Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ve kimlik sorunu – Nejat Uğraş

Ekonomik kriz hem küresel hem de yerelde kronikleşiyor. Bir ekonomik çıkış ihtimali sadece uzak görünmüyor, aslında çözüm reçetesinin ne olduğunu da kimse bilmiyor. Çözüm olarak ileri sürülen referanslar çoğunlukla eleştirilen sorunlarla malul. En başta da sınıf analizlerinde problem var. Ezber söylemler ve nispeten entelektüel tatmine dayalı fikirler derde deva olmayıp oldukça soyut kalıyor. Daha somut değerlendirmeler yapmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz.

UKM ve köylülük

20’nci yüzyıl’daki ulusal kurtuluş mücadelelerinin neredeyse hepsi orta sınıf öncülüğüne dayanır ve Sovyetler Birliği’nin ideolojik, siyasi, askeri ve lojistik desteği ve yönlendirmesi altındaydılar. Kurtuluş sonrası güçlü simgesel ve siyasal -buna statüye dayalı da denilebilir- sermayeye dayalı elitleşen bir yönetim sınıf ortaya çıkmış, zamanla ekonomik kaynakları da kontrolüne alarak burjuvaziyi  bir şekilde inşa etmişlerdir.

Yaşanan tarih ve neredeyse bütün olgusal örneklerin gösterdiği durum şudur: Ulusal kurtuluş hareketleri yerel etnik birliğe dayalı bir Burjuva Devleti’ne evrilmişlerdir. Fırat Aydınkaya’ya atıfta bulunarak, zaviyeye Fanon- Marx dikotomisi oluşturarak bakmak (Fanon’un kendisi bunu reddederdi herhalde) sonucu değiştirmiyor. Fanon ve maduniyet araştırmalarını referans almanın entelektüel bir çekiciliği vardır şüphesiz. Devamla Kropotkin’e dayanarak köylülükten özgürlük öznesi çıkarmaya kadar varan entelektüel ve pratik tartışmaların ucu Mao’ya kadar uzanır. Ama bu çabaların kendisi olgudaki imkansızlığı spekülatif kuram pratiğinde giderme çabasından başka anlama gelmez çoğu zaman.

Köylülüğün kültürel kimlik unsurlarına bağlılığı ulusal kurtuluş mücadelesinde mobilize olmasında rol oynamıştır. Ancak özgürleşme mücadelesinde bütün geleneksel araçlar, kültürel kodlar ve sosyal ilişkiler köylülük sorununun bir parçasıdır. Söz konusu Kürt sorunu ve Kürtler olduğunda olguların söylemlerle karıştırılması nedense vakayı adiyeden sayılıyor.

Ulusal kurtuluş mücadeleleri özgürlük, eşitlik ve hatta sosyalizm gibi hedeflere yönelik güçlü söylemler geliştirmişlerdir. Bunun moral üstünlük ve verili dünya konjonktürü ile yakın ilişkileri vardır ancak en nihayetinde ulusal kurtuluş sadece ulusal kurtuluştur!… Duruma göre özerklik, federasyon veya ulusal devlet kurulduktan sonra dünya sistemi içinde -ki bu esasen günümüz açısından kapitalizmdir- yerini almaktır. Öte pratik bir anlamı yoktur.

Daha fazla polemiğe mahal vermeden özetle belirteceğimiz o ki, Kürt inkarının resmen anayasal olarak sona erişinden sonra hepimiz kendi ideolojik, sınıfsal ve ütopik kodlarımıza geri çekileceğiz.

Çift değerlilik

Demokratik siyasetin inşası toplumsal muhalefet için oldukça önemli bir noktada duruyor. Bazen aynı şeyleri tekrar etmek siyasal olarak en tutarlı hal olabilir.

Kürt siyasal hareketi çift değerlikli olma probleminin bütün negatif sonuçlarından muzdarip. Çok sevdikleri “denge” kavramı artık sorun olmuş durumda. Dağın aklı ve tarzı, Ankara’nın aklı ve tarzıyla ve bu ikisinin durumu Öcalan’ın yaklaşımıyla uyuşmazlıklar içerisine girebiliyor/giriyor.

Bir de Rojava’nın durumu, Türkiye ile Güney’in durumu, ikisiyle çelişki hatları yaratıyor. Buna bir de İran gündemi girince birilerinin bir yerde attıkları bir adım başka yerlerde olumlu veya olumsuz rezonanslar yaratabiliyor. Bölge aktörleri de bu hatlar üzerinde fazlasıyla oynuyorlar. Hatta ABD ve Rusya bu manipülasyona sıklıkla başvuruyorlar.

Birileri farklı ‘akıl’ların yaratacağı çeşitlilik ve koordinasyonun yararlarından söz edebilir. Mesele şu ki, hiyerarşik ve oldukça merkezi yapılarda durum böyle gerçekleşmiyor. Ada’ya gidiş ve geliş ne kadar sürer bilemiyoruz. Pek yakında yeniden eski ayarlara dönülmesi şaşırtıcı olmayacaktır. O yüzden Kürt siyasal hareketinin  bu imkanı demokratik bir mücadele stratejisi inşa etme konusunda iyi değerlendirmesi gerektiğine inanıyoruz. Buna Gandhici bir içerik kazandırmanın giderek şiddet araçlarının Türkiye sahası açısından bir kenara bırakılması anlamı çıkardığımızı belirtmekten çekinmeyeceğiz. Aslında 2013 Newroz’unda bu bir şekilde ilan edilmişti zaten.

Silahlı mücadele sorunu

Ortadoğu’da IŞİD sonrası süreçte savaşın doğasında küresel düzeyde bir değişim yaşandı. Robot ve bilgisayar teknolojisinde yaşanan muazzam gelişmeler savaş teknolojisini de fena halde etkiledi ve savaş konseptlerini farklılaştırdı. Duyuları artırıp, zenginleştiren araçlar da insan unsurunun savaştaki rolünü ziyadesiyle değiştirdi. Çıplak insan varlığı bazı direnişler gösterebilir ancak artan teknik kapasite karşısında oldukça sınırlı kalıyor.

Eskiden coğrafyayı ve doğayı yaratıcı kullanma ve halk içinde derinlik kazanmayı amaçlayan “uzun süreli halk savaşı” gibi seçenekler, konvansiyonel ordular karşısında kazanmayı sağlayabiliyordu. Ancak sözü edilen teknolojik gelişmeler ve şehirleşmenin doğal seyri, değişen üretim ve tüketim alışkanlıkları ile birlikte, zorunlu göçertmeler de kırsal alanı insansızlaştırıp “balık-su” metaforunu yeniden ele almayı zorunlu kılıyor. Gözetleme kapasitesi de kırsal hareket kabiliyetini oldukça sınırlandırıyor.

Çıplak insanın, teknik artı insan -ki buna Haraway, ‘Siborg’ diyor- karşısında çaresiz kalacağı tartışılıyor. Bu hem evrimle hem de felsefe ile ilgilidir. Ama direniş kavramının da merkezindeki bir sorundur. “İradenin İyimserliği”ni elden bırakmadan silahlı mücadele ve demokratik siyaset arasında baş gösteren üç temel çelişkiden söz edebiliriz.

Bir; öncelikle yeni tekno-militer yöntemler karşısında klasik kırsal gerillacılığı büyük bir kan kaybına uğramıştır.

İki; silahlı mücadele demokratik siyasal mücadele ve stratejisi açısından bir değer çelişkisine neden oluyor ve siyasal söylemi etkisizleştiriyor.

Üç; milliyetçi/totaliter iktidarın kendini konsolide etmesinde aşırı manipülasyona uğratılıyor.

Kanımızca Kürt siyasal çevrelerinin bilinçaltında da demokratik mücadelenin başatlığına dair güçlü örnekler var. Seçim sonrasında yaygınlaşan bir tweet’ten söz edebiliriz: “Afrin’in intikamı İstanbul’da alındı.” Karşılaştırmaya bakar mısınız? Yine “Kürdistan’daki haksızlıklara İstanbul’dan cevap verildi” gibi sosyal medya söylemleri adeta demokratik siyasal mücadelelerin silahlı uygulamalar karşısındaki başatlığına vurgu yapıyordu sanki.

Artık ciddi ciddi bütün tarafların demokratik siyasal mücadeleyi önceleyecek ve bu konuda tavır sahibi olacak bir dönüşümün içerisine girmeleri kaçınılmaz görünüyor. Yoksa her seferinde “yeni taktikler ve yaratıcı pratiklerle dönemin askeri tarzını yaratalım” çağrı ve beyanları bir taktikler ve karşı taktikler oyununu biteviye yeniden kurarak fasit bir döngü oluşturuyor. Bu oyun en iyi ihtimalle bitimsiz bir oyundur. En kötü ihtimalle ise zayıfın daha çok kaybetmesi anlamına gelir.

Bazıları yazılanlara bakarak  “o zaman dükkânı kapatalım” diyerek duruma tepki gösteriyor. Mesele dükkânı kapatmak değildir. Her şeyi yeniden, ciddi ve derinlikli olarak tartışmanın yararından söz ediyoruz.

Hangi çözüm?

Kürt siyasetinin içinde çırpındığı çok değerliliklerden birisi de “çözüm” konusunda yaşanıyor. “Demokratik özerklik, konfederalizm, komünler federasyonu, demokratik siyasal çözüm, Eşme Ruhu” vesaire. Bu adlar kadar parti ve kurum isimleri… “Ekolojik- cins eşitliğine dayalı konfederalizm” vs söylemleri.

Bunları böyle sıralamak bu kavramları ve içeriklerini önemsizleştirmek anlamına gelmez. Bunların her biri bir mücadele ve zaman sorunu olarak önümüzde durmaktadır. Aynı anda hepsini veya birkaçını gerçekleştirmek imkansız olduğu gibi birçoğu küresel hatlar ve ilişkileri gerektirmektedir. Rojava, İran, Irak ve Türkiye için farklı çözüm konseptleri ve zamanları gündeme gelecektir. Kürt siyasal hareketinin en azından şu an Türkiye için çözüm konseptini “problematikleştirmek” gerekiyor.

Demokratik siyasal mücadele kavramlaştırmasının sade ve net bir çözüm önerisi olduğunu düşünüyoruz. Genel başlıklar altında sıralayacak olursak demokratik bir anayasa, kültürel hakların tanınması ve güvence altına alınması, yerel yönetim reformu, I. ve II. kuşak hakların eksiksiz tanınması… İlaveten Avrupa Birliği’ne katılım perspektifi, toplumsal reconciliation (karşılıklı barışma, tanıma) hareketinin örgütlenmesi ve adaletin tesisi çalışmaları ve elbette ki destek mekanizmalarının oluşturulması…

Buradaki esas amaç öncelikle kimlik sorunun çözüme kavuşturulmasıdır. Sonrasında ekonomik, toplumsal, siyasal ve ütopik farklı örgütlenmeler oluşabilir. Bu esasen o günkü tartışmalarla  ilgilidir. Bütün kurumlar bugünden geleceğe göre kendilerini yapılandırma konusunda üst düzey bir hassasiyetle hareket etmek zorundadırlar.

Burada belki yöntem sorununa dair bir şeyler söylemek gerekebilir: Meşruiyet sınırları dahilinde demokratik mücadele araçları ve kolektif kararlılık yöntemin özetidir. Elbette meclis, sokak, uluslararası alanlar karmaşık şekilde değerlendirilir. Bazılarının bu yazılanlara çok kızacaklarının farkındayız. Hemen karşıt güçlerin yapıp ettiklerini sıralayarak “kurbanlık koyun” benzetmesi yapacaklarını da biliyoruz. Bu varsayımsal itiraza cevaben “geç kalma” döngüsünden söz etmek istiyoruz.

Son 40 yılda yaşananlara bakıldığında tekrar  tekrar bu döngüye yakalanmamız bir tesadüf mü? “Keşke daha önce bunları yapsaydık” denilen kaç durum yaşadık? Öcalan’ın savunmaları bunların örnekleriyle doludur. Benzer şekilde gelecek yıllarda “keşke bu demokratik yeniden yapılanmaya daha erken başlasaydık” deneceği şahsi nazarımızda kesindir.

