Türkiye’de ve bu yeni faşizmin mutlak bir biçimde yerleşmesinin önündeki en büyük engel, ne partiler, ne kurumlar, ne batı; yurttaş kalma inat ve ısrarını sürdürenler.

Gazete Duvar’da Nuray Pehlivan, ihraç edilen barış akademisyeni Prof. Nilgün Toker ile gündem hakkında konuştu. Bu söyleşiyi Özgür Denizli okurları ile paylaşıyoruz.

24 Haziran’daki seçimlerin sonuçlarından umutlu olduğunu ama “Her şey hemen çok güzel olacak” demediğini belirten Prof. Nilgün Toker, “Bu baskın seçime giriyoruz sorusuna ‘yurttaşlık direnci’ kavramını ön plana çıkararak yanıt veriyor: “Ekonomik, sosyal bir takım yönetememe krizlerinin yanı sıra, bence mevcut yönetici erk, karşısındaki bu direnci kırmak için de seçime gidiyor. Bu büyük yurttaş direnci onun mutlak iktidar iddiasını zorluyor. “

Ağırlıklı olarak siyaset felsefesi alanında çalışmalar yapan Prof. Dr. Nilgün Toker’le 24 Haziran seçimlerini ve AK Parti döneminde siyaseti konuştuk. Barış için Akademisyenler bildirisinin imzacılarından olan KHK ile Ege Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Toker, ‘’Bu seçim, mecbur bırakıldığımız ama bir özgürleşme imkanı yakalayarak çıkacağımız bir seçim olabilir” dedikten sonra şunları ekliyor:  “Ama tersi durumda, devlet gücü aracılığıyla yeniden halkın iradesine el konularak mutlak bir iktidarın tesis edileceği bir sonuçta da umudum yok olmaz” diyor.

‘LİDER OTORİTESİNE BAĞLANAN YENİ YÖNETME TARZIYLA KARŞI KARŞIYAYIZ’

Türkiye’nin AK Parti deneyimini ya da AK Parti’nin son on yılını “kamusuz cumhuriyet” ve “kamusuz demokrasi” kavramları üzerinden okuyorsunuz. Bununla tam olarak ne kast ettiğinizi biraz açabilir misiniz?

Aslında Dr. Serdar Tekin’le beraber, “kamusuz cumhuriyet” ve “kamusuz demokrasi” kavramlarını, AKP’nin son on yılını anlamak için değil, Türkiye’nin modernleşme serüvenini kamusal alan kavramı üzerinden okumak için kullanmıştık. AKP’nin son on yılını ve gelinen noktayı anlamak ve açıklamak için İzmir Dayanışma Akademisi’nde, bu kavramsallaştırmayı devam ettirerek “Kamusuz Demokrasinin Sonu” başlıklı bir ders verdik. Bu kavramsallaştırma ile anlamak ve açıklamak istediğimiz şey, Türkiye’nin modern siyasal yapılanmasında devletin eylemlerinin meşruiyet kaynağı olarak yurttaşlar arası bir müzakere alanına ihtiyaç duyulup duyulmadığıydı. Başka deyişle Türkiye’de modern devletin hem başlangıçtaki cumhuriyetçi tutumunda hem de çok partili sisteme geçtikten sonra demokrasiyi tanımlama tarzında, modern cumhuriyetin ve demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olarak tanımlanabilecek olan kamusal alanı, bir toplumsal müzakere alanını açıp açmadığını sorgulamıştık. Aradığımız şey, demokratik meşruiyeti üreten, yani bir yurttaşlık formasyonu altında müzakereye dayalı bir kanaatler dolayımı olarak kamusallığın var olup olmadığıydı. Çünkü bu tür bir kamusallık, rıza üreten ama daha da önemlisi bu rızanın haklılaştırılacağı ilkeleri içermesi gereken bir alandır. Verdiğimiz yanıt, her iki tutumda da yönetme erkinin yurttaşlar topluluğuyla ilişkisinin, yurttaşı siyasal karar öznesi olarak değil, daha çok bir rıza verici olarak gördükleri şeklindeydi. Bu nedenle kamusuz cumhuriyet ve kamusuz demokrasi dedik.

Bu durum, bir modern devletin demokratikleşme imkanı bakımından taşıması gereken bir dinamizme, bir dönüşme dinamizmine, devletin toplumu olmaktan toplumun devleti olmaya doğru dinamik bir dönüşüm şansına Türkiye’de gerçek anlamda hiç sahip olmamamızın nedenidir de. Ancak kamunun iyisinin, yararının ne olduğu konusunda güçlü bir kamusal müzakereye dayanmasa da, bu siyasal serüvenin merkezi kavramı yine de kamunun ortak yararı, çıkarıydı. Yani devlet, belli kırılmalar ve her zaman bir takım “hariç tutulanlar” olsa da, ortaklık ilkesine göre eyliyordu. Bunu otoriter, kısıtlayıcı, sınırlandırıcı da olsa her zaman anayasacı bir devlet olma çabasından da okuyabiliriz.

İşte AKP iktidarıyla, özellikle 2007 referandumuyla birlikte ortaya çıkan yeni durum, bu ortaklık ilkesine dayalı yönetsel eylemliliğin terk edilmesidir. Bu, aynı zamanda anayasacılığın da terk edilmesidir ve kamusal müzakere alanının tümüyle kapatılarak toplumun bir yurttaşlar bağıntısı olarak değil, aralarında iktidar hiyerarşisi de kurulmaya başlayan, birbirleriyle muhataplık ilişkisi kopmuş/kopartılmış olan topluluklar toplamı olarak görülmeye de başlamasıdır. Üstelik bu “yeni” durum ülkede 12 Eylül sonrası verilen hak mücadeleleriyle birlikte siyasal alanın genişlemeye başladığı, dolayısıyla özgür kamusal müzakere ortamının yükselme imkanının doğduğu zamanlarda tam da bu özgür alana yapılan bir müdahale olarak ortaya çıktığı için devletin en “şiddetli” belirleyici güç olmasına da yol açan bir sürece soktu ülkeyi.

Serdar’la birlikte “Kamusuz Demokrasinin Sonu” olarak adlandırdığımız bu “yeni” durumu şöyle özetleyeyim: AKP plebisiter bir rıza üretimi yoluyla demokratik meşruiyet arayışını, yani rızanın haklı çıkarıldığı ortaklık ilkesine dayalı paylaşılır akılsal ilkeleri popülist bir tarzda iptal ederek, tümüyle sosyolojik bir rıza üretiminin yol açacağı bir tahakküm sistemini yerleştirmeye başladı. Artık çoklu, farklılıkları eşit muhatap kabul eden, müzakereye dayalı bir kanaatler dolayım alanı değil, belli toplumsal ilgilerin diğerleri üzerinde hegemonya oluşturacağı tarzda çoğunlukçu bir meşruiyet arayışı merkeze yerleşti. Böylece modern bir devletin olmazsa olmaz iki niteliği, toplumun üyelerinin sınırlandırılmış ya da kısıtlanmış bile olsa hak taşıyıcısı olarak tarif edildiği yurttaşlık ve bu yurttaşlarının haklarını teminat altına alan ama aynı zamanda devletin eylemlerinin de çerçevesini çizen ortaklık ilkesine dayalı bir anayasa fiilen ortadan kalktı.

‘YENİ BİR YÜRÜTME TARZIYLA KARŞI KARŞIYAYIZ’

Yani bu süreçte anayasal etkinliğin dolaylı olarak ortadan kalktığını, devletin yurttaşlara uyguladığı hak ihlallerini meşru hale getirdiğini söyleyebiliriz…

Bu toplumda yaşayanların yurttaş olmaktan çıkarılması, yani eylemlerini sahip oldukları haklar nedeniyle kendileri belirleme gücüne sahip kişi olmaktan çıkarılması bir anlamda ortada olanın modern bir toplumsallığın ilgası demek olduğu anlamına da gelebilir. Yaşama hakkının ve modern siyasallık içinde onun ifadesi olarak mülkiyet ve çalışma hakkının, toplumun bir kısmı için artık hak olmadığı bir ülke, aslında içinde kendi vatanında vatansız bırakılanları içeren bir devlet modern olma sıfatını artık sadece şiddet tekeli olmak bakımından taşıyabilirdi ama bir KHK ile devletin “düşmanlarına” sokakta uygulanacak şiddet de cezasız bırakıldığında bu vasıf bile tartışmalı hale gelir.

Sonuçta gelinen noktada, gelenek, din, milliyetçilik gibi aidiyet yapılarının mobilizasyonuyla sağlanan bir sosyolojik meşruiyete dayalı, tüm yasal, kurumsal yapıları aşındıran, suiistimal eden ve hegemonik bir toplumsal ilgiyi temsil eden bir lider otoritesine bağlanan bir yeni yönetme tarzıyla karşı karşıyayız. Umarım Türkiye’nin modernlik serüveni, demokrasi imkanını tümüyle ortadan kaldıran bu tarzla son bulmaz.

