Türkiye’de zorla kaybetmelerin en sert uygulandığı dönem 1993-1996 yılları arasıdır. Kaybedilenler genellikle evlerinden, iş yerlerinden veya kamuya açık alanlardan resmi görevliler tarafından gözaltına alınarak kaybedildi.

Kayıplarını, kalmışsa kemiklerini, eğer varsa mezarlarını arayan Cumartesi Anneleri/İnsanları tam 900 haftadır, yakınları için adalet arıyor.

Türkiye’de zorla kaybetmenin, gözaltında işkence yapılarak öldürülmenin tarihi oldukça eskiye dayanıyor.

Ancak “zorla kaybetmelere” karşı mücadele ise; 12 Mart Gazi Olaylarından dokuz gün sonra gözaltına alınan ve 55 gün sonunda cansız bedeni bulunan Hasan Ocak ile başlıyor.

Ocak’ın cansız bedenine ulaşılmasının ardından 27 Mayıs 1995 günü, gözaltında kaybolan yakınları ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban gidenlerin yakınları Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemi başlattı.

Bu eyleme bir süre ara verilse de 1995’ten bugüne kadar Galatasaray Meydanı’nda devam etti. 700. haftaya gelindiğinde ise; polis Cumartesi Annelerine/İnsanlarına müdahale etti ve Galatasaray Meydanı yasaklandı.

200 haftanın ardından Cumartesi Anneleri/İnsanları bugün yeniden Galatasaray Meydanı’na çıkmak istedi. Polis Cumartesi İnsanlarına müdahale etti ve aralarında İHD Eş Genel Başkanları Eren Keskin ve Öztürk Türkdoğan’ın da olduğu 14 kişiyi gözaltına aldı.

900. hafta dolasıyla “zorla kaybetme nedir”, “Türkiye’deki zorla kaybetmeler” ve bu dosyalardaki “cezasızlığı” derledik.

Zorla kaybetme nedir?

Zorla kaybetme, tarihinde darbeler, etnik çatışmalar ve iç savaşlar olan devletlerin muhalif grupları bastırma ve sindirme amacıyla uyguladığı şiddet yöntemlerinden biri.

Uluslararası insan hakları hukuku, eğer bir kişi “kayıp” ise işkence yapılmış veya öldürülmüş olma ihtimalinin yüksek olduğunu kabul ediyor.

Bir kişinin devlet görevlileri veya devletin görevlendirmesi, desteği veya bilgisi dahilinde üçüncü bir kişi/kişiler tarafından zorla kaçırılmasını veya hapsedilmesini, ardından bu kişinin akıbeti, nerede olduğuna dair bilgileri olduklarını reddetmeleri ve bu şekilde mağdurun hukukun koruması dışında bırakılması halini “zorla kayıp etme” olarak tanımlıyor.

Türkiye’de zorla kaybetmenin tarihi

Türkiye’de devletin insanları zorla kaybetmesinin tarihi Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzansa da, bu suçun çok daha yaygın bir biçimde uygulanışı TSK ile PKK arasında 1984’de başlayan çatışmaların ardından Kürtlere yönelik olmuştur.

Bu suçun en yoğun uygulandığı dönem ise düşük yoğunluklu savaş konseptinin en sert uygulandığı 1993-1996 yılları arası.

Kaybedilenler genellikle evlerinden, iş yerlerinden veya kamuya açık alanlardan tanıkların huzurunda resmi görevliler tarafından gözaltına alınarak ve gözaltına alındıkları açıkça ifade edilerek kaybedildi.

Zorla kaybedilenlerin sayısı

Zorla kaybetme, Kürt toplumu üzerinde büyük bir dehşet yarattı, hem kaybedileni hem de kaybedilenin yakınlarını çok boyutlu, sürekli ve sistematik bir şiddete maruz bıraktı.

Türkiye’de toplam kaç kişinin zorla kaybedildiğine ilişkin kesin ve net bir bilgi yok. Ancak bu alanda çalışmış tüm kurumların listelerini göre; 12 Eylül 1980 darbesinden bugüne toplam kaybedilen kişi sayısı 1352.

Bu kesin olmayan verilere göre 1993 yılında 108 olan zorla kaybedilen kişi sayısı 1994 yılında 532’ye çıkmıştı.

Zorla kaybetmeler ve cezasızlık

Türkiye’de zorla kaybetme pratiklerinin insanlığa karşı suçun tanımını gerçekleştirecek biçimde yaygın ve sistematik bir saldırının bir parçası olarak – Roma Statüsü’ndeki tanımıyla bir “devlet politikası” dahilinde – işlendiği iki dönem söz konusu: 1) 12 Eylül darbesi ve sıkıyönetim rejimi dönemi, ve 2) olağanüstü hal rejiminin yürürlükte olduğu 90’lı yıllar.

Türkiye, insanlığa karşı suç tanımını uluslararası tanımlamalardan bazı farkları olmakla beraber ilk kez 2004 yılında Türk Ceza Kanunu’nun bir parçası olarak kabul etti.

Dolayısıyla, rapora göre Türkiye’de zorla kaybetme suçları, tam da dönemin milli güvenlik siyasetiyle bağlantılı olarak işlendiğine dair mevcut delillerden dolayı TCK’daki insanlık suçu tanımını karşılıyor.

Fakat Türkiye’deki yargılamalarda karşılaşılan temel sorunlardan biri, bu suçlara ilişkin başlatılan az sayıda davada fiillerin insan öldürme ve cürüm işlemek için teşekkül oluşturma gibi adi suçlar olarak nitelendiriliyor.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulun 18 Aralık 1992 tarih ve 47/133 sayılı Kararıyla “Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri” kabul edildi.

Bildirinin kabul edilme gerekçelerinin sıralandığı giriş bölümünde “….farklı düzeylerinde çalışan hükümet görevlileri veya organize gruplar veya hükümetin doğrudan ya da dolaylı rızası desteği ile veya hükümet adına hareket eden kişiler tarafından özgürlüklerinden yoksun bırakılan kişilerin akıbetleri hakkında ya da nerede oldukları hususunda bilgi verilmeden veya özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları kanun dışı ortamları takiben ortadan kaybolmalarından derin endişeler duyarak” birçok ülkede sürekli olarak zorla göz altına alınan, tutuklanan ya da zorla kaçırılan insanların akıbetlerinden haber alınamamasına dikkat çekilmiştir. 19 Maddeden oluşan bu Bildirinin sadece birkaç maddesi şöyledir:

“Madde 1- Zorlanmış ortadan kaybolma insanlığa karşı bir suçtur. BM şartı amaçlarının inkarıdır ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan insan hakları ve temel özgürlükleri ağır ve açık bir ihlali olarak kınanmalıdır ve bu alandaki uluslararası belgeler pekiştirmeli ve daha ileri götürülmelidir.

Zorla kayıp edilme, kişileri kanunun korumasının dışında bırakmakta ve hem kaybolan kişilere hem de ailelerine büyük acılar vermektedir. Uluslararası hukukun güvence altına aldığı kanunu önünde birey olarak tanınma, serbest bırakılma hakkı ve bireyin güvenliği hakkı ile kişinin işkence ve diğer zalimane insanlık dışı ya da küçültücü davranış ve cezanın konusunu oluşturamayacağı hakkının ihlalini oluşturur.

Madde 2- Hiçbir devlet zorla kayıp edilmeyi uygulayamaz, izin veremez ya da hoş göremez. Devletler zorla kayıp edilmeleri önlemek ve ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları ulusal ve uluslararası düzeyde BM ile iş birliği halinde kullanırlar.

Madde 3- Her devlet kendi egemenliği altında bulunan topraklarda zorla kayıp edilmeleri önleyecek ve ortadan kaldıracak etkin, yasal, idari, adli ve diğer tedbirleri alacaktır.

Madde 4- Bütün zorla kayıp edilmelere, ciddiyetleri dikkate alınarak ceza hukukuna göre uygun cezalar verilecektir. Hafifletici şartlar ulusal düzeyde kurbanların canlı olarak verilmesi ya da zorla kayıp edilme olaylarının açığa çıkmasına katkıda bulunabilecek bilgileri gönüllü olarak sağlayan kişilere zorla kayıp edilmelere karışsalar da uygulanabilir.”

Zorla kayıp edilme hukukun üstünlüğü kırar. Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü’ne göre (01.07.2002) herhangi bir sivil nüfusa karşı yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak işlenen “zorla kayıp etme” insanlığa karşı işlenen suç niteliğindedir, bu suçlarda zamanaşımı yoktur.

20.12.2006 tarihinde BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen “Herkesin Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Korunmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme” 06.02.2007 tarihinde imzaya açılmıştır. 23 Aralık 2010’da yürürlüğe giren bu Sözleşmeyi 19 Nisan 2011 itibariyle 88 devlet imzaladı ve 25 devlet taraf oldu.

Sözleşmeye göre: “Hiç kimse zorla kaybedilmeye maruz bırakılamaz. Fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, hangi istisnai koşullar söz konusu olursa olsun, bunlar zorla kaybedilme olayları için gerekçe olarak ileri sürülemez”

“Bu Sözleşme’nin amaçları açısından “zorla kaybedilme” terimi, kişilerin, Devlet adına görev yapan veya Devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması; ardından söz konusu kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin nerede ve ne durumda olduğunu gizlemeleri ve sonuçta kayıp kişinin hukukun koruması dışında kalması durumunu anlatmak amacıyla kullanılır (Madde 2).” Bu Sözleşmeyi imzalayan ve tarafı olan devletin sorumluluğu “zorla kaybedilme” vakalarının sorumlularını etkin biçimde soruşturmak ve yargı önüne çıkarmaktır.

Umarım imzalamıştır ve taraf olmuştur, cehaletten bilmiyoruzdur; imzalaması ve taraf olması gerekirken Türkiye Herkesin Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Korunmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmeyi imzalamadı ve taraf olmadı.

*Bu haberde kaynak olarak Hafıza Merkezi’nden ve bianet arşivinden yararlanılmıştır.

Kaynak: Bianet

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…