‘Üçüncü Bahar’ ya da oyunun sonu – Okan Çil

Maylis Besserie’nin ‘Üçüncü Bahar’ kitabı Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, eşinin ölümünün ardından Parkinson hastalığına yakalanan Beckett’ın bakımevinde geçen günlerini anlatıyor.

1982 doğumlu Fransız yazar ve radyo yapımcısı Maylis Besserie’nin kaleme aldığı ‘Üçüncü Bahar’, ünlü yazar Samuel Beckett’in hayatını, dahası son günlerini yarı gerçek yarı kurmaca bir zeminde birleştirerek karşımıza çıkıyor. Everest Yayınları etiketiyle, Hikmet Kazel’in çevirisiyle geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini alan romanın, 11 Mayıs 2020’de Goncourt İlk Roman Ödülü aldığını da söylemek gerek.

‘Üçüncü Bahar’a ve Beckett’in son günlerine geçmeden, ünlü yazarın hayatına kabaca bakmakta fayda var:

13 Nisan 1906’da Dublin’de doğan Beckett, orta halli bir aileye mensuptu. Babası inşaatlarda keşif uzmanı olarak çalışırken, annesi dindar bir hemşireydi. Yaklaşık beş yaşında anaokuluyla başlayan eğitim macerası uzun yıllar boyunca devam ederken, onu bu “sıkıcı” döngüden çıkaran en büyük şeylerin başında kriket geliyordu. Solak bir vurucu olan Beckett, sağlıksız ve cılız biri olmasına rağmen, tahminleri boşa çıkaran bir performansa sahipti.

Fransızca, İngilizce ve İtalyanca eğitimi aldı, mezuniyetinden sonra öğretmenlik yapmaya başladı. Sürekli yazıp, okuyup kendi yolunu aradığı sıralarda ondaki asıl kırılmayı yaratan şey sanıyorum James Joyce oldu. Joyce’la tanıştıktan sonra onunla sürekli fikir alışverişi yaptılar ve Beckett, başta Finnegans Wake olmak üzere pek çok konuda Joyce’a yardımcı oldu.

II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da bulunan Beckett, kuryelik, silah saklama gibi şeylerle direnişe destek olup Nazilere karşı mücadele etti. Hatta bu mücadelesinin sonunda, Fransız Hükümeti tarafından madalyayla ödüllendirildi.

Beckett, pek çok alandan eser üretmiş olsa da onu popülerleştirecek ve Nobel Ödülü’ne doğru götürecek şey, ünlü oyunu ‘Godot’yu Beklerken’ oldu. 1949’da yazılan ve 50’lerin ortalarından itibaren Fransa’da giderek popülerleşen Godot, Beckett tarafından İngilizce’ye çevrildikten sonra Amerika’da da çokça sahne buldu ve iyi eleştirilerle karşılandı.

1969’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Beckett, ödülü almayı reddetti ve bu reddiye tabiri caizse ona daha büyük bir popülerlik sağladı. Tıpkı yazdığı karakterler gibi “uyumsuz” bir yapıdaydı ve alışılmışın dışında kararlarla dikkatleri üzerine çekiyordu.

Eşi Suzanne’ın 17 Temmuz 1989’daki ölümünün ardından Parkinson hastalığına yakalanan Beckett bir bakımevimde tedavi görmeye başladı. ‘Üçüncü Bahar’, işte bu bakımevinde geçen günleri anlatmaktadır.

Üçüncü Bahar, Maylis Besserie, Çevirmen: Hikmet Kazel, 164 syf., Everest Yayınları, 2021.

BECKETT’İ BEKLERKEN

Kuşkusuz Samuel Beckett yaşadı. Kuşkusuz, son günlerini, yarım yüzyıl boyunca sürgünde olduğu Paris’te bulunan, Üçüncü Bahar adındaki bir huzurevinde geçirdi. Ancak bu kitap bir roman. Çalışmamı, biyografik bir dizgiye dayanarak yapmadım. Amacım, gerçek ve kurgusal hikâyelere dayanarak, Beckett’i, eserlerindeki karakterlerden esinlenerek, kendi sonuyla yüzleşen bir karakter haline getirmekti.

Kitabın sonunda bu açıklamayı yapan Besserie, ‘Üçüncü Bahar’ı Suzanne’ın ölümünden hemen sonra, 25 Temmuz 1989’da açıyor. Eşinin ölümünün ardından derin bir yas içinde olan Beckett, bir yandan hastalığıyla bir yandan da yalnızlığıyla başa çıkmaya çalışıyor.

Parkinson hastası olduğu için, en temel günlük hareketleri yapmakta ve ihtiyaçları karşılamakta zorlanıyor. Yemek yerken de yazarken de. Aslında hastalık günlerinde yazabildiği pek söylenemez. Bunu ara ara dillendirip kendisinden “şikayet” ediyor ve odasından mümkün mertebe çıkmıyor.

Sürekli doktor kontrolünde olmasının yanında, her gün yapması gereken belli egzersizler var. Özellikle bacakları çok güçsüz düştüğünden, belirli saatlerde yürüyüş yapması, bu konuda kendini biraz zorlaması gerekiyor. Böylece ruhen çektiği acılara bir de fiziksel acılar ekleniyor. Kitaplarında ve oyunlarında çokça işlediği üzere, dünyanın acı verici, ızdırap dolu bir yer olduğunu bir kez daha deneyimliyor yani.

NOSTALJİK BİR YOLCULUK

Düşenlerdeniz, diye düşünüyorum. Tepetaklak olanlardan. Mobilyaların altında yuvarlananlardan, tepelerin kenarlarından kayanlardan. Düşüşü seviyorum… düşüyorum ve yine düşüyorum. Sürekli diriliyorum. Kendimi yere seriyor ve yeniden başlıyorum. Sağ salim çıktığım binlerce son. Öyle ya da böyle, ölmeyi beceremiyorum.

‘Üçüncü Bahar’, birinci, ikinci ve üçüncü bahar adlı üç bölümden oluşuyor. Her bölümde yavaş yavaş sona yaklaşan bir yazarın derin buhranlarını ve bu buhranlara eşlik eden flashback’leri görüyoruz. Sona doğru ilerlerken, Beckett’in sadece hastalıklı günlerini değil, hayatındaki önemli anları da okuma fırsatı buluyoruz.

Tabii romanın birinci tekilden yazıldığını da düşününce, gerek içinde bulunduğu duruma gerekse de geçmişteki olaylara dair çeşitli yorumlarda bulunuyor Beckett. Pek tabii bu kısımlarda en dikkat çekici yerleri de Joyce’la, tiyatroyla ve oyunların, karakterlerin yaratımıyla alakalı kısımlar oluşturuyor.

Diğer taraftan birinci tekil anlatıma eşlik eden, alt başlık olarak da niteleyebileceğimiz ara bölümler çıkıyor karşımıza. Bu kısımlarda hastane raporları, hemşirelerin gözlemleri, hasta takip formları gibi başlıklar var. Her bir başlık benzer bir dille, son derece resmi ve “duygusuzca” kaleme alınmış. Bu başlıkları okurken Beckett’in adım adım kötüleşmesini takip edebiliyoruz ama aynı zamanda bir hayata iki farklı bakış da atmış oluyoruz. Baktığımız şey aynı olsa da, ona olan yaklaşımlar arasındaki fark, bu tezatlık, romanın genel duygusunu ortaya çıkarmaya yetiyor; tıpkı Beckett’in eserleri gibi.

‘Üçüncü Bahar’, Beckett hayranları için önemli bir nostaljiye sebep olacaktır kuşkusuz. Hem onun son günlerini kurmaca bir âlemden de olsa görebilmek hem de hayatının “gizli” kalmış yanlarına sokulabilmek için okurlara bir kapı aralıyor bu roman.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir