Karayipler’de şeker işletmesinde çalışan çocuklar, Brezilya’daki geri dönüşüm işçileri, çöplükte çalışanlar, sokaklarda yaşayanlar… Vik Muniz, tüm bu insanların hikâyelerini çalıştıkları koşullarda, onlarla beraber ve onların çalışırken kullandıkları materyallerle anlatıyor…

Vik Muniz 1961’de Brezilya’nın Sao Paulo şehrinde işçi sınıfı bir ailede dünyaya geliyor. 20’li yaşlarında bir kavgayı ayırmak isterken silahla bacağından vuruluyor ve bu yaralanma sebebiyle aldığı tazminatı New York’a gitmek için kullanıyor. Bu olayın hayatının yönünü değiştirdiği söyleyen Muniz, 1980’lerden beri yaşadığı New York’ta sanat mecrasına ilk olarak heykeltıraş olarak katılıyor. Ancak ‘fotografik reprodüksiyonlar’ ile giderek daha fazla ilgilenmeye başladığı için rotayı fotoğrafçılığa çeviriyor. Muniz, bu yeniden fotoğraf oluşturma sürecinde alışık olunmayan materyaller kullanıyor. Toz, elmas, şeker, ip, çikolata çöp gibi materyalleri kullanarak sanat tarihinin bilindik, popüler resimlerini yeniden yorumluyor.

Vik Muniz, popüler reprodüksiyonlar yanında sıradan, alelade olarak görülen, isimlerinin kayda geçmediği kadınları ve erkekleri de resmetti. Muniz bu çabasıyla, Eric Hobsbawn ve E. P. Thompson’la, adlarını aileleri ve arkadaşları dışında kimsenin bilmediği insanların, genel kabulün aksine sıradan değil sıra dışı oldukları, hikâyelerinin anlatmaya değer ‘gelecek kuşaklar için bir lütuf olduğu’ konusunda aynı hissiyatı paylaşır. İngiliz İşçi Sınıfı’nın Oluşumu’nun yazarı Thompson için ‘20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden birisidir. Kuşkusuz sadece mâdunların, aşağıdakilerin tarihini yazdığı için değil, bu tarihi onların yanından yazmak cesaretini gösterdiği için de önemlidir’ denir. Eric Hobsbawn ise, Sıra Dışı İnsanlar: Direniş, İsyan ve Caz kitabına, ‘halk’ tanımlaması içinde kaybolan, alelade oldukları düşünülen insanların aslında sıra dışı insanlar olduklarını düşündüğü için bu adı verdiğini söylüyor.

Muniz de aynı niyetle, 1996’da Karayipler’de şeker işletmesinde çalışan çocukları ve 2007’de Brezilya’da geri dönüşüm işçilerinin portrelerini yaparak insan hikâyelerinin biricik ve değerli olduğunu bize hatırlatıyor.

Valentina, En hızlısı, ‘Şeker Çocuklar’ Sergisi 1996

Muniz, 1996 yılında Karayipler’de şeker işletmesinde çalışan bir grup çocuğun portrelerini siyah kağıt üzerine toz şekerle resmetti. Şekerle resmedilmiş çocukların portreleri, çocukların hayatları üzerine düşünme alanımızı genişletiyor. Muniz’in sanat tarzının anlatılmaya değer olmasının sebebi sadece alışık olunmayan bir materyalin kullanılması değil hikâye edilenin hayatının bir parçasını oluşturan materyalin portrede kullanılması ve aslında bunun izleyicide derin bir etki yaratmasının amaçlanması. Muniz, Karayipler’de geçirdiği süre boyunca çocukların hem oyunlarına katılıyor hem de onlarla beraber çalışıyor. Bu çabanın ürünü olan portreler ‘Şeker Çocuklar’ adıyla 1996’da New York Sanat Müzesi’nde sergilendi.

Vik Muniz, fotoğraf reprodüksiyonları yapmasına imkan sağlayan fikirlerin ortaya çıkmasına doğduğu ve büyüdüğü Brezilya’nın tarihinin neden olduğunu söylüyor. Muniz, “Ben bir askeri diktatörlüğün ürünüyüm. Diktatörlük altında, sansür nedeniyle bilgiye güvenemez ya da serbestçe dağıtamazsınız. Bu yüzden Brezilyalılar metaforların kullanımında çok esnek hale geliyorlar. Çifte anlamlarla iletişim kurmayı öğreniyorlar” diyor.

