sokmak, Karatani’nin bu doğrultudaki önemli kitabından sonra görülmemiş bir çaba olmaktan çıktı;[1] Karatani kitabında, Marx’ın eleştirel sermaye analizini, Kant’ın deneyimin yapısıyla ilgili transandantal soruşturması ışığında değerlendiriyordu. […] Kant-Marx bağlantısı, ayrıksı bir araştırma alanı olmakla birlikte, Kant üzerine çalışanları pek şaşırtmıyor artık.

Son dönemlerde, Kant’ın genelde üzerinde durulmayan tarih felsefesinin önemli noktalarda materyalist olduğunu öne süren esaslı çalışmalar yapıldı;[2] kimileri de, Kant’ın Fransız Devrimi’ni olumlu karşılamasının hak ettiği kadar takdir edilmediğine dikkat çekti.[3] Bu iki yaklaşımı temsil eden yazarlar, Marx’ın bu noktalardaki tutumu ile Kant’ınki arasındaki önemli sürekliliklerin ve kopuşların izini sürdüler.

Bu makale, Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi’nin sonlarına doğru (§83) yer alan şu şaşırtıcı pasajı odağına alıyor:

İnsan türü, becerilerini, ancak ve ancak insanlar arasında eşitsizlik olması kaydıyla tam anlamıyla geliştirebilir; zira insanların çoğunluğu, başkalarının yaşamındaki zaruri ihtiyaçları düpedüz mekanik biçimde, herhangi bir sanatkârlığa gerek duymaksızın karşılar ve böylelikle bu başkaları, kültürün sanat ve bilim gibi pek de zaruri olmayan ihtiyaçlarını geliştirecek rahatlığa ve boş zamana sahip olurlar. Bu ikinci kesim, çoğunluğu, ağır çalışmaya karşılık pek az mutluluk vaat eden cefa dolu bir hayata mahkûm eder (gerçi yüksek sınıfın kültürünün bir kısmı zamanla aşağı sınıfa da yayılır). Fakat bu kültürün [beceri kültürünün] ilerlemesiyle birlikte (ki doruk noktası, insanların vazgeçilebilir olana ulaşma eğiliminin, vazgeçilmez olana ulaşma eğilimine ağır basmaya başladığı, lüks denen şeydir), musibetler her iki tarafta da aynı derecede artar: bir tarafta, dışardan dayatılan şiddet yüzünden, diğer tarafta içten içe yaşanan tatminsizlik yüzünden. Ancak bu fevkalade sefalet, insan türündeki doğal yatkınlıkların gelişmesiyle yakından ilişkilidir, dolayısıyla bizzat doğanın ereğine –bizim ereğimiz olmasa da– ulaşılmış olunur.[4]

Acaba Kant bu satırlarda, vasıfsız emek ile, boş zamanı olup yaratıcılıkla iştigal edebilen sömürücü bir sınıf arasındaki sınıf savaşının (artan bir acıyla yüklü olmasına rağmen özgürlüğün gerçekleştirilme potansiyelini taşıyan bir savaşın) tetiklediği bir tarih kuramının temelini mi döşüyordu? Bu pasaj üzerinde kısaca duran birkaç yazar oldu,[5] ama hâlâ hak ettiği ilgiyi görmüş değil. Kant’ın sözleri çok yoğun, ve ortaya koyduğu iddialar bakımından kitabın geneli içinde ayrıksı duruyorlar. Yine de, bence bu sözleri, satır arasında verilmiş bir yorum gibi yer aldıkları “Teleolojik Yargının Metodolojisi” bölümünden çıkarıp, doğru kavramsal bağlamına yerleştirirsek, ne anlama geldiklerini kavrayabiliriz: Yani bunlara, Kant’ın tarih felsefesi, ve çeşitli yerlerde emek üzerine yaptığı yorumlar bağlamında bakmak daha doğru. […]