SADAKAT VE BİAT İDEOLOJİYLE YÜRÜTÜLEN MİNNET EKONOMİSİ

Dünyada genel olarak muhafazakarlığın/sağın yükselişi söz konusu. Amerika’da Trump’ın, Macaristan’da Orban’ın, Rusya’da Putin’in seçilmesi gibi… Sizce bu eğilimin yapısal nedenleri nedir?

Bir itirazla başlayayım. Ben buna muhafazakarlığın yükselişi demem. Önüne yeni eklenen bu muhafazakarlık, muhafazakarlık değil. Modern bir dünya görüşü olarak muhafazakarlık, geçmiş, şimdi ve gelecek bağıntısında düşünür. En önemli itirazı kopuşa dayalı modern devlet tezlerinedir ve iddiası varlık ilkesini tarihten, gelenekten almayan ama bu tarihi geleceğe taşıyamayan bir devletin dinamizmini kaybetmiş, statik bir devlet olacağıdır. Bu nedenle muhafazakarlığın ayırt edici özelliği, toplumsal biraradalığı, sadece tanımını anayasadan ve mevcut devletten alan bir biraradalık olarak değil, ortak değerlerin paylaşılması olarak görmesidir. Bu nedenle siyasal olanın dayanağını toplumun ortak değerler sisteminde, bir tür ortak ahlak diyebileceğimiz bir yerde görür.

Şu anda dünyada yükselen şey, dünyaya ve insana dair bu türden bütüncül bir bakış açısı değil, en kötü formunda bir sağcılık. İnsanlar arası ilişkiyi paylaşılabilirlik, ortaklık tesis eden ilkelerden hareketle değil tam tersine ayrım üreten zeminlerde düşünen, bu nedenle sonuna kadar ayrımcı bir tutumdur sağcılık. Yani hiçbir paylaşılabilir değere dayanmayan, siyasal, toplumsal ve hatta özel alanı bir gücün kendisini cisimleştirdiği alanlar olarak gören, bu nedenle örneğin kadını, çocuğu nesneleştiren bir güç ideolojisini kastediyorum.

Bu sağcılığın kapitalizmin içine girdiği yeni durumun bir sonucu olduğu açık. Emeğin tümüyle görünmez kılındığı, insanın üretici güç olmaktan çıkarılıp tümüyle bir tüketiciye indirgendiği, sosyal ve ekonomik alanda “ortak çıkar” fikrinin terk edildiği, dolayısıyla insanlar arası her türlü ortak bağın da çözüldüğü bir neo-liberal saldırının sonucu bu sağcılık. Kurucu, dönüştürücü bir etkinlik öznesi olmaktan çıkan, birbirleriyle hiçbir iradi ortaklık kuramayacak çıkar odaklarına indirgenen insanları bir arada tutacak olan şey artık sadece güçtür ve bu insanlar varlıklarını bu güce bağlanarak sürdürebilirler.
Böylece artık yasal ve kurumsal koruma mekanizmaları da tümüyle ortadan kalktığından, Türkiye’de en şiddetlilerinden birisini gördüğümüz tarzda, bir sadakat ve biat ideolojiyle yürütülen bir minnet ekonomisi hüküm sürmeye başlar.

FAŞİZMİN ÖNÜNE DE BİR ‘’YENİ’’ KOYMAK GEREKİYOR

Peki, bu yapısal nedenler Türkiye siyasetiyle nasıl eklemleniyor? Erdoğan’ı aynı zamanda bu yeni otoriteryanizmin Türkiye tezahürü olarak mı görmeliyiz?

Türkiye’de artık bu yeni sağcılığın yükselişinden değil hükümranlığından bahsetmek gerek. Aslında önüne yeni eklediğiniz otoriteryanizm de daha öncekilere benzemiyor. Çünkü otoriteryanizm sonuçta bir yapıdır; yapı olduğu için de hukuku, tanımı, belirlenimleri vardır. Otoriteryanizm toplumsal varlığı hak öznesi olmaktan çıkarmaz, sadece hakları sınırlandırır, daraltır. Oysa ülkede mevcut rejim, insanı hak özneliğinden çıkaran ve belirsizlik üreten bir yönetme tarzı ve aslında her şeyin mümkün olduğu bu rejimin teorideki adı faşizmdir. Yine de galiba faşizmin önüne de bir “yeni” koymak gerekiyor.

Kimin neyi yapabileceğinin tam bir keyfilik içinde bir güç tarafından geçici olarak belirlendiği, haklarınızla değil içinde bulunduğunuz ayrıcalıklandırılmış ya da cezalandırılmış gruplarla tanımlandığınız bu hal, Türkiye’nin olağanlaşan olağanüstü hali. Bu da benim sağcılık dediğim şeyin neredeyse tam vücut bulmuş hali. Her türlü farklılığa düşman, sürekli nefret söylemi üreten bir tahakküm siyaseti.

‘TÜRKİYE TOPLUMU BİR ARADA DURMUYOR’

Son yıllarda sık sık Türkiye toplumunun toplum olma vasfını yitirdiğinden söz ediliyor. Türkiye toplumu geçmişte ortak değerlere sahip politik bir toplumdu da bugün AK Parti iktidarı ile birlikte mi bu çözüldü? Ya da Türkiye toplumunu bir arada tutan şeyin ne olduğu konusu bakımından geçmişten bugüne ne değişti? Bir şey değişti mi?

Bu söylediklerimin açık sonucu şudur: Türkiye toplumu bir arada durmuyor, bir ortak yaşamı paylaşmıyor, bir arada tutuluyor. Kimisi ayrıcalıklandırılarak, kimisi cezalandırılarak, kimisi kapatılarak, hikmetinden sual olunamaz bir güç aracılığıyla bir arada tutuluyor. Bu, ortada modern politik bir toplumun olmadığı anlamına gelir.

Ancak bugünü böyle tarif etmek, Türkiye’nin modern tarihinin hiçbir döneminde toplum olmadığı ya da bir toplum olma imkanı taşımadığı anlamına gelmez. Geçmişte de toplum olmak bakımından belli problemler taşıyordu Türkiye ama her koşulda bir ortaklık ilkesi vardı. Çünkü aynılaştırıcı, asimile edici ve bu nedenle baskıcı da olsa yurttaşlık tanımı vardı. Yurttaş olmak kendi eylemini taşıdığın hakları gerçekleştirmek bakımından özgür eylem olarak tarif etmemize imkan veren ama daha da önemlisi bu tanım içinde güçlenmemizi, özgürlük alanımızı genişletmemizi de mümkün kılacak bir dayanaktır. Üstelik unutmayalım, yurttaşlık alanının genişlemesi, özellikle emekçi hakları mücadelelerinin, sol/sosyalist eşitlik siyasetlerinin, kadınlar, lgbt-i bireylerin ve başkalarının farklılıkların eşitliği mücadelesinin ve önemlisi cumhuriyetin aynılaştırıcı, asimile edici yurttaş kimliğini karşı demokratik bir yurttaşlık mücadelesi veren Kürt siyasal hareketinin katkısıyla olmuştur. Yine de tüm bu mücadelelere zemin oluşturacak bir yurttaş tanımı ve hak taşıyıcılığının modern devletin kendisinden vazgeçilemeyecek kazanımlarından birisi olduğu açıktır. Bunun kaybı, iradesizleşmektir ki bir tahakküm sisteminin sürdürülebilirliği bu iradesizleştirilmiş insan yığınının ne kadar çok olduğuna bağlıdır.

AKP iktidarının cumhuriyetin tüm kazanımlarını da ortadan kaldıracak bir dönemecinde Gezi ile birlikte başlayan ve bence ondan sonra siyasal alanın birazcık açıldığı her an kendisini tekrar tekrar açığa vuran şey, işte bu kendisinden vazgeçtiğimizde iradesizleştiğimiz yurttaş olma, haklara sahip olma inadı, ısrarıdır. Gezi yurttaşlık onurunun parladığı andı. Ama bence bu onurdan vazgeçmeyen niceliksel olarak çok ama önemlisi bu yurttaş kalma ısrarının işaret ettiği dönüştürücü dil nedeniyle niteliksel olarak da güçlü bir toplumsal kesim var. Bu kesim, örneğin tümüyle siyasal kontrol aygıtı haline gelen yargı mekanizması içinde hukuksuz suçlamalarla, yasanın hüküm sürmediği mahkemelerde yargılanan barış İçin akademisyenler, kendilerine haklara sahip olmayan bir nesne muamelesi yapan iddianamelere karşı bir hak taşıyıcısı olarak konuşuyorlar. Ya da metroda kıyafeti nedeniyle uğradığı saldırı cezasız bırakılan kadın, istediği gibi giyinme hakkının gasp edilmesine karşı mücadele veriyor. Kısaca iktidarın onu tanımladığı şekliyle değil, modern demokratik bir ülkede taşıması gerektiğini düşündüğü niteliklerle eylemini gerçekleştirmeye çalışan bir yurttaşlar topluluğu da var Türkiye’de ve bu yeni faşizmin mutlak bir biçimde yerleşmesinin önündeki en büyük engel, ne partiler, ne kurumlar, ne batı; yurttaş kalma inat ve ısrarını sürdürenler.

Kaynak: Gazete Duvar

İlginizi çekebilir