“Velinimet adına TEK DEVLET’in Tüm Sayılarına Duyurulur”-Fuat Ercan

“Bütün nesnelerden sayıları alın, hepsi çürüyecektir” 

Isidore

“Sayıların canı yoktur

Hiçbir şey biçimden kurtulamamıştır.

Biçim çünkü her şeydir.

Sayılarda

Öyle vardır.

Var olmak az şey midir?”

İlhan Berk

I-Sayıların canı yoktur

“Dolar indi-çıktı”, “faiz indi-çıktı”, “fiyatlar yükseliyor,” ifadeleri Isidore’yi haklı çıkaracak şekilde günümüzü belirler oldu, her şey sayılara indirgeniyor, yani ölçülüyor, ölçülmeyen şeyler hızla ölçüme konu oluyor. Ölçüme konu olan her şey, parasal değeri işaret eden fiyatlara dönüşüyor. Sayılar-fiyatların değdiği her şey/nesneler çürüyor. Oysa İlhan Berk’in dediği gibi “sayıların canı yoktur.” Sayılar o zaman nesneleri ve dolayısıyla ilişkileri tanımlayan biçimlere dönmüş ve biçim her şey olmuştur. Fetişizmin bir üst aşaması sayıların-fiyatların birer özne olarak tanımlanması, harekete geçirilmesidir. Paranın ölçüm birimi-fiyatı olan faiz, yüksek faiz oranı talep ederek daha yüksek sayısal forma ulaşmanın diline dönüşüyor. Ulusal paranın yabancı paralar karşısında değeri-ölçüsü olan döviz hareket geçiyor, değerlenmek için daha yüksek sayılarla ifade etmek için döviz lobisi oluyor. Ve tüm fiyatı olan nesnelerin belirli bir mekândaki (ulus-devlet) bütüncelleştirilmiş ifadesi olan milli gelir, sayıların o mekândaki gücü –güçsüzlüğü oluyor. Gelecek, yani Güçlü-Türkiye-2023 sayısal değer olarak dünyada işaret edilen on ülke içinde yer alma olarak tanımlanıyor. Fetiş kendini daha üst bir düzeye taşıyor. Biçim kendini harekete geçiriyor. Oysa sayıların canı yoktur. Nesneleri-ilişkiyi yaşamı sayılara dönüştürdüğünüzde sadece nesneler değil yaşamda çürür, yaşamın çoğulluğu sayıların işaret ettiği kolayca eklenip-çıkartılan ölçüme indirme ne yazık ki tarihin her döneminde vardı, ama günümüzde bu işleyiş daha bir belirgin hale geldi. Kapitalizm kendi hayalinde bir dünya yaratıyor.

