VEFATININ 50. YILDÖNÜMÜNDE HİKMET KIVILCIMLI – Adı gibi kıvılcımlı

Dr. Hikmet Kıvılcımlı veya kısaca “Doktor”, Türkiye Marksizminin kalburüstü isimlerinden, etkisi günümüzde de süren nadir düşünür-eylemcilerden. Geliştirdiği özgün paradigma, ardında bıraktığı dev külliyat, kendi adı gibi kıvılcımlı. Vefatının 50. yıldönümünde, tarih tezine ve din yorumuna derli toplu bir bakış için “Barbarın Tarihi, Ezilenin Dini –Hikmet Kıvılcımlı’da Tarih ve Din” (İletişim Yayınları) adlı kitabın yazarı, siyaset bilimci Canan Özcan Eliaçık’a bağlanıyoruz. Express’in güz sayısından naklen…

Hikmet Kıvılcımlı
Hikmet Kıvılcımlı tarih tezini hangi koşullarda oluşturuyor?

Canan Özcan Eliaçık: Kıvılcımlı arşivi Hollanda’daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nde. Bu arşivdeki Osmanlıca bir belgeyi Türkçeye çevirttiğimde Kıvılcımlı’nın 1925’te, henüz 23 yaşındayken, bir sezgi ve merakla tarih üzerine çalışmaya başladığını öğrendim. Bu tarih aynı zamanda Kıvılcımlı’nın ilk defa tutuklandığı tarih. Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan sonra başlatılan tutuklama dalgasında alınıyor o da. “İstanbul zindanlarında boğulurken tarihten başka arkadaş bulamadım” diyor. Sezerek tarih çalışmaya başlıyor Kıvılcımlı, ama sonra kanıt bularak yazması gerektiğini anlıyor. Fakat hayatının yaklaşık 22 yılını hapishanede geçiriyor. Bu nedenle, 1925’te başladığı çalışmalarını ancak 1965’te kitap haline getirebiliyor. Yayınlayabildiği kısımlarını “tarih tezinin kılıç artıkları” olarak nitelendiriyor. Çünkü 1938 Donanma Davası sürecinde hem Osmanlı hem İslâm tarihi üzerine el yazmalarına polis el koyuyor. Diğer taraftan, Kıvılcımlı tarih tezini kitaplaştırdığı zaman ilgi görmemesinden, eleştirilmemesinden de yakınıyor, ama bu zaten beklediği bir durum. Kendisi “kurbanlık koç” yerine konulmuşken yazılarının, emeklerinin ilgi göreceğini zaten hiç ummuyor.

Canan Özcan Eliaçık

Tarih tezini oluşturma koşulları hapishane koşullarıyla içiçe. Bahsettiğim belgede bununla ilgili bilgiler veriyor. Kendisini Fransız tarihçi Michelet’yle kıyaslıyor ve ona “usta” diye sesleniyor. Tesadüfen tarih yöntemlerinin çok benzer olduğunu söylüyor, ancak araya bir fark koyuyor. Kıvılcımlı’nın çalışma koşulları Michelet’ye nazaran hayli kötü. Bunu biraz Michelet’ye sitemkâr bir seslenişle dile getiriyor. Onun gibi tarihçilik mesleğiyle para kazanmadığını, arşiv içinde yüzmediğini, aksine “gardiyan casuslaması altında” ve “pratikten fırsat buldukça” tarih üzerine çalışabildiğini söylüyor. Kıvılcımlı hayatı boyunca tarih tezi üzerine çalışıyor; tarih yazılarının dışında yazdığı her konuda da tarih tezinin etkisi görülüyor. Onu, kendi ifadesiyle, bir “anahtar” gibi görüyor ve kadim tarihin işleyiş mekanizmasını çözdüğünü söylüyor. Her ne kadar yazdıklarının bir kısmı kendisi hayattayken yok olmuş olsa da, 12 Mart sonrasında yurtdışına çıkmadan önce elyazmalarını iki çuvala dolduruyor, dostları ve yoldaşları Fuat ve Latife Fegan’a korumaları için teslim ediyor. Bu arşivin yurtdışına güvenli bir şekilde çıkarılması onların uzun emekleri sonucu mümkün oluyor. Bu elyazmaları şu anda Hollanda’daki arşivde iyi şartlarda korunuyor ve kullanıcılara her türlü kolaylık sağlanarak sunuluyor.