Üretkenliğin Ekonomi Politiği

Kant Kunst [sanat] terimini eski anlamıyla kullanıyor; sonraları, ancak 19. yüzyılda yaygınlaşacak estetik anlamından çok daha geniş bir anlamı ifade ediyor bu terim: bir şey üretme amacı taşıyan ve beceriye dayanan her türlü etkinlik. Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi’nin ilk kısmında, daha dar bir anlam taşıyan estetik terimine (schöne Kunst – güzel sanat) ilişkin meşhur tanımını yaptığı yerde (§43), terimin işaret ettiği özgül etkinlik ile, zanaat ve sanayi (aynı zamanda eski anlamıyla sanat) arasındaki bir karşıtlıktan yararlanıyor. Bahsettiğimiz pasaj önemli, çünkü Kant’a göre zanaat mekanik çalışmanın örneklerinden bir tanesi, ayrıca pasajda kullanılan ekonomi dili, ve satır arasında yapılan emek tanımı dikkate değer: […]

Sanat, el emeğinden de ayrılır: ilki “özgür sanat” [freie] olarak nitelendirilirken, ikincisi “ücretli sanat” [Lohnkunst] olarak adlandırılabilir. İlkinin, ancak oyun olması kaydıyla, yani kendi içinde hoşa giden bir meşguliyet olması koşuluyla maksadına ulaşacağını (başarılı olacağını) düşünürüz; buna karşılık ikincisini çalışma olarak, yani kendi içinde hoşa gitmeyen (külfetli) bir meşguliyet olarak düşünür, yalnızca sonucundan (mesela getirdiği kazançtan) ötürü cazip olduğunu, dolayısıyla da ancak mecburen maruz kalınan bir şey olabileceğini düşünürüz.[6]

Kant’ın, estetik dışındaki anlamıyla genel Kunst teorisi, asıl amacı kendisi değil, ortaya çıkardığı ürün ya da sonuç olan bir faaliyetle ilgilidir. Lohnkunst, yani ücretli sanat dediği şeye, iki özellik daha ekler Kant. Emek olarak Lohnkunst, sadece kendi içinde bir amaç olmamakla kalmaz, dahası kendi içinde nahoş ve külfetlidir. Üstelik, bu tür bir faaliyetle iştigal etmeyi akla yatkın kılan dışsal amaç, o faaliyetin ürünü (mesela bir iskemle) de değildir, o emek karşılığında elde edilecek kazançtır. Tanımda ürünün sözü bile edilmez. Dolayısıyla, Kant açıkça el işinden (Handwerk) bahsediyor olsa da, değerlendirmesi imalatı ve sınai emeği, ya da genel olarak ücretli emeği de rahatlıkla kapsayabilir. Bu pasaj her ne kadar bir ekonomi politik metni olmasa da, devreye soktuğu kilit politik (“özgürlük”) ve ekonomik (“çalışma”, “ücret”) kavramları iç içe geçirmesi bakımından olağanüstüdür. Bu ücretli zanaatı güzel sanattan ayıran şey, sanatçının ürününden para kazanamaması değildir, sanatçının (varsayıldığı gibi “hakiki” sanat üretecekse) şu ya da bu nesneyi üretmek için emir alamamasıdır. Oysa ücretli çalışmanın, tanımı icabı, işçiye başkası tarafından dayatılması, dolayısıyla özgür olmaması gerekir. Dahası, işçi sadece ne üreteceğini seçememekle de kalmaz, hoşuna gitmeyen iş ona sadece karşılığında alacağı mübadele değeri nedeniyle anlamlı gelir. Oysa güzel sanat, aynı zamanda kendi içinde anlamlı bir faaliyet olduğu, dolayısıyla (iddiaya göre) mübadele değeri ilişkilerini aştığı için de özgürdür.