Elbette ki Muniz bu tarihi geçmişle yeniden oluşturduğu fotoğraflarda, görünen ile görünenin arkasındaki anlamlarla uğraşacaktı. İlk başta her biri tanıdık gelen bir görüntü veya sanat eserini yeniden sergiliyor gibi görünse de resmi yakından inceleyince Muniz’in kendi tarzıyla modern sanata hiç dahil olmamış materyallerle resmi oluşturduğunu fark ediyoruz. Muniz, bir zamanlar Hans Namuth’un resim yaparken fotoğrafladığı ressam Jackson Pollock’un fotoğrafını yeniden canlandırıyor; ama çikolatayla. Andy Warhol’un Mona Lisa’sını, ‘Double Mona Lisa’ adlı çalışmasıyla fıstık ezmesi ve jöle ile yeniden yorumluyor.

Hans Namuth’un fotoğrafladığı ressam Jackson Pollock (solda) Muniz’in çikolata ile yaptığı reprodüksiyonu (sağda)

Muniz’in niyeti sadece izleyicide şaşkınlık ve hayret duygusunu oluşturmak değil resmi oluşturan parçalar üzerinde de düşünmeyi sağlamak. Uzaktan bakınca bir bütün olarak gelişigüzel genellemeler yaptığımız sanat eserine yakından bakınca ayrıntılarını keşfettiğimizi, her bir parçasının farklı bir hikâyesinin olduğunu idrak ettiğimizi söylüyor. 2010 yılında Waste Land(Çöplük) belgeselinde de aynı fikri, Brezilya’da dünyanın en büyük çöplüğü Jardim Gramacho’da çalışan işçilerin her birinin ayrı bir hikâyesi olduğunun ancak yakından bakınca anlaşılabileceğini iddia ettiği gibi.

Suelem yedi yaşından beri Jardim Gramacho’da çalışıyor, 18 yaşındayken iki çocuğuyla beraber…

‘WASTE LAND’: 99, 100 DEĞİLDİR, BİR KİŞİ BİLE FARK YARATIR

Yaklaşık üç yıllık bir emeğin ürünü olan Waste Land (Çöplük) belgeseli, sanatçı Vik Muniz’i Brooklyn’den, Rio de Janeiro’nun eteklerinde bulunan dünyanın en büyük çöplüğü Jardim Gramacho’ya götürür. Brezilya’da Jardim Gramacho’da geri dönüşüm işinde çalışan ‘katadores’lerin (Brezilya’da geri dönüşüm işçilerine ‘katadores’ deniyor) fotoğraflarını çekmekle işe başlayan Muniz’in ilk hedefi, bu devasa çöp yığınından çıkan geri dönüşüm materyalleriyle işçilerin portrelerini ‘boyamak’ oluyor. Bu resim üretme işine geri dönüşüm işçilerinin de dahil olması kolektif bir çabanın ürünü olan portreler çıkarıyor ortaya.

Muniz’in beraber çalıştığı işçiler çöpten geri dönüşüm materyalleri topluyor ve bu topladıkları malzemelerle kendilerinin büyük çapta mozaik portrelerini oluşturuyorlar. Bu yaratıcı süreç işçileri hayal kurma ve onu gerçekleştirme konusunda cesaretlendiriyor. Bu resimlerin daha küçük çaptaki kopyaları Londra’da açık artırmada satılıyor ve elde edilen gelirler işçilerin kurdukları hayallerin gerçekleştirmesi yeni bir hayata başlaması için kullanılıyor.

Irma, Jardim Gramacho’nun aşçısı, bulabildiği en taze malzemeden yemek pişirir…

Günde 20-25 dolar kazanan geri dönüşüm işçileri, Jardim Gramacho’da, yaşıyor, çalışıyor, yemek yiyor ve uyuyorlar. Tüm yoksulluğa, yaşam koşullarının zorluğuna, sevdiklerinden uzakta çalışmalarına rağmen kameranın kadrajına giren her bir insanın yaşama sıkı sıkı bağlı olduğu, ‘buradayız ve devam ediyoruz’ hissiyatı izleyiciye birebir geçiyor. Vik Muniz, kendisinin de fakir bir aileden geldiğini söylerken “Eskiden hiçbir şeyim yoktu ve her şeyi isterdim; artık her şeyim var ve hiçbir isteğim kalmadı. İnsanın hiçbir şeyi olmayınca istekleri hep maddi yönde oluyor, bu kompleksimi yenmek için çok şey aldım” diyor. Jardim Gramacho’da çalışan insanlar içinse “Onlar çok iyi insanlar sadece çok fazla şansları yok” ifadelerini kullanıyor.

Valter, 2500 işçiyi temsil eden Jardim Gramacho Geri Dönüşüm Toplayıcıları Birliği’nin başkan vekiliydi.

Vik Muniz, şimdilerde Rio de Janeiro’da bulunan ve sokak çocukları için eğitim ve iş eğitimi sağlamayı amaçlayan kâr amacı gütmeyen kuruluşlar için dirsek çürütmeye, daha iyi ve yaşanılır bir dünya umuduyla çabalamaya devam ediyor…

Kaynak: Gazete Duvar

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…