Türkiye’de feminist bir kadın üniversitesi mümkün mü? -Çiğdem Öztürk

ABD’nin en önemli yedi kadın üniversitesinin oluşturduğu Seven Sisters’ın ilk halkası ve 2014’ten bu yana cinsiyetsiz kampüs ilkesini benimseyen Mount Holyoke Üniversitesi’nden Elif Babül’le kadın üniversitelerini konuştuk


Türkiye’deki kadın hareketi erkekler tarafından şiddet gören ve öldürülen kadınların çetelesini tutup İstanbul Sözleşmesi için mücadele verirken, 2019 Temmuz’unda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sadece kadınların kabul edileceği üniversitelerden bahsediyordu. G-20 Zirvesi nedeniyle gittiği Japonya’da Mukogawa Kadın Üniversitesi’nin kendisine fahri doktora verdiği sırada, “Kadın üniversitelerini incelemek suretiyle ülkemde de bunun adımını atacağız” dedi. Japonya’daki toplumsal cinsiyet eşitliğine dair küçük bir internet araştırması yapılırsa karşılaşılacak ilk veri şöyle: 2018’de Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nun açıkladığı 2018 Dünya Cinsiyet Uçurumu Raporu’na dahil 149 ülke içinde Japonya 110’uncu sırada yer alıyor. Türkiye ise bu raporda 130. sırada.

2021’in ilk günlerinde Türkiye’deki üniversite eğitiminin niteliği, KHK ile ya da başka şekillerde akademiden uzaklaştırılan öğretim üyeleri, mahalle aralarında ya da otoban kenarlarında sürekli açılıp duran, verdiği eğitime dair haklı şüpheler uyandıran yeni özel üniversiteler odadaki fil gibi dururken, birkaç üniversiteyle beraber Boğaziçi Üniversitesi’ne de kayyum rektör atanması öğrenci cephesinde büyük dalgalanma yarattı. Bu dalgalanma durulmadan 2021 yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı adlı belgede kadın üniversitelerinin kurulacağı ilan edildi.

2019 sonunda apar topar Bahçeşehir Üniversitesi nezaretinde kurulan Hatay merkezli Kadın Üniversitesi ve Eğitim Vakfı adlı yapıdan çıt çıkmadı. Elimizde kadın üniversitelerinin neye benzeyeceğine dair herhangi bir rapor, belge yok. Ama AKP’nin bugüne kadar kadınlara yönelik baskı, sindirme politikasının izlerini takip edersek nereye varacağımız açık. Elimizdeki tek somut bilgi bu üniversitelerin Japonya’daki kadın üniversitelerine benzeyeceği. Japonya’da kadınların akademik hayattaki yerine bakınca da karşımıza 2018 sonlarında patlak veren bir skandal çıkıyor: Japonya’da tıp fakültesi giriş sınavlarında kadın adayların puanları yıllarca sistematik şekilde üniversitelerin inisiyatifiyle düşürüldü, bu okullarda okumaları ve doktor olmaları engellendi.

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan G-20 Zirvesi nedeniyle gittiği Japonya’da Mukogawa Kadın Üniversitesi’nin kendisine fahri doktora verdiği sırada, “Kadın üniversitelerini incelemek suretiyle ülkemde de bunun adımını atacağız” dedi.

 

Türkiye’deki üniversitelerin kadın örgütlerince başlatılan “Kadın Üniversitesi İstemiyoruz” kampanyası net bir tavra sahip: “Bizleri “makbul kadın” sınırlarına hapsetmeye çalışanlara karşı cevabımız net. Kadın üniversitesi istemiyoruz!” diyorlar.

Dünyada kadın üniversitesi bulunan ülkeler arasında ABD, Kanada, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, İran, Sudan, Sudi Arabistan, İngiltere, İskoçya ve Zimbabve yer alıyor. Bu üniversiteler bugün birbirinden farklı toplumsal cinsiyet eşitliği ilkelerine sahip olsa da, kuruluşlarının temelinde erkek egemen düzenin kadınların üniversite eğitimi hakkını engellemesi yatıyor. Kadın üniversiteleri arasında ABD’dekiler farklı bir üne sahip. Ancak iki yüz yıl süren bir mücadelenin ardından bugün mezunları arasından feministlerin de çıktığı kurumlara dönüşmüşler. ABD’de 1960’lı yıllarda 300’e yaklaşan kadın üniversitesi sayısı bugün 34’e düşmüş durumda. Hatta ABD’nin en önemli yedi kadın üniversitesinin oluşturduğu Seven Sisters içinden ikisi karma eğitime geçti. Seven Sisters’ın ilk halkası ve 2014’ten bu yana cinsiyetsiz kampüs ilkesini benimseyen Mount Holyoke Üniversitesi’nden Elif Babül’le konuştuk.

Babül, 2012 yılından bu yana Mount Holyoke Antropoloji Bölümünde öğretim üyesi. Türkiye’de insan hakları, yurttaşlık, aidiyet, toplumsal cinsiyet ve milliyetçilik üzerine çalışıyor, ayrıca 2017’de Stanford Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan “Bureaucratic Intimacies: Translating Human Rights in Turkey” (Bürokratik Yakınlıklar: Türkiye’de İnsan Haklarını Tercüme Etmek) adlı bir kitabı bulunuyor.

 

Elif Babül

*Neden sadece kadınların gittiği bir okula ihtiyaç duyulmuş? Mount Holyoke nasıl kurulmuş?Mount Holyoke 1837’de, aslında bir kadın ilahiyat okulu olarak kuruluyor. Kurucusu eğitimci Mary Lyon bir kimyager, aynı zamanda dindar püriten bir kadın. Kendisi de vaazlar veriyor. Bu okulu da daha çok eğitimci yetiştirmek, dünyayı değiştirecek kadınlar eğitmek saikiyle kuruyor. Başta dindar bir ortam var, ama o zamana kadar kadın okullarında pek olmayan şekilde fen dersleri de veriyor kadınlara. Öğrenciler de hem okuyor, hem okulun işlerini görüyor. O günlerde kadın okullarında sadece ayrıcalıklı zengin ailelerin kızları eğitim alıyor, ama Mary Lyon yoksul ailelerin kızlarını da okula kabul ediyor. 1893’te ilahiyat okulu vasfı değişiyor, Mount Holyoke College oluyor. Bu tip kolejlerin üniversiteden farkı daha ziyade sadece lisans eğitimi vermesi, küçük olması, az sayıda öğrencisi ve öğretim üyesi bulunması. Yani Ankara Üniversitesi gibi değil, Boğaziçi gibi. Kadın üniversiteleri de böyle, büyük üniversiteler değiller. Mary Lyon kimsenin gitmediği yerlere gidin, kimsenin yapmadığı şeyleri yapın, diye salık vermiş, kadınlara öncü olmalarını öğütlemiş. Tarihine baktığımızda Mount Holyoke mezunu kadınların misyoner olarak bir sürü yere gittiğini görüyoruz. Anadolu’ya da geliyorlar, Bitlis’te de bu okuldan mezun iki kardeş bir ilahiyat okulu kuruyor, çoğunlukla Ermeni ailelerin kızları gidiyor bu okula. Tam da soykırım sırasında oluyor bu. Kız kardeşler, elçiliğe olan bitenle ilgili mektuplar gönderiyor. Bu yüzden bizim okulun arşivinde soykırımla ilgili ciddi materyal var. Soykırım üzerine çalışmak isteyenler de okulun arşivine geliyor.

*Okul o yıllardan bu yıllara nasıl öğrenciler yetiştirmiş? Bugün nasıl öğrenciler yetiştiriyor?