Hangi kaynaklardan faydalanıyor tarih tezinde?

Tarihi tarih öncesi ve tarih dönemleri olarak ele alıyor Kıvılcımlı. Tarih öncesi dönemi vahşet ve barbarlık, tarih dönemini antik ve modern tarih olarak ayırıyor. Marx ve Engels Kıvılcımlı’nın temel kaynakları, ama antik tarihin Marksizmde eksik olduğunu söylüyor. Ona göre, Marx ve Engels hem zaman bulamadıkları için hem de antik tarih medeniyetlerinin doğup yıkıldığı bir coğrafyada yaşamadıkları için bu dönemi çalışmadılar, modern tarihe ve bu dönemde gerçekleşen sosyal devrimlere odaklandılar. Oysa antik tarih çok önemli Kıvılcımlı’da, yazılı tarih öncesi dönem de öyle. Ona göre, yazılı tarih öncesi dönem unutturulmaya çalışılıyor. Burada Amerikalı antropolog Lewis Henry Morgan karşımıza çıkıyor. Morgan, Engels’in de temel kaynaklarından biri. Kıvılcımlı Morgan’ın yazılı tarih öncesi dönemi, üretim araçlarındaki değişmeye koşut olarak, yabanıllık ve barbarlık çağları olarak ayırmasını ve her birini aşağı, orta ve yukarı olmak üzere üç konağa bölmesini aynı şekilde kabul ediyor. Yine Morgan’ın yöntem olarak “komüncül Kızılderililer” arasında yaşamasını olumluyor ve komünal toplumu bu şekilde keşfedebildiğini düşünüyor. Burada komün kilit bir kavram. Morgan’ın komünü keşfi Kıvılcımlı için çok önemli. Atomun çekirdeği atom için neyse, komün ve yazılı tarih öncesindeki komünün yaşayış biçimi ve dini inançları da toplum için aynı anlama geliyor Kıvılcımlı’ya göre. Hepsi birlikte bugünkü toplumu etkiliyor. Dolayısıyla, komünün işleyiş mekanizmasını çözmek geçiş yasalarını, aileyi, dinsel-hukuksal biçimi anlamak demek aynı zamanda. Dediğim gibi, Engels de Morgan’a çok önem veriyor ve hatta Morgan’ın Marx’ın kırk yıl önce keşfettiği materyalist tarih görüşünü kendi alanında yeniden keşfederek aşağı yukarı Marx’la aynı sonuçlara vardığını söylüyor. Burada ilgi çekici bir nokta şu: Engels Morgan’ın bilinçli olarak gözardı edildiğini iddia ediyor ve bunun nedenini sadece belge toplayanların aksine bu belgeleri düzenleme ve sınıflandırmada çok başarılı olmasına bağlıyor. Morgan böylece alanındaki hâkim görüşleri yıkarken, Engels’in deyimiyle, “susku komplosu”na uğruyor. Kıvılcımlı da kendisinin “susuş kumkumasına” uğradığını sık sık dile getirir. Burada Morgan’la kendisi arasında bir benzerlik kurduğunu görmek mümkün.

Engels’in de temel kaynaklarından biri olan antropolog Morgan’ın komünü keşfi Kıvılcımlı için çok önemli. Atomun çekirdeği atom için neyse, yazılı tarih öncesindeki komünün yaşayış biçimi ve dini inançları da toplum için aynı anlama geliyor Kıvılcımlı’ya göre.

Kıvılcımlı’nın psikiyatri doktoru olması tarih tezine nasıl yansıyor?

Kıvılcımlı’nın tarih tezinde sadece tarihçilerden faydalandığını düşünmek yanlış olur. Çünkü çoğunlukla antropolojiden, arkeolojiden, psikolojiden yararlanıyor. Fakat Freud ve Darwin’in bilimsel katkılarını çok önemsese de eksik buluyor. Özellikle çalıştıkları konunun toplumsal boyutunu ele almada başarısız olduklarını düşünüyor. Darwin’i doğa biliminden yana güçlü, ama toplum bilimleri bakımından zayıf görüyor. Freud’un antropolojiye psikanaliz tartışmalarını getirmesini önemli buluyor, ama onun da kişiyi toplumdan ayırarak ele aldığını söylüyor. Freud da komün bilimine yöneliyor, cinsel yasakların bilinçaltına bastırılması tespitini yapıyor, ama Kıvılcımlı’ya göre kişiyi toplumdan ve toplumcul gidişten ayırarak ele alıyor. Böyle olunca da sadece kişisel “hastalıklara” odaklanmış oluyor. Kıvılcımlı ise psikanalizin adeta toplumsal bir şekilde yapılması gerektiğini savunuyor. Mesela, tarih öncesi komünde başlayan cinsel yasakların, totem, tabu gibi inançların ortaya çıkarılmasını öneriyor. Çok-tanrıcılıktan tek-tanrıcılığa giden kutsallaştırma sürecinin bir toplumsal psikanaliz gibi bilinçüstüne çıkarılması gerektiğini savunuyor. Bunlar dışında İbn-i Haldun’a büyük bir değer atfediyor. Onu “İslâm’ın Marx’ı” olarak nitelendiriyor. Osmanlı tarihçilerinden Naima ve Kâtip Çelebi’yi de okuyor. Osmanlı çalışmalarında Ömer Lütfi Barkan’dan yararlandığını görüyoruz, ama onun yöntemini de metafizik buluyor. Osmanlı’yı insanlık tarihi içindeki yeriyle değil de tek başına ele almaktan kurtulamadığını öne sürüyor. Genel olarak, dönüp baktığı isimlerde tespit ettiği bütün eksiklikleri tamamlama iddiasında olduğunu söyleyebiliriz.

Kıvılcımlı’nın tarih tezinin temel kavramları neler?

Tarihe bir bütün olarak yaklaşıyor Kıvılcımlı. 19. yüzyıla kadar –tarih dahil– bütün bilimlerin “birikiş bilimi” olduğunu söylüyor. Yani sadece bilgilerin derlenip toparlandığını, bu yapılırken de metafizik bir yol kullanıldığını belirtiyor. Bu, “soyutlaştırma” ve “durultma” dediği iki yöntemle yapılıyor ve kendisi bu yöntemlere karşı. Ona göre “soyutlaştırma” olayların birbirinden bağımsız bir şekilde ele alınması, “durultma” ise olayların sadece belli yönlerini öne çıkarıyor. Genel tarih anlayışında, mesela okullardaki tarih derslerinde bunun yapıldığını belirtiyor; tarih belli dönemlere ayrılıp sanki bu dönemler birbirinden bağımsızmış gibi ele alınıyor. Bunun tarihi anlaşılmaz kıldığını söylüyor. O da herkes gibi bir sınıflandırma yapıyor. Bahsini açmıştık, tarih öncesi dönem ve tarih dönemi ayrımına gidiyor. Tarih öncesi dönemi vahşet ve barbarlık, tarih dönemini ise antik tarih ve modern tarih olarak ayırıyor. Kıvılcımlı’nın asıl odağı antik tarih. Bu aynı zamanda tarihsel devrimlerin de olduğu dönem. Vahşet ve barbarlık dönemlerine çok önem atfediyor, çünkü dini inanışların ya da toplumların geçirdiği dönüşümlerin hepsinin kaynağını bu dönemlerden aldığını söylüyor. Zaten barbarlık kavramı Kıvılcımlı’da oldukça önemli.

Barbarlığın ya da barbarın Kıvılcımlı külliyatında nasıl bir mânâsı var?

Bildiğimiz anlamda, barbarlık olumsuzdur, ama Kıvılcımlı’da öyle değil. Eğer tarihsel devrimden bahsedersek bu kavram daha anlaşılır olacaktır. Antik tarih medeniyetlerin doğduğu, ama barbarların yok olmadığı tarih. Fakat barbarlar bu medeniyetlere akınlarda, saldırılarda bulunuyor. Kıvılcımlı’nın deyimiyle “medeniyetin çökerkenki ışığına ateşe uçan pervaneler gibi uçuyor” ve tarihsel devrim gerçekleştiriyorlar. Yani barbar, tarihi geçit konaklarının vurucu gücü konumunda. Yıkılmakta olan, zaten halihazırda çürümüş medeniyetler Kıvılcımlı’nın “barbar aşısı” diye adlandırdığı şeyle ya yeniden diriliyor ya da yıkılıyor, yerlerini yeni bir uygarlığa bırakıyorlar. Onun tarihsel devrim dediği şey de bu.

Kıvılcımlı’nın barbarlığa bakışı Benjamin’in “olumlu yeni barbarlık” fragmanını getiriyor akla: “Barbarlık mı? Kesinlikle. Olumlu yeni bir barbarlık kavramını öne sürmek istiyoruz. Deneyim yoksulluğu barbarı neye zorlar? Yeniye başlamaya, yeniden başlamaya… Sürekli olan hiçbir şeyi görmez. Ama sırf bu yüzden, baktığı her yerde yollar görür. Her yerde yollar gördüğü için de her zaman bir kavşaktadır. Geleceğin ne getireceği hiçbir zaman bilinemez. Varolanı yıkar, ama yıkım sevdasından değil, içinden yaşam geçtiği için yıkar.” Kıvılcımlı’da da barbar kurucu bir özelliğe sahip…

Barbarın ya varolan medeniyeti dirilişe uğrattığını ya da yeni bir medeniyet kurduğunu söylemiştik. Burada dikkat çeken bir nokta da barbar insanın bunu bilinçsizce yapması. Yani medeniyette sosyal sınıflar diğerini yıkıp bir sosyal devrim gerçekleştiriyorsa bunu bilinçli olarak yapıyor, ama barbar insan adeta medeniyete doğru çekiliyor ve bunu yaparken de her şeyi yakıp yıkıyor. Aslında burada barbarın olumlu anlamıyla olumsuz anlamı birbirini tamamlıyor. Barbarlık yıkıcıdır, önüne geleni yıkıp geçer, ama ona üstünlüğünü veren şey tam da budur. Çünkü bu barbarlık aynı zamanda medeniyetle güreşip onu da yıkan, yerine yenisini kuran bir özelliğe sahiptir.

Kemal Tahir, Nâzım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı, Çankırı Cezaevi, 1940

Kıvılcımlı’daki barbarlığın en çok neye benzediğini düşünecek olursak, İbn-i Haldun’un “bedevi – hadari” ayrımını hatırlamamız gerekir. Onda bedevilik, yani göçebelik, tıpkı Kıvılcımlı’nın barbarlığı gibi tanımlanır, bedeviler sadelik, yüreklilik, sertlik gibi sıfatlarla nitelenir. Hadarilik ise uygarlıktır. Osmanlı tarihçisi Naima da bu ayrımı kabul eder ve devleti kuran her bedevi toplumun giderek medenileşeceğini ve bu süreçte birçok özelliğini kaybedeceğini söyler.

Kıvılcımlı “tarihsel devrim – sosyal devrim” ayrımını nasıl kuruyor? İkisi nasıl ayrışıyor?

Tarihsel devrim medeniyetlerin çöküşü, sosyal devrim ise bir sınıfın diğer bir sınıfı yıkarak onun yerine geçmesidir. Bu ancak modern tarihte gerçekleşir. Tarihsel devrimlerse antik tarihte gerçekleşebilir, çünkü eski ve gerici sosyal sınıfı devirip medeniyeti kuracak, kolektif aksiyon gücünü sağlayacak yeni bir sınıf henüz yoktur. Tarihsel devrimler yeterli birikime ulaşınca modern tarih sosyal devrimlerle ilerleyebilir hale gelmiştir. Yine tarihsel devrimler bilinçsizce meydana gelirken sosyal devrimler bilinçli bir şekilde gerçekleştirilir. Kıvılcımlı antik tarihe odaklandığı için daha çok tarihsel devrimler üzerinde duruyor. Kıvılcımlı’nın tarihsel devrim – sosyal devrim ayrımı Marx-Engels ve Morgan’da önemli bir eksiklik olarak gördüğü hadiseler ve bunu Marksizme bir katkı olarak değerlendiriyor.

Çağlar arası geçişlerde ise üretici güçlere önem veriyor. Dört üretici güç belirliyor: teknik, coğrafya, tarih ve insan. Bunlardan herhangi birine daha çok ya da daha az önem atfetmiyor. Bütün üretici güçlerin insanlık tarihinde kolektif olarak belirleyici olduğunu söylüyor. Bu tarih tezini çeşitli yerlere uyguluyor Kıvılcımlı, Osmanlı’ya, İngiltere’ye, Japonya’ya bakıyor. Dinler tarihine de tarih tezi kapsamında eğiliyor. Yani tarih tezini bir kılavuz gibi kullanıyor, bütün olayları buna göre analiz etmeye çalışıyor.

İnsan Allah’ı yaratmışken nasıl oldu da Allah insanı yaratmış gibi bir düşünce egemen oldu? Dinin şu anki işlevi ne? Tüm bunları anlamamız için de geçmişe bakmak gerektiğini söylüyor Kıvılcımlı. Arkeoloji, antropoloji, dinler tarihiyle bu süreci ortaya çıkarmak ve insanlara anlatmak gerekiyor. Kıvılcımlı’nın bilimsel bakıştan kastı bu.

Tarih tezini Osmanlı’ya uyguladığında nasıl bir sonuca varıyor?

Osmanlı tarihini İlk Osmanlı ve İkinci Osmanlı diye ayırıyor. İlk Osmanlı devletin kuruluşundan, yani 1300’den 1402’ye kadar, Beyazıt’ın Timur’a yenilmesiyle son bulan dönem. İkinci Osmanlı da 1414’le 1520 arasındaki dönem. Osmanlı’yı Gaziler adını verdiği, barbar insan özelliklerini atfettiği kişilerin kurduğunu vurguluyor. Osmanlı kurulurken devletleşme amacı yok, fetihler yoluyla büyüme amacı var ona göre. Fakat daha sonra devletleşme gerçekleşiyor ve beraberinde yozlaşma başlıyor. Aslında Kıvılcımlı’nın barbarlıktan medeniyete geçiş örneği olarak Osmanlı’ya baktığını söyleyebiliriz, özellikle İlk Osmanlı’nın bitişine. Yıldırım Beyazıt’ın yenilgiye uğradığında Gazilerden, yani etrafındaki savaşkan insanlardan destek görmediğine dikkat çekiyor. Çünkü Beyazıt toplu zaferleri kendi kişisel zaferi gibi göstermeye başlamış, zaten bir yozlaşma baş göstermişti. Bu nedenle Timur’u orada bir barbar akını, bir barbar aşısı olarak görüyor. “Eğer Timur Beyazıt’ı yenmese ve Fetret Dönemi başlamasa, Osmanlı İmparatorluğu çok daha çabuk  yıkılırdı” tespitini yapıyor. İkinci Osmanlı dönemi başladığında ise Fatih’le birlikte yine bir canlanma olduğunu, ama yozlaşmanın artık geri dönülemez bir hale geldiğini belirtiyor. Çünkü dirlik sisteminin bozulması beraberinde yozlaşmayı getiriyor. Yani Gazilerle başlayan, devletleşme amacı olmayan dönem, devletleşmeyle beraber yozlaşıp yıkıma gidiyor.

Kıvılcımlı din olgusuna nasıl yaklaşıyor?

Din olgusunu ele alışında Kıvılcımlı’nın psikiyatri mesleği karşımıza çıkıyor. Freud’dan yararlanıyor mesela. Kutsallaştırma sürecinin psikanalizle gün yüzüne çıkarılabileceğini düşünüyor, çünkü komün ve inanışların unutturulmaya çalışıldığını söylüyor. Bunu “büyük sansür” olarak adlandırıyor. Vahşet döneminin, tarih öncesi dönemin insanı yazamıyor, yazısız bir dönem. Yazısız oldukları için de tarihin dışında bırakılıyorlar. İnanışları da öyle. Animizm, totemizm, tabu dediği ilk inanışlar hep komünde gerçekleşen inanışlar. Ona göre, bunları anlamadan bugünkü tek-tanrıcılığı anlamak mümkün değil. Dolayısıyla, o dönemin adeta toplumsal bir psikanalizle ortaya çıkarılması lâzım. Bu noktada Freud’dan çok yararlanıyor. Freud’un özellikle antropolojiye psikanaliz tartışmalarını getirmesini değerli buluyor. Bu bence Kıvılcımlı’yı özgün kılan özelliklerinden biri, özellikle dine bakışında.

İnsan Allah’ı yaratmışken nasıl oldu da Allah insanı yaratmış gibi bir düşünce egemen oldu? Dinin şu anki işlevi ne? Tüm bunları anlamamız gerektiğini, bunun için de geçmişe dönüp bakmak gerektiğini söylüyor Kıvılcımlı. İslâmiyet’i Sümerlerle açıklamaya çalışan yakın dönem çalışmalar da var, ama Kıvılcımlı daha o dönem, “Sümerlerle benzerliklerini koyuyorsun, ama bunun bir anlamı yok, neden böyle olduğunu anlamak lâzım” diyor. Orada da bence ileri bir yaklaşımı var. Tarih öncesinden bahsettik, vahşet dönemi dedik. Dini inanışlar somuttu, insan inandığı şeylere dokunabiliyor, görebiliyordu. Sonra soyutlaşma başladı. Tanrı gökselleşti, insanlardan uzaklaştı. Cennet-cehennem soyutlaştı. Dinin bir işlevi oldu. Bu işlev insanların bilinç süreçlerini zincirledi. Din bu işleviyle insana sosyal, psikolojik, kültürel sınırlar koyuyor. İnsan da bu sürecin esiri haline geliyor. Çünkü kutsallaştırma süreci insandan daha hızlı hareket ediyor ve insan onun peşinden sürüklenirken esir pozisyonuna düşüyor. Bu nedenle arkeoloji, antropoloji, dinler tarihiyle bu süreci ortaya çıkarmak, anlamak ve bunları insanlara anlatmak gerekiyor. Kıvılcımlı’nın bilimsel bakıştan kastı bu esas olarak.

Soldan sağa: Piraye, Kemal Tahir, Fehamet, Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı (Çankırı Cezaevi)

Allah, Peygamber, Kitap’taki metodu dine bilimsel bakışının örneği sanki. Çünkü sûreleri adeta yapısöküme uğratıyor, tek tek hepsini yorumluyor…

Kıvılcımlı Kur’an’a ve diğer dini metinlere hâkim. O yüzden hepsini tek tek açıklayabiliyor. Allah’a atfedilen özelliklerin, Kur’an’da sayılan Allah’ın 99 isminin aslında evrimin özellikleri olduğunu söylüyor. “Muhammed evrimi sezdi, ama isim koyamadı. Çağı o kadarına imkân verdi, o da onu ilahi bir güç olarak, Allah olarak adlandırdı” diyor. Kıvılcımlı’ya göre, Allah’ın isimleri aslında evrime atfedilen özelliklerdir, her şey ona bağlanır. Yani Darwin’e yöneliyor. Kıvılcımlı’nın aileden de gelen üst seviyede dini bilgisi var. Uzun zaman dini ibadetlerini yerine getirdiği söylenir. Kültürel ve geleneksel olarak bunu yaşıyor, yaşatmaya çalışıyor. Yaşadığı toplumun gerçekliklerinden kopuk değil. Bayram kutlamalarına önem vermesi, Eyüp Sultan konuşması gibi örnekler var.

Eyüp Sultan konuşmasını hatırlatır mısınız?

Kıvılcımlı 1951 tevkifatında “komünistlerin kökünün kazındığı” söylemine karşı komünistlerin varolduğunu gösterme amacı da güderek, 1954’te Vatan Partisi’ni kuruyor. Vatan Partisi çok önemli, çünkü Kıvılcımlı partinin toplumu tarih tezi bakımından ele aldığını söylüyor. Bu parti 1957 erken genel seçim öncesinde çeşitli yerlerde mitingler düzenliyor. 15 Eylül 1957’de yapılan Eyüp Mitingi bunlardan biri. Kıvılcımlı miting konuşmasında partinin amaçlarını anlatmaya başladığı sırada ezan okununca dinleyicilerin çoğu namaza gidiyor. O da “Allah kabul etsin” diyerek konuşmasına ara veriyor. Namazdan sonra konuşmasına devam ediyor ve İslâmiyet’in doğuş aşamasındaki devrimci çağından bahsediyor. Medine barbarlarının mülksüz, eşitlikçi, adaletli davranışlarından söz açıyor. Bu konuşma üzerine Kıvılcımlı’ya dini siyasete alet etmekten soruşturma açılıyor, ama konuşma metni incelendiğinde komünizm propagandası yapmaktan yargılanıyor. Kıvılcımlı’nın bu ünlü konuşmasında yine tarih tezi ve onunla bağlantılı olarak din yorumu çerçevesinde bir konuşma yaptığını görebiliyoruz. “İslâmiyet’in ilk ülkücü çağı” olarak adlandırdığı Dört Halife Dönemi’ni anlatıyor. Bu, yeni kurulan İslâm medeniyetinin henüz bozulmamış dönemini temsil ediyor. Daha sonra Emevi hükümdarlığıyla İslâm’ın bezirgân saltanatına dönüştüğünü belirtiyor.

Kürt ağalığının bir halk isyanına önderlik edemeyeceğini söylüyor, “Kürt proletaryası, köylüleri ve aydınları bir olup kendi kaderlerini belirleyecek” yaklaşımını benimsiyor. Özetle, Şeyh Said İsyanı’nda bir halk isyanı nüvesi görüyor, burada partisinden, TKP’den ayrılıyordu.

Tarih tezi ile din yorumu nasıl birbirine bağlanıyor, biraz daha açar mısınız?

Peygamberleri tarihsel devrimler yapan devrimciler olarak görüyor, adeta Marx ve Engels gibi. Çünkü onlar sosyal dönemin peygamberleri bir taraftan. Mesela, peygamberlerin tüccar olmasının tesadüf olmadığını söylüyor, çünkü medeniyetleri gezip görüyorlar. Zaten tüccar oldukları için çağlarının ötesindeler ve bu nedenle peygamber oluyorlar. Muhammed de, İbrahim de öyle ona göre. Fakat Muhammed İbrahim’in yapamadığını yapıyor, tarihsel bir devrim gerçekleştiriyor. Tabii İbrahim’in de yaptığı çok önemli bir şey var: İnsan kurban edilirken hayvan kurban edilmeye başlanıyor. Halkını aşağı barbarlık konağından orta barbarlık konağına taşımayı başarıyor. Kıvılcımlı bu gibi dinsel anlatıların tarihsel gerçeklikler olduğunu söylüyor. Bu yüzden dinsel anlatılara, mitolojilere saçmalıklar olarak bakmıyor asla. Onları değerli birer kaynak olarak görüyor. Tufanları tarihteki barbar akımları olarak yorumluyor mesela.

Yine tarih tezi – din yorumu ilişkisini düşünecek olursak, Muhammed’in tarihsel bir devrimin gerektiği bir dönemde peygamber olarak ortaya çıktığını söylüyor. Çünkü o dönemde Fars ve Bizans imparatorlukları Yakındoğu ana medeniyetlerini boğuyor ve dünya ana ticaret yollarını tıkıyordu. Bunların bir barbar akınına uğraması tarihsel bir gereklilikti. Bizans’a kıyasla hiç barbar aşısına uğramamış Fars İmparatorluğu dolayısıyla ilk hedef oldu. Güneydoğu Hicaz Arapları ile kuzeydoğuda Orta Asya Türkleri bir ittifaka girecek olsalar da Araplar medeniyetleşme yolunda Türklerden bir basamak ileride olduğu için İslâm medeniyetini kuran onlar oldu. Fakat bu medeniyet yozlaştığında barbar aşısını Türkler yaptı Kıvılcımlı’ya göre.

Kıvılcımlı’nın Şeyh Said İsyanı’na bakışında da din yorumunun izlerini görüyor muyuz? O dönem bu konuda partisi TKP’yle fikir ayrılığına düşüyor…

Şeyh Said İsyanı’yla ilgili Yol serisinde yazdıklarını biliyoruz. TKP Orak Çekiç dergisinde irticanın başında Şeyh Said’in değil derebeyliğin olduğunu söyleyip irtica karşısındaki mücadelede halkın hükümetin yanında olduğunu açıkça beyan ederken, Kıvılcımlı Kürt meselesi ve Şeyh Said İsyanı’yla ilgili farklı düşünüyordu. Şeyh Said İsyanı’nın bir halk hareketi olarak başladığını söylüyor. Fakat o da Kürt ağalarıyla Kemalist burjuvazinin işbirliği yaptığını, bu işbirliğiyle halk isyanının bastırıldığını savunuyor. Kürt ağalığının bir halk isyanına önderlik edemeyeceğini söylüyor, “Kürt proletaryası, köylüleri ve aydınları bir olup kendi kaderlerini belirleyecek” yaklaşımını benimsiyor. Özetle, Şeyh Said İsyanı’nda bir halk isyanı nüvesi görüyor, burada partisinden ayrılıyordu. Ama ayrışmaya konu olan daha başka birçok mesele var.

Neler var?

Kıvılcımlı Yol serisini 1930-32 arasında Elâzığ Cezaevi’ndeyken yazıyor ve bunun bir tartışma ortamı yaratmasını istiyor. Fakat umduğu gibi olmuyor. 1930’larda TKP’nin Türkiye’deki merkezi yönetiminin hemen hemen tamamı Doğu Halkları Komünist Üniversitesi’nde eğitim görmüş (KUTV) kadrolara teslim ediliyor, bunun tek istisnası Kıvılcımlı. O, yurtdışına giden bu kadroların tepeden inmeci ve Türkiye gerçeklerinden kopuk bir şekilde hareket etmesini şiddetle eleştiriyor. Mesela İsmail Bilen’in 1929’da aldığı cezayı tamamlar tamamlamaz “sıvıştığını” ve bir daha dönmediğini söylüyor. Üstelik TKP merkez komitesine görülmedik şekilde “tepeden” tayin ediliyor. Yine Zeki Baştımar’ın 1951 tutuklamalarında parti hakkında en çok bilgiyi veren kişi olmasına karşın 1961’de Sovyetler’e geçip TKP Genel Sekreteri olduğunu ve kendisinin bunu bir türlü anlamlandıramadığını belirtiyor. Yurtdışındaki kadroları “ithal kadrolar” olarak adlandırıyor.

Kıvılcımlı’nın din yorumunun güncelliği ne sizce?

Kıvılcımlı’nın bazı pratiklerine bakıldığında, inançlı biri olduğu izlenimine kapılabiliyor insanlar. Bu nedenle dindar çevrelerden de sempati topluyor. Kıvılcımlı’nın bir stratejisi var diyebiliriz. Bir taraftan dine bilimsel yaklaşıp tarih tezi kapsamında dinler tarihini anlatıyor, diğer taraftan gündelik siyaset yaparken, mesela parti mitinginde konuşurken, bunları anlaşılır bir dile tercüme ederek insanlarla iletişim kurmaya çalışıyor. Kıvılcımlı bunu yapınca “dindar” olmuyor. Bu aslında Marksistlerin yöntemi. Lenin de “dini inanışların halkın cahilliğinden kaynaklandığını” söylemenin hem burjuva materyalistlerinin içine düşeceği idealistçe bir yöntem olduğunu, hem de aslında kolaya kaçmak olduğunu söyler. Dinin kökenlerinin anlaşılması ve anlatılması gerekir. Kıvılcımlı komünist ya da ateist olduğunu gizlemiyor, ama din konusunda ortalama bir Müslümandan daha yetkin, daha bilgili. Dini inanışları cahillik olarak görmek ya da dini kaynaklara mit diye bakmak bizi herhangi bir sonuca götürmüyor. İktidarlar dinin ya da tarihsel anlatıların belli kısımlarını ön plana çıkarıyorsa sol buna müdahale etmeli, asıl ön plana çıkarılması gereken yerleri öne çıkarmalı. Bugün iktidar Osmanlı övgüsü yaptığında, “hangi Osmanlı” diye devreye girmek gerekli: İlk Osmanlı’dan, devletsiz, kan kardeşliği temelinde eşit olunan dönemden mi bahsedilecek, yoksa ebedi ve ezeliymiş gibi davranılan, bekası her şeyden üstün tutulan devletli dönemden mi? Burada egemen anlatıyı etkileme gereği ortaya çıkıyor.

Son söz?

Bu çalışmam için insanlar “Kıvılcımlı’yı duyuyorduk, ama bu kadar bilmiyorduk” diyor. Kitabın Kıvılcımlı’ya ilgi gösterilmesine vesile olmasına seviniyorum. Kıvılcımlı nev-i şahsına münhasır bir entelektüel. Geniş bir külliyata sahip. Yazdıklarının hepsine bir kitap ya da bir tez içinde değinebilmek imkânsız. O yüzden Kıvılcımlı’nın ele aldığı meselelerin çeşitli başlıklar altında incelenmesi, üzerinde çalışmalar yapılması gerekiyor. Bu yıl Kıvılcımlı’nın 11 Ekim 1971’deki ölümünün 50. yılı. Bu kitap vesilesiyle bir ilgi oldu, 50. yıl vesilesiyle de olacak. Bu ilginin devamlı olmasını dilerim.

1+1 Express, sayı 177, Eylül-Kasım 2021 

Kaynak: Birartıbir

İlginizi çekebilir