Friedrich Schiller (1759-1805)

Kant’ın burada “oyun” terimini kullanması önemlidir; estetik deneyimi, beğeni yargısında hayal gücü ile anlama yetisi arasındaki özgür oyun olarak tarif ettiği meşhur tanımını yansıtır bu.[7] Kant’ın estetik kuramındaki ekonomik ve politik göndermeler o kadar satır aralarındadır ki rahatlıkla gözden kaçırılabilirler, fakat Friedrich Schiller’in, Yargı Gücünün Eleştirisi’nden birkaç sene sonra yayınlanan Estetik Eğitim Üzerine Mektuplar (1795) metni için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Malum, Schiller burada Kant’ın estetik oyun mefhumunu temel alarak, bunu insan deneyiminin merkezinde yer alan Spieltrieb’in [oyun dürtüsü] nesnesi haline getirir, ve böylece oyun/çalışma ayrımını, açıkça toplumsal-tarihsel bir bağlamda kendi materyalist bileşeniyle eklemlendirerek, sonradan Hegel üzerinde etkili olacak bir modern yabancılaşma kuramının zeminini kurar:

sadece tek tek kişilerin değil, basbayağı insan sınıflarının, yetilerinin yalnızca bir kısmını geliştirdiklerini, geri kalanlarınınsa, bodur kalmış bitkiler gibi, tabiatlarının ancak en cılız işaretlerini açığa çıkarabildiklerini görüyoruz […]; haz çalışmadan, araçlar amaçlardan, çaba mükafattan ayrıldı. Bütünün tek bir küçük parçasına ilelebet zincirlenmiş İnsan, kendisi de olsa olsa bir parça olacak şekilde gelişti; kulaklarında ittirdiği tekerin dinmeyen tekdüze gürültüsüyle, varlığının ahengini asla geliştiremiyor.[8]

Schiller’in Mektuplar’ındaki estetik ütopya, soyut ücretli emek meselesinden daha bariz biçimde, Fransız Devrimi’ne ve Terör dönemine cevaben tasavvur edilmiştir. Schiller’in kendine özgü reformist hamlesi, dış dünyadaki herhangi bir müdahaleden önce “algı tarzının tamamında […] topyekûn devrim” talep etmeyi içeriyordu.[9] Bu içsel devrim ona göre, oyun dürtüsünün, özgür faaliyeti “güzel görünüş” dediği şeyde (estetiğin dünyasında) yeniden bütünleştirmesiyle başarılabilirdi.[10] Fakat Schiller, oyun ile görünüşü aynı tarafa koymakla, çalışma ile gerçekliği yan yana getirip bunun karşısına koymuş olur, bu da yabancılaştırıcı emeğin ve politik tabiiyetin hiçbir zaman fiilen ortadan kaldırılamayacağını (Aufhebung) ima eder. Ancak, Schiller’in, oyun/çalışma ayrımını aşan ve insanın yaratıcı olanaklarını özgürce hayata geçiren –işçiyi şu veya bu iş türüne indirgemeyen– ahenkli, yabancılaşmamış insan üretimi idealinin yankılarını, Marx’ın çalışmanın gelecekteki dönüşümü konusunda yazdıklarında işitmek mümkün. Bu yalnızca Alman İdeolojisi’ndeki meşhur komünizm pasajı için değil, Kapital’in birinci cildinde bireylerin gelecekteki evrensel gelişmesi konusunda yazdığı satırlar için de geçerli.[11] Kapital’in üçüncü cildindeyse, Kant’tan izler taşıyan şu ifadelere rastlarız:

Özgürlük dünyası, gerçekte, ancak, zorunlulukla ve dışsal amaca uygunlukla belirlenen çalışmanın son bulduğu yerde başlar; yani konunun doğası gereği, gerçek maddi üretim alanının ötesinde yer alır. […] [Zorunluluk dünyasının] ötesine geçildiğinde, insan gücünün kendi başına bir amaç olarak gelişmesi, gerçek özgürlük dünyası başlar; ama bu da, ancak, kendi temeli olarak zorunluluk dünyası üzerinde çiçeklenebilir.[12]

Güzel sanatların özgür olduğu düşüncesini ortaya süren Kant, buna rağmen, sanatsal yaratıcılığın üretkenlik iddiası karşısında mekanik emeğin haysiyetini de bir ölçüde korumak için özel bir çaba sarf eder. Hatta, sanat eserlerinin üretiminde bile belirli ölçüde mekanikliğin kaçınılmaz olduğunu savunur. Sınıf mücadelesiyle ilgili pasaja dönecek olursak, §43’te değinilen özgür sanatçıyı rahatlıkla “kültürün, bilim ve sanat gibi pek zaruri olmayan ihtiyaçlarını geliştiren” üst sınıfa dahil edebiliriz. Buradaki hipotetik zanaatkâr ise herhangi bir hüneri olmayan vasıfsız alt sınıfla tezat oluşturur. Öyleyse Kant, §83’te yalnızca yaratma özgürlüğünden değil, aynı zamanda ücret karşılığı çalışan sanatkârın el hünerinden de mahrum özel bir tür bıktırıcı mekanik işten bahsetmektedir. Sanatkârlar geliştirdikleri bir beceri alanında etkinlik gösterdiklerinden belirli bir üretim özerkliğine sahiptirler; diğerleri ise neredeyse kelimenin tam anlamıyla Kant’ın nefret ettiği makine-benzeri emeğe indirgenmişlerdir. Onlarınki sanatkârlarınkinden bile daha az özgür bir emektir ve bunu yerine getirmek için “baskı altında” tutulmaları gerekir.

Farklı üretkenlik türleri arasında ayrım yapmak geleneksel ekonomi politiğin, özellikle de belirli bir emek-değer teorisine dayanan sistemlerin önemli bir unsuru olmuştur. Adam Smith, servet üretiminde farklı emek türlerinin oynadığı farklı roller üzerinde durmuş olsa da, vasıflı emek ile vasıfsız emek arasında kullanıma sokuldukları özgül üretim bağlamına bakılarak ancak göreli bir ayrım yapılabileceğini ileri sürmüştür. Marx ise, endüstri işçilerinin zaman içinde statülerini kaybederek önce makinelere, sonra makine parçalarına ve nihayetinde makinelerin çalışması için gerekli malzemelere dönüşmelerini izlemiştir. Marx’ın analizi yalnızca değişen çalışma koşullarına ilişkin isabetli ampirik gözlemlere değil, aynı zamanda eylemliliğin ne olduğuna ya da üretim sürecinin odak noktasını kimin ya da neyin oluşturduğuna dair kavramsal taahhütlere de dayanır. Marx’ın vardığı sonuç, Smith’in çalışma becerilerinde gözlemlediği görelileşmenin devam ettiği yolundadır. Emek artık çıplak emeğe indirgenmiştir.

Karl Marx (1818-1883)

Dolayısıyla Marx’ın Kapital’in IV. cildinde, kapitalist üretim tarzında üretkenliği belirleyenin emeğin özgül içeriği olmadığını savunduğunu görürüz. Kant, sanatsal özgürlüğü ücretli emekten farkı üzerinden tanımlamayı tercih etmiştir; Marx ise bu noktada Kant’tan ayrılarak teorik açıdan oldukça yaratıcı bir hamleyle aynı meseleyi çok daha farklı bir şekilde yorumlar:

Aynı tür emek üretken emek de olabilir; üretken olmayan emek de. Mesela, Kayıp Cennet’i 5 sterline yazan Milton üretken olmayan bir emekçiydi. Öte yandan yayıncısına fabrika usulü ürünler veren yazar üretken bir emekçidir. İpek böceği neden ipek üretiyorsa Milton da aynı sebepten Kayıp Cennet’i yazmıştı. Bu, onun doğasının bir etkinliğiydi. Sonradan bu ürünü 5 sterline sattı. Fakat, yayıncısının talimatları doğrultusunda kitaplar (örneğin, ekonomi ciltleri) imal eden Leipzigli yazın proleteri üretken bir emekçidir çünkü onun ürünü daha en başından sermayenin kanatları altına girmiştir ve üretilmiş olmasının yegâne sebebi o sermayeyi artırmaktır.[13]

Marx’ın Milton’u, Kantçı anlamda “özgür bir sanatçı”dır; “doğasının bir etkinliği” olarak muhteşem bir epik şiir kaleme almıştır. Bu özgür sanatçının karşısında ise yazın proleteri vardır; Kant’ın deyişiyle, ücret karşılığı başkalarının “talimatları doğrultusunda” yazı yazan “ücretli sanatçı”. Fakat, Kant bu iki emek türü arasında üreticinin deneyimi üzerinden bir ayrım yaparken, Marx, ürünün sağladığı kazanç üzerinden bir ayrım yapmanın peşindeydi. Mübadele değerinin evrensel eşdeğerlik halini alarak tüm bağlarından kurtulmasıyla beraber üretkenliğin ne olduğuna sermayenin bakış açısından karar verilir olmuştu. Aynı etkinlik, onu sipariş edene getirdiği kâra bağlı olarak üretken ya da gayri üretken addedilebilirdi. Fakat, Marx’ın argümanının retorik gücü bundan da fazlasına gebedir. Yazar örneğini seçerek, sanatsal yaratıcılık ürünlerinin mübadele değerine indirgenemeyeceğini ima etmektedir.

[…] Gerçekten de Marx’ın teorisinin ana önermelerinden biri de budur: Yalnızca sanatsal yaratıcılığın değil, genel olarak emek gücünün kullanım değeri, mübadele değerine indirgenemez. Marx’ın Kapital’in birinci cildinde ortaya koyduğu ekonomi politik eleştirisinde sınıf mücadelesine ayrılan kısmın ana dayanağını bu görüş oluşturur: Neticede değeri üreten, kapitalistler, makineler ya da sermaye değil, işçilerdir. Dahası, Marx’ın analizine göre emek, salt üretici değil, çok daha güçlü bir anlamda yaratıcı bir insan gücünden kaynaklanır. Dolayısıyla, bir ölü, daha da beteri, insan enerjisini sömüren bir yaşayan ölü olarak resmedilen sermayenin aksine emek, yaratmaya kadir yaşam gücüne benzer bir statüye sahiptir. Bu yarı-dirimsel terminoloji ürkütücü geliyorsa, Marx’tan tipik bir alıntı yerinde olacaktır:

Demek oluyor ki, değer katarken aynı zamanda değeri koruması, faaliyet halindeki emek gücünün, canlı emeğin, doğal bir özelliğidir; öyle bir özellik ki, işçiye hiçbir şeye mal olmazken, kapitaliste çok şey kazandırır. […]

Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir. […] Ama birdenbire, işçinin […] sesini yükselttiği duyulur: ‘Benim sana sattığım meta, kullanımının değer yaratmasıyla ve bu değerin sana olan maliyetinden büyük olmasıyla diğer metalar yığınından ayrılır. Senin onu satın almanın nedeni de buydu’.[14]

Yaratıcılığın ekonomide oynadığı önemli role yönelik dinmek bilmeyen ilgiyi bir de bu ışıkta düşünmekte fayda olabilir. İnovasyon, girişimcilik, yeni şirketler [start-ups], yaratıcı endüstriler, yaratıcı sınıf ve şehirler, ve yaratıcı ekonomi gibi konular hakkında dönen tartışmalar, bu konudaki ilginin canlılığını gösteriyor. Fakat, elbette tüm bu ilginin sırf laf düzeyinde kaldığı söylenemez: bariz bir ekonomik değer üretti ve üretkenlik hakkında düşünmek için başvurduğumuz kategorileri şekillendirmeye başladı. Hatta öyle bir noktaya geldi ki, yaratıcı işin, işçiye sağladığı doyumdan ileri geldiği düşünülen değeri ile, bu işçinin ürettiği ürünün mübadele değeri arasında sezgisel olarak gözettiğimiz ayrımı neredeyse devre dışı bırakacak:  Sermayeyi besleyen en önemli etmenin yaratıcı endüstrilerdeki yenilikler olduğuna inanacağız neredeyse. Marx, çıplak, vasıfsız emeğin yaratıcılığında ısrar ederken; şimdilerde ortaya çıkan ekonomik yaratıcılık teorileri yaratıcılık mefhumuna daha eski, elitist anlamını iade ediyor; onu kapitalistlerin etkinlik alanına havale ediyorlar.

Marx ve ardından eleştirel teorisyenler, sanat üretiminin sermaye tarafından massedilebileceğini gösterdiler. Son zamanlarda, büyümenin ardındaki etmenlerden biri olarak yaratıcılığın oynadığı role yapılan vurgu ise, kendi kendini yenileyen bir dürtü olarak sermaye ile Kantçı-Schillerci anlamda sanatsal deneyim arasında tekinsiz bir yakınlık oluşmasına sebep oldu. Fakat, bu hikâyede eksik bir şey var; o da mekanik, “yaratıcı olmayan” emeğin, tüm bu süreç açısından vazgeçilmezliğini koruyor olduğu gerçeği. Anlaşılan Kant bile bu gerçeğin farkındaydı.

Ognian Kassabov’un Crisis and Critique dergisinin “Critique of Political Economy” başlıklı sayısında (Cilt 3, sayı 3, 2016) yayınlanan “Creativity vs. Unskilled Labour: Kant on Class Struggle” başlıklı yazısından seçilmiş bölümlerin çevirisidir. Metnin tamamı için bkz. http://crisiscritique.org


[1] Kojin Karatani, Transcritique. On Kant and Marx (Cambridge: MIT Press, 2003); Türkçesi: Transkritik: Kant ve Marx Üzerine, çev. Erkal Ünal (İstanbul: Metis Yayınları, 2008).

[2] Allen Wood, “Kant’s Historical Materialism”, Autonomy and Community içinde, ed. J. Kneller ve S. Axinn (Albany: SUNY Press, 1998); ve “Kant’s Philosophy of History”, Immanuel Kant – Towards Perpetual Peace and Other Writings içinde (New Haven: Yale University Press, 2006).

[3] Özellikle Lea Ypi, “On Revolution in Kant and Marx”, Political Theory içinde 42(3), 2014; ve Stathis Kouvelakis, Philosophy and Revolution: from Kant to Marx (Londra: Verso, 2003).

[4] Kant, Critique of the Power of Judgment (Cambridge: CUP, 2000) s. 299.

[5] Özellikle, Karl Vorländer, Kant und Marx (Tübingen: J.C.B. Mohr, 1911) s. 12.

[6] Kant, Critique of the Power of Judgment, s. 183.

[7] A.g.e., s. 102-104.

[8] Friedrich Schiller, On the Aesthetic Education of Man (New York: Dov, 2004) s. 38-40.

[9] A.g.e., s. 132.

[10] A.g.e, s. 75 vd., 125 vd.

[11] Marx, Capital, cilt 1, (Londra: New Left Review 1976), s. 447, 635, özellikle de s. 614-618.

[12] Karl Marx, Kapital III. Cilt, çev. Mehmet Selik ve Erkin Özalp (İstanbul: Yordam Kitap, 2015), s. 806-807.

[13] Karl Marx, Theories of Surplus-Value (Progress Publishers, 1863), https://www.marxists.org/archive/marx/works/1863/theories-surplus-value/index.htm

[14] Karl Marx, Kapital I. Cilt, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan (İstanbul: Yordam Kitap, 2011), s. 208 ve 230.

Kaynak: E-SKOP      (Çeviri: Ayşe Boren & Derya Yılmaz)

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…