Dünya yıkılıyor, ülke yanıyor da peki üniversiteler ve oradaki öğretim elemanları nerede diye sormadan edemiyor insan. Boğaziçi Üniversitesi’nde 4 Ocak 2021’de “kayyum rektöre” karşı başlatılan direniş, “üniversitelerin özerkliği” talebini de içererek devam ediyor. Onun dışında “yaprak kımıldamıyor/kımıldayamıyor” diyebiliriz. Bu durumun önde gelen nedenlerinden birisi, daha önce üniversitelerde eğilim belirlenerek atanan rektörlerin yerine, 29 Ekim 2016’da yayımlanan 676 sayılı KHK ile birlikte, başvurular arasından doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanması-kayyum rektörlük- uygulanmasına geçilmesidir. İlki 19 Ağustos 2019 tarihinde HDP’li üç büyükşehir belediyesine atananlar gibi, üniversitelere de kayyum atanmaya başlandığı gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Bunları düşünürken, bir yandan da yakın tarihimizde üniversitelerimizde egemen olan popülizmi ve üniversitelilerin “üç maymuna” dönüşümünün önemli nedenlerinden biri olan sonuçlarını da tatsız bir biçimde anımsadık.

Doksanlı yılların sonunda, 29 Avrupa ülkesi, yükseköğretimde, ‘kalite güvencesi sistemi’ne dayalı olarak standardizasyonu sağlayacaklarını, böylece ülkeler arasındaki farklılıkları zaman içerisinde kaldıracaklarını açıkladılar. Bu süreci yürütebilmek, söz konusu hedefe ulaşabilmek için de “Avrupa Yükseköğretim Alanı”nı oluşturduklarını paylaştılar. Avrupa Yüksek Öğretim Alanı zaman içinde Bologna Süreci olarak adlandırılır oldu. Konunun sahipleri tarafından Bologna Süreci’nin, Avrupa’da yükseköğretimin düzenlenmesi amaçlı olduğu ısrarla vurgulanmasına karşın, Alan’ın üniversiteler dışındaki en önemli üyesinin Avrupa Sanayi ve İşverenler Konfederasyonları Birliği (ETUCE) olduğu ve 2005 yılında Avrupa dışındaki ülkelerin de sürece dahil edilmesine karar verildiği biliniyor. Dikkatimizden kaçırmamamız, sorgulandığında görünenin/söylenenin arkasındaki gerçeği ortaya çıkarabilecek yer de tam burası.

Sürecin başından itibaren yayımlanan resmi metinler dikkatlice okunup, sistematik ve bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde, Bologna Süreci’nin açıklanmayan hedefinin; Avrupa’da ABD yükseköğretim pazarına alternatif bir yapılanmanın kurularak, hem yükseköğretimin sistemli bir biçimde piyasaya açılması ve ticarileştirilmesi hem de ucuz emek gücü sağlamak adına, uzmanlaşmış emek gücü göçünü AB ülkelerine yönlendirme çabaları olduğu görülebiliyordu. Ancak, popüler olan, bilimsel bilginin ve tarihsel deneyimlerin önüne geçti. Üniversite içinde “taşın altına elini koyan” öğretim elemanı makbuldü. Tartışan, sorgulayan eleştirel yaklaşan değil! O nedenle de Bologna Süreci’ni önerenler dışında, toplumcu üniversite penceresinden değerlendiren kuramsal çalışma neredeyse hiç yapılmadı, yapılamadı. Az sayıda öğretim elemanı tarafından desteklenmesine karşın, öğrenci eylemlerini de unutmadık.

Bologna Süreci’ne katılım, kapsamdaki ülkelerde, her üniversitenin yönetiminin kendi kararına bırakılmış olmasına ve 2009 yılına kadar ülkemizde de bu biçimiyle uygulanmış olmasına karşın, YÖK, üniversitelerin 2011 yılına kadar Bologna Süreci’ne katılım işlemlerini tamamlamalarını emretti. YÖK’ün konuyla ilgili metinlerin içeriğiyle çelişen bu tutumu dahi öğretim elemanlarının dikkatini çekmedi, uyarıcı olmadı. Rektörlükler de emrin yerine getirilmesi yönünde hummalı bir çalışma ve birbirleriyle rekabet içerisine girdiler. Bu süreç için her bir üniversitede kurulan birimler, yönetimlerin yakın çevrelerinden oluşan kadrolarla dolduruldu. Bunlar da kendi üniversiteleri içinde halka halka genişlediler. Müfredatı, değerlendirme teknikleri ve ders/sınıf geçme sistemini Avrupa’nın istendiği gibi düzenlediler. Söz konusu kadrolardan bazıları da bu işleri özgürlük, demokrasi adına bir kazanım olarak değerlendirmekten geri kalmadı. Hatta sözüm ona solcuların “o zaman kadar ihmal ettikleri”, “eğitim adına birlikte bir şeyler yapabilme” olanağı sunduğu saptamalarına dahi şahit olduk.

Oysa, niyet eden ve okuma yazması olan herkesin okuyup görebileceği gibi, “Avrupa Yükseköğretim Alanı” içerisinde öğrenci ve emek örgütleri yoktur, alınmamıştır. Bologna Süreci ile ilgili yayımlanan belgelerde “her ülkede ulusal durum ve kültürle uyumlu olmak kaydıyla eğitimin kalitesini iş dünyası …… beklentilerine uygun bir şekilde artırmayı …………… amaçlamaktadır” ifadesi, “müşteri ve ürün” olarak tanımladıkları öğrencilerin, yükseköğretimin paydaşı (hissedarı) olarak belirledikleri kapitalistlerin gereksinim ve talepleri doğrultusunda eğitileceklerinin teminatıdır.

O tarihlerde üniversite mezunlarının alanlarının pratiğinden çok farklı yetiştirildikleri, bunun önemli bir ekonomik kayıp olduğu vb. tartışmaları hızla yaygınlaştırıldı. Müfredattan kuramsal dersler çıkartılıp yerine uygulama ve işyerlerinde stajlar kondu. “Fakültatif” eğitimin yerini “teknik” eğitim aldı. Düşünen, sorgulayan değil, söyleneni yapan mühendisler, hekimler vb. yetiştirme süreci resmi politika haline getirildi.

Bir zamanlar tüm şaşasına karşın, artık ne YÖK’ün ne de üniversitelerin yapılanmalarında da web sayfalarında da Bologna Süreci ile ilgili hiçbir şey görünmüyor. Bununla birlikte, hedefine ulaştığı ayan beyan ortada. Günümüzde Bologna Süreci’nin ürünü kadrolar yalnızca işyerlerinde değil, aynı zamanda üniversitelerde. Söyleneni yapmaya hazır bekliyor, söylendiğinde de yapıyorlar. O nedenle üniversitelerin bugünkü sessizliği hiç de rastlantısal değil. Görülmeyen, görülmek istenmeyen hatta bir parçası olunan “tehlikenin” bir sonucu. Bununla birlikte, umudumuzu bütünüyle yitirmediğimizi de söylemeliyiz. Çok az sayıda kalmış olsa da toplumcu üniversitelerin yeşertilmesine kök hücre olabilecek kadroların varlığını hissedebiliyoruz.

Not: 703 sayılı KHK ile rektör atamaları için “profesör olma koşulu”, 9 Temmuz 2018 tarihinde kaldırıldı.

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…