‘Geç olsun sağlam olsun’ tespiti de kesinlikle yanlıştır. Değişimin bu kadar hızlı olduğu dünyamızda basit her gecikme insanları ve hareketleri oyun dışına atma riski taşımaktadır. Arada verilen kayıplar da cabasıdır. Küresel düzeyde belirlenecek aydın ve siyasetçilerin de katılımıyla medya alanlarında bir konferans toplanıp bir tartışma çerçevesi şekillendirilebilir. Kürt Hareketi de bir öneri ve fikir şekillendirme süreci işletip hem çerçeveyi hem öneri ve fikirleri Öcalan’a iletebilir. Ardından oradan gelecek perspektif ve düşüncelerle bir demokratik yapılanma ve işleyiş planlaması oluşturulabilir. Gerisi mücadele sorunudur.

İstanbul seçimi ve HDP

İstanbul seçimlerindeki dalga doğru okunmalıdır. “Bizim oylarımız sonucu belirledi” cümlesi kısmi bir doğrudur. Bunu tekrarlayıp “borç edebiyatı” geliştirmekten çok demokratik mücadele stratejisi açısından sunacakları üzerinde durmak gerekiyor. Kitleler arasındaki bu ilişki ve alışverişler yeni duygu ve fikirler açığa çıkarır, bakılması gereken yerlerden birisi de burasıdır.

Yeri gelmişken Aydınkaya’nın ve Kürt siyasetinin başat aktörlerinin ifadesinde ortak olan bir hususa değinmek gerekiyor. Her ikisi de HDP’yi çok fazla abartmakta, bünyesinde mevcut olmayan işlevlerle donatmaktadırlar. Kabul etmek gerekiyor ki, HDP artık bir orta sınıf hareketidir ve bu işin tabiatı gereği böyle olmaya devam edecektir.

Boockhin, Laclau ve Agemben’den özgür ve eşit bir dünyaya giden bir patika bulamazsınız. Bazı fikirler -soyut kurgular- ve taktik hamleler dışında bir şey de yoktur. HDP ile ilgili yapılan bütün  entelektüel tartışmalar bir anlamda kapitalist yersiz-yurtsuzlaşmalar içerisinde Deleuzyen kopmaya daha yakın bir yerde durmaktadırlar. O yüzden HDP’nin bir orta sınıf hareketi olması ve yoksul/ezilen sınıfları yedeklemesi bu işin doğasında mevcut.

HDP şimdiye kadar ve görünen yakın gelecekte parlamento zemininde devinen temsili bir yapı olacaktır. Temsil siyasetini aşma sorunu bu noktada çok önemlidir. Ama nasıl olacağı hem küresel hem yerel hatlarla büyük tartışma ve mücadeleler gerektiriyor.

Özetle şimdilik düşünmemiz gereken ulusal bir kimlik sorunun çözümüdür ve şimdilik bu çözümün aktörleri kaçınılmaz olarak verili dünya sistemine dahildirler. Sonrası için şimdiyle ilişkili olsa da esasen şimdiden sonra yapıp ettiklerimize bakılacak. Biraz sadeleştirme, biraz cüret ve biraz kendine güven. Hepsi bu.

Hülasa;

Dengeleri, siyaset tarzı, küresel ilişkileri ve ekonomisi her gün değişen, sarsılan bir dünyanın en zor coğrafyasında Kürtler ve diğer tüm halklar adına demokratik siyaset yapma sorumluluğunun ve yakıcı etkisini her geçen gün daha da hissettiğimiz tarihsel bir kavşaktayız. Sıkıntılı, zorlu ve yoğun gelişmelerle dolu bir dönem yaşıyoruz. Zorluk derecesi ne kadar yüksek olursa olsun demokratik toplumu ve siyaseti örgütlemeyi öncelemek ve bunu programatik bir hedefe taşıyarak Kürt sorununu çözüme kavuşturmak artık kaçınılmaz olanı gösteriyor. Bugünkü toplu durum buna hizmet edecek tartışmalara, önerilere ve kararlara zemin sunan muazzam fırsatlar sunuyor. Tarih sizi bu fırsatları değerlendirip değerlendirmediğinizle tartacaktır. Söylediklerinizle değil.

*Yurttaş

Kaynak: Gazete Karınca

İlginizi çekebilir