Bu iki düzeyde gerçekleşiyor. Değişim değerinin inşa süreci değeri olan, değeri olduğu düşünülen her şeyi ölçülebilir kılıyor, ölçülebilir kıldıkça nesneler sayılara dönüşüyor/dönüştürülüyor. Ama çok daha önemlisi iktisat ve istatistik diye tanımlanan disiplinler oluşum halinde bu yaşananları düşünce düzeyinde ölçülebilir kılmanın yol ve yöntemini geliştirme üzerinden yükseliyor. İşte iktisat disiplinin kurucusu kabul edilen A.Smith’in kitabı; Ulusların Zenginliği. Ulusların zenginliği bir ulusun zenginliğinin kaynağını ülkenin sahip olduğu nitelikli emek gücüne bağlar. Ama burada emek-gücünü sadece zenginliğin kaynağı olarak görülmez, ama daha önemlisi mutlak ölçüm aracı olarak tanımlanır. Zenginliğin yaratıcısı ve mutlak ölçüm aracı olan emek-gücünün de değeri bir fiyatı olmak zorunda; ücret. Değişim değeri için üretilen metaların ölçümü yani parasal değeri olan fiyatlar ile emek-gücünün ölçümü parasal değer olarak ücret olurken, artık bu iki metanın aynı zamanda binlerce eş zamanlı hareketini sağlayan ve zenginliğin yaratılması için mekanizmayı harekete geçiren para stratejik bir değer kazanır. Zenginliğin yaratıcısı emek-gücünün ve onun ürettiği ürünün değişimi ve ölçümü sağlaması ama çok daha önemlisi zenginliğin yaratılması için sermaye olarak kullanılması. Bu aşamada temel değişim ve ölçüm aracı ama aynı zamanda birikimin başlangıcı için ilk itkiyi başlatan para da metalaşır ve onun da bir fiyatı vardır; faiz. Bu işleyiş kendi içinde genişleyerek tüm toplumsal ilişkileri içine alacak bir hal alır. Artık görünür olan sayılar, görünür olan ölçülebilir sayılara indirgenendir. Toplumsal ilişkiler ve ilişkilere taraf olanlar artık ölçüme indirgenmiş, ya da Marx’ın işaret ettiği gibi ölçüm üzerinden gerçekleşen soyutlamanın tahakkümü altına girmiştir. Artık görünür olan sadece metaların değerini işaret eden fiyatlar oluyor. Bir adım daha atılıyor iktisatçılar tarafından (Marshall ve Walras) ve bu fiyatların bir makasın iki tarafı olan arz ve talep edenler için sinyaller oluyor ve bu sinyallere dışarıdan müdahale edilmediğinde (devlet) piyasa denge koşullarına devam edecektir.

O zaman bu dünyayı nasıl anlamalı, ölçüme indirgenmiş sayılar üzerinden mi? Ne yazık ki son zamanlar da faizler indi, çıktı, döviz yükseldi azaldı ve hatta Türkiye’de büyüme, birikim Türkiye’ye giren yabancı para üzerinden açıklanır oldu. Tersine dönmüş dünya, bu tersine dönmüş sayılar üzerinden yani tersinden okunuyor. Ölçüm-sayılar kuşkusuz önemli, ama içinde biçimlendiği işleyiş üzerinden okunduğunda önem kazanır, anlam kazanır.

II-Yaşasın Tek Devlet! Yaşasın Sayılar!

“Velinimet adına TEK DEVLET’in tüm sayılarına duyurulur: Eğer kendilerine matematiksel olarak doğrulanmış mutlak mutluluğu getirdiğimizi anlayamazlarsa onları mutlu olmaya zorlamak görevimizdir. Yaşasın Tek Devlet! Yaşasın Sayılar! Yaşasın velinimet!”

(Yevgeni Zamyatin-Biz)

İşleyişe ilişkin fetişleştirme sürecinin bir diğer özelliği sadece nesneler-ilişkileri sayılara-fiyatlara indirgemesi değil, aynı zamanda fetişleştirilen değişkenler arasında bağlantı kurulmaması, bağlantıları gizemleştirilmesidir. Bağlantılar gizemleştirildiği ölçüde de aktörleri göremeyiz ama çok daha önemlisi bugünlerde çok belirleyici olarak bir-kaç adım öne çıkan devletin ilişkiler içindeki yerini göremiyoruz. Çok güncel olduğu için hemen işaret edelim, yazıyı kaleme alırken siyasi iktidarın Türkiye Varlık Fonu’nu aktifleştirerek birçok kurumu FON’a devretmesine yönelik analizlere baktığımızda görüyoruz. Burada görülen sanki siyasi iktidar en basit anlamıyla kendileri için ya da sermaye için bu olağanüstü kararı aldı. Ve bunu eleştirel-muhalif yazın FON “devleti yuttu”, “devlet özelleşti” , “gizli özelleştirme” başlıkları altında analiz ediliyordu.

Sayılar derken birden siyasi iktidarın bir etkinliğine girdik. Girişte işaret ettiğimiz bir diğer sorun yani faiz ve döviz lobisi ile bu Varlık Fonu arasında ilişki kurulabilir mi? Yani siyasi iktidarın bugün en önemli sorunu ile bağlantı kurabilir miyiz? Fiyatlar arz ve talep için uygun sinyaller ve denge koşullarını yaratıyorsa, bu faiz lobisi, döviz lobisi ve Varlık Fonu ne anlama geliyor aralarında ilişki var mı?

Bu sorulara verilecek cevapların sayıların egemenliğinden kurtarmadan ama sayılardan hareketle analiz etmek ve bir de iç bağlantılarını göstermek için bildiğimiz Marxian analiz yerine belki zihinsel dünyamızda daha çok yer eden ve ama aynı zamanda işaret edeceğimiz üç değişkeni de içeren bir formülasyona başvurabiliriz. Bu formülasyon yakın zamanlarda Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi eski Merkez bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın açıklamalarına tepki göstererek; “O hala Keynes’te mi kalmış, hâlâ yakmamış mı o kitapları?” diye tepki gösterdiği Keynes’in formülasyonuna başvuralım.

Keynes sayıların egemenliğinin kriz ile çöküşü yaşadığı bir dönemde ulusal sınırlar içinde gerçekleşen tüm kapitalist ilişkileri derli toplu bütüncülleştirilmiş bir formül üzerinden açıklamaya çalıştı. Hani Marksist dille açıklamalarımızı bu Keynes’in bütüncülleştirilmiş ulusal veri seti üzerinden de gösterebiliriz. Türkiye’de yaşanan fiyatlar üzerinden fetişisttik açıklamalara işleyiş mekanizmaya yani kapitalizme içkin olduğunu gösterebiliriz. Keynes kriz koşullarında fiyatların işleyişi otomatik dengeye getirmediği düşüncesinden hareketle, toplumun temel bileşeni olan ama Keynes’te ulusal-ekonominin bileşenleri ulusal gelir (Y) ve onun bileşenleri üzerinden analiz edilir. Basit biçimi ile ulusal gelir (Y) ise bütüncülleştirilmiş tüketim ve yatırım harcamalarından oluşur (Y=C+I). Ulusa devlet, diğer yandan dünya ölçeğinde işleyen kapitalist ilişkilerle bağlantıları vardır. Yani dış dünyadan bazı ürünleri satın alır(M) ve dış dünyaya bazı ürünleri satar (X). Buraya kadar bildiğimiz ulusal ekonominin işleyişi ama kriz döneminde her üretilen ürünlerin (arz) kendine uygum talep yaratamadığı ve daha da önemlisi kendine özgü olan emek-gücü meta piyasa da yeteri kadar talep-alıcı (işsizlik) bulamadığında açığa çıkan çifte sorun yani talep yetersizliği ve işsizlik sorunu ile karşılaşan bir dünya. Yani sayılar ve sayıların işaret ettiği fiyatlar denge ortamını yarat(a)madığı için denge koşulları ortadan kalkmıştır. İşte Keynes’in kapitalist işleyişin devamlılığını sağlamasını isteyen bir iktisatçı olarak analizlerde gizli tutulan devleti, yaptığı harcamalar ya da vergiler ile işleyiş-mekanizma içine yerleştirir. Fiyatların kendi kendini dengeye getirmediği koşullarda devlet sahneye çıkar. Yaşasın Tek Devlet. Yaşasın Sayılar! Keynes’le aynı yıllarda yaşayan Yevgeni Zamyatin Biz (Mıy)’de sayılarla devlet arasındaki bağlantıyı kuracaktır. Ve böylece aslında işleyiş-oluş halindeki toplumun sayılara dönüştürülmüş/indirgenmiş denklemine ulaşırız. Formülde ulus-devlet, yatırım-tüketim üzerinden birikimin arz-talep yanı (C+I), ve dış dünya ile olan ilişkileri (X-M) ve her ikisi üzerinde müdahale yetkisi olan devlet harcamalarını yani devleti koyar.

Ulusal Gelir Ülke İçi Dinamikler + DEVLET + Dış Dünya

Y = C + I + G + (X-M)

Ama devlet. Bu gizemleştirilmiş bütüncül veri seti Türkiye’nin güncel sorunlarını açıklar mı? Kısıtlı dergi sayfaları içinde beceriksizce bu kadar açıklama yaparak sayfa kısıtımız aştık. Aştık ama bu denklemde aslında kapitalist ilişkilerin aslında sadece tüketim ve yatırım olmadığını, haydi açalım yatırımı yapan kapitalistin yatırım için gerekli emek-gücü ve üretim araçları ile bağlantısı olduğunu söyleyebiliriz. Yani yatırım ile verilen bütüncülleştirilmiş veri seti sınıfsal bir içeriği vardır. Yatırım için gerekli girdi olarak makinelerin, enerjinin, hammaddenin ülke içi ya da dışarıdan karşılaması sermaye döngüsünün ülke içinde ya da uluslararası işleyişle bağlantısı vardır. Yatırım için gerekli olan üretken sermaye ihtiyacı için tasarruflar ya da para-sermaye ihtiyacı vardır. Para-sermayenin fiyatı olan faiz ile bağlantısı vardır. Ama özellikle geç kapitalistleşen Türkiye gibi ülkelerde gerek yatırım için sermaye ve gerekse girdi olarak makine ve enerji girdileri için döviz biçimde sermayeye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın yoğunluğu ülke parasının diğer ulus paraları karşısında değerini yani döviz piyasası ile ilişkilidir. Fetiş ile birlikte işaret edecek olursak üretim (yatırım) için sermaye ve sermayedarların varlığı, sermayedarların hem ulusal para cinsinden hem de uluslararası para cinsinden para-sermaye piyasası ile ilişkisi vardır. Devam edecek olursak yatırım için gerekli olan bu sermaye tedarik edildiğinde bu sefer emek-gücü ihtiyacı dolayısıyla emek-gücü piyasası ve ücretle ilişkisi var. Üretim için Türkiye açısından önemli olan enerji ve makineye ihtiyaç vardır. Biraz sonra işaret edeceğimiz son zamanlarda artan uluslararası borçlanma ve döviz ihtiyacının tarihsel arka planı tamamen nitelikli emek-gücü isteyen makinelerin dış dünyadan (ithal-M) tedarik edilmesi zorunluluğu burada önem kazanıyor. Aynı zamanda yatırım (I) ya da üretimin artışına bağlı olarak içeride nitelikli emek ürünleri üretilemiyorsa, daha fazla ithalat (M) ihtiyacı doğacak. Bu ihtiyaçlar listesi içinde tabii tüm bu işleyiş içinde devletin de kendisini yeniden üretmesi gerekiyor. Devletin kendisinin yeniden üretmek için doğrudan finansal ihtiyacı (vergi ve diğer gelirleri) için yapacağı etkinlikler tüm kapitalist ilişkilerin yeniden üretimine bağlı olacaktır. Burada devlet kısa sürede siyasi iktidar ya da sermaye ya da sermaye içinde birileri adına davransa bile uzun erimde devlet kendisi için var olan kendisini yeniden üretmek zorundadır. Bu zorunluluk süreklilik içerir. Ama birikim sürekli farklılaşarak artan birikim mantığı zaman içinde yeniden üretememe krizlerine girdiğinde hiç kuşkusuz DEVLET tüm aygıtları ile devreye girer. Ve bu giriş her zaman için yürütmenin güçlendiği istisnanın olağanüstü halin taşıyıcısı olan siyasi iktidarı öne çıkarır. Devletin öne çıkması devlet ve sermayenin tarihsel olarak farklı aşamalarında hiç kuşkusuz farklı biçimler alacaktır. Dünya ölçeğinde kapitalizmin zaman içinde yıkıcılığı daha bir artıyor. Devlet bu yıkıcılığın –dengesizliğin artmasına bağlı olarak birikimli yapısal nedenlerin açığa çıkardığı siyasi iktidarlarla sürece müdahale ediyor.

III- Sayılar Üzerinden Kısaca

Türkiye’nin Güncelliği Türkiye’nin güncelliğinde öne çıkan faiz lobisi, döviz lobisi tam da zaman içinde kapitalist iç işleyişin güncel dile gelişi. İki düzlemde analize ihtiyaç var. İlk elden dünya kapitalist sistemin eklemlenme arttığı ölçüde, sayılar ve dolayısıyla fiyatlar dünya ölçeğinde oynanan oyunun değişkenine dönüşüyor. Ama diğer yandan sermaye birikimi zaman içinde artıkça dünya ölçeğinde oynanan oyuna dâhil olma/eklemlenme zorunluluğu yaşanıyor. Burada önemli olan iki değişken var; ilki ülkede sermayenin sahip olduğu güç donanımına bağlı olarak küçük ve orta ölçekli olmaları ya da büyük ölçekli sermaye olmaları. Küçük ve orta ölçekli sermayeler için para-sermayenin fiyatı olan faiz oranı özel bir öneme sahip iken emeğin birim zamanda daha fazla artı-değer yaratmasını sağlayacak büyük sermayeler için daha sermaye yoğun yani nitelikli girdi ihtiyacı öne çıkıyor. Bu yüzden büyük ölçekli sermayenin ulusal gelir açısından bir ithal girdi (M) ihtiyacı arttığı ölçüde döviz biçimde sermaye girişini sağlaması gerekiyor. Ama döviz biçimde sermaye girişi için ise iki değişken önemli; uluslararası sermayenin yeniden değerlenmesi için paranın fiyatı olan faizin yüksek tutulması ve girdilerin daha ucuz sağlanması için (M) Türk lirasının değerli olması gerekiyor. Tamamen sınıfsal tercihler, bu tercihler içinde yüksek faiz oranları karşısında genel olarak sermaye ama daha da çok küçük ölçekli sermaye mutlak-görece artı-değer koşullarını artıracak yani sömürüyü yoğunlaştırması gerekiyor. İhracatçılar ise (X) ürünlerin değerli Türk lirası üzerinden rekabetteki kaybı için girdi maliyetleri ve yine emek-gücünün maliyetini dolayısıyla ücretleri belirli sınırlarda tutmak isteyecek. Bu denklemde artan bir sorun ise yüksek faiz oranı ve düşük ithal fiyatı dolayısıyla küçük iş yerlerinin kapanması ve daha çok ithal edilen işsizliğin gündeme gelmesi ile yüzleşiyoruz.

Görüldüğü gibi yatırım açısından yatırım dengesi ve dış dünya için dış denge geç kapitalist ülkelerde zaman içinde gittikçe açılıyor. Her biri toplumsal sınıflar içinde belirli bir gücü temsil eden bu kesimlerin çelişkili varlığı zaman içinde yoğunlaşıp arttıkça, devlet harcamaları (G) dolayısıyla devletin hem farklı sermayelerin yatırım kalıpları (I) ve hem de dış dünyaya ilişkin (X ve M) politik manevra yeteneği azalacaktır. Türkiye açısından manevra yeteneği özellikle siyasi iktidarın seçmen kitlesi olarak küçük orta boy sermayeler ile büyük ölçekli sermaye arasında dengeyi tutturması gerekiyor. Bu her zaman olası değil. Günümüzde ise hiç olası değil. Artık fetiş hali ile rakamlarda bunu söylüyor. Faiz lobisi ile dolar lobisi tam da bu çelişkili sürecin ürünleri. Türkiye dünya kapitalist sistemine daha bir entegre olduğu ölçüde bu gerilim yoğunlaşıp derinleşiyor. Siyasi iktidar devletin tüm baskı aygıtlarını hareket geçirip etkin işletse bile, bu etkin işleyiş sadece ülke içindeki dinamikler üzerinde o da zamanla sınırları olan etkisi oluyor. Ama işleyişin girdi, ithalat ve döviz biçimde sermaye ihtiyacı AKP iktidarını iyice köşeye sıkıştırdı. Toplumsal düzeyde sermayelerin firma sayısı olarak % 90’nı geçen küçük ve orta ölçekli kesimi için faiz lobisine dur demek zorunda. Ama ulusla gelirin (Y) ve dolayısıyla yatırımların yarattığı artı-değer açısından yüzde 60’ına yakın kesimine sahip büyük ölçekli sermaye için de yatırımın devamlılığını sağlaması için döviz biçimde sermaye ihtiyacını sağlaması gerekiyor. Zaman içinde bu devletin, kamunun dengesini bozduğu oranda içerideki sermayelere ve dış dünyaya döviz biçimde borçlanması arttıkça devletin finansal kısıtına yol açan bütçe dengesi problemi ile yüzleşiyor. Son yıllarda açığa çıkan tüm gerilimler bu çelişkili işleyişin ürünü. İşleyişe içkin olan gerilimlerin artmasına bağlı olarak devletin tüm olanaklarına sahip olan mevcut siyasi iktidar daha bir saldırgan politikalara yöneliyor. Aynı iktidar sürecin sağladığı olanakları aşırı ölçüde kullandığı için bir de iktidarı kaybettiği ölçüde karşılaşacağı problemlerin de etkisi ile daha acil reaksiyonlar sergiliyor. Türkiye Varlık Fonu işte tam da burada devreye giriyor. Devlet oligarşik bir firma GİBİ sahip olduğu tüm varlıkları yasama ve yargının sınırlamalarından kurtararak he içeride ama çok daha fazla bu kaynakları işaret ederek dış dünyadan ihtiyaç duyulan döviz biçimde sermayeyi karşılamayı amaçlıyor.

Güncel olan bir başka değişkeni daha analize dâhil etmeliyiz. Sayıların dünyası, ya da dünyadaki sayılar da epey sorunlu. Son Dünya Sosyal Forumu’na katılan tarafların argümanlarını dinlemek bile nasıl sayıların efendilerinin aşırı hararetli olduğunu görüyoruz. Forumda sayılan birçok risk-sorunun belki de en önemli boyutu ABD’de Trump’un izleyeceği daha saldırgan ulusalcı dil ile Çin’in ihtiyaç duyduğu yeni mekânlara açılma yönündeki talebi ve gerginliği. Ülkeler artan işsizlik, artan kamu ve sermaye borçlarına karşı yeni diyeceğimiz saldırgan uluslararasılaşma yönünde ulusal politikalara yönelecekler. Bunlar fetiş unsuru olan faiz, ücret, döviz kurlarını muazzam ölçüde etkileyecek nitelikte.

Tüm bu gelişmeler bizi Keynes’in analize eklediği G, dolayısıyla devlet ile sermayenin içsel bağlantılarını yeniden düşünmeye çağırıyor. TEK DEVLET’in sayılarına dönüşen bizler için yapılan çağrı açık; “Eğer kendilerine matematiksel olarak doğrulanmış mutlak mutluluğu getirdiğimizi anlayamazlarsa onları mutlu olmaya zorlamak görevimizdir.”(Yevgeni Zamyatin-Biz). Bu çağrıya uymamanın ilk uğrağı sayıların egemenliğinden kurtulmak olsa gerek.

“Dinle beni! Diye komşuma seslendim.

‘Sana söylüyorum; dinlemelisin.

Bana yanıt ver…

Senin sonlu evrenin nerede bitiyor?’

Yanıt vermesine fırsat kalmadı.

Basamaklarda ayak sesleri…” .”

(Yevgeni Zamyatin-Biz).

 

Kaynak: Siyaset dergisi (Şubat-Mart 2018, 33.sayı)

İlginizi çekebilir