Misyoner yetiştirmekte hizmet mantığı da var, bu kadınları hizmet veren, insani yardım yapan, aynı zamanda da eğitimci, dönüştürücü kişiler olsunlar diye yetiştiriyor. Öğrenci profili konjonktüre göre değişmeye başlıyor. İlk başta sadece Amerikalı, beyaz, Hristiyan öğrenciler okula alınırken 1883’te köleliğin kaldırılmasından 20 seneden az süre sonra ilk siyah öğrenci Hortense Parker okuldan mezun oluyor, şimdi onun günü kutlanıyor. Ondan daha önce yerli Amerikalı öğrenciler geliyor. İlk uluslararası öğrencisi bir Japon. Sonra tabii profil eşitlenmeye başlıyor. 60’larda ABD’de genel olarak siyasi aktivitelerin artmasıyla Mount Holyoke çok hareketli bir kampüs haline geliyor, eski okul gazetelerine bakınca rektörlük işgali var, Afro-Amerikan Yurttaşlık Hakları Hareketi, eşitlik talepleri okulda hep karşılığını buluyor. Feminist hareket güçlü bir şekilde kampüste yerleşiyor. Sonra kampüs siyasi olarak da özgürlükçü, feminist, toplumsal adalet alanında ilerici bir yere oturmaya başlıyor. Önemli mezunlar arasında Amerikan şiirini değiştiren Emily Dickinson var mesela. Aslında okula sadece iki sene gelmiş ve ortamı fazla dindar bulup ayrılmış ama okul onu sahipleniyor. ABD’de bir kabineye atanan ilk kadın bakan Francis Perkins var. Apgar Testi’nin mucidi Virginia Apgar, Siyah feminizmin öncülerinden, sosyalist, lezbiyen ’69 mezunu Barbara Smith var. Bir de çok bayılmadığımız Trump kabinesindeki Ulaştırma Bakanı var.

 

Mount Holyoke Üniversitesi öğrencileri 1916’da kadınların oy hakkı için protestolar düzenlemiş. Ayrıca ırkçılık, #Metoo hareketi de kampüste karşılığını buldu.

 

*Burası bir kadın okulu olduğu için muhafazakâr Müslüman ailelerin tercihi de oluyor mu?

Tabii. Mount Holyoke’ta öğrencilerin yüzde 25’i uluslararası. Bu öğrenciler burslu değil, okul için bir gelir kapısı da sayılıyor uluslararası öğrenciler. Mesela en fazla öğrenci Çin’den geliyor. Pakistan, Hindistan, Türkiye’den gelen öğrenciler de var. Yurtdışından gelen öğrencilerimizin bir kısmı korunaklı ortam diye buraya gönderiliyor. Zengin muhafazakâr, zengin korumacı ailelerin çocukları. Fakat sosyoekonomik açıdan çeşitlilik var, okul öğrencilere yardım da yapıyor, çalışmak için bir sürü pozisyon var. Çoğu da çalışıyor. Ben okula 2012’de girdim, okulda çalışmayan öğrencim hiç olmadı. Ayrıca 2014’ten itibaren “gender inclusive art college” olduk, yani trans öğrencilerimiz de var. Biyolojik cinsiyeti kadın olanlar da kendini kadın olarak tanımlayanlar da okula girebiliyor. Trans erkek öğrencim de oldu mesela. Cis kadınlar, aromantikler, lezbiyenler her türlü cinsel yönelimden öğrenci var.

*ABD’deki kadın üniversitelerinin sayısı 1960’larda 281 iken 2018 yılı itibarıyla 34’e düştü. Kadın üniversiteleri neden kapanıyor ya da karma eğitime geçiyor?

Bu okulların çoğu ekonomik nedenlerle karma eğitime geçiyor, daha çok öğrenci almak için. Özel üniversiteler finansal olarak kendilerini devam ettirebilmek zorunda. Kadınları izole etme politikasını bırakalım diye değil, daha çok öğrenci almak için yapıyorlar bunu. Mount Holyoke’ta da bu tartışmalar var, ama akademik kadro, ağırlıklı olarak feminist sebeplerle bu fikre karşı çıkıyor. Zaten Trump’ın seçilmesinden sonra kadın hareketinin Amerika’da güçlenmesiyle, pembe bereliler, #Metoo gibi hareketlere paralel olarak kadın üniversitelerine başvurular artmaya başladı. Daha feminist ve kadınları güçlendiren ortamlar olduğu için başvuru sayılarımız arttı.

*Kampüsteki ortamı tarif edebilir misiniz?

Burası eski ve çok güzel bir okul, etrafta hep kadınlar var. Bu eyalette “beş kolej” denen bir sistem var, birbirlerine aşağı yukarı yirmi dakika uzaklıkta beş okul var, bunlar arasında bizimkiyle beraber Smith College da meşhur bir kadın üniversitesi. Bu okulların öğrencileri diğer beş okuldan ders alabiliyor. Yani kampüste başka okullardan gelen erkekler de oluyor. Ben antropoloğum, öğrettiğim meseleler sosyal konular, fakat bu okulda bu konuları tartışırken toplumsal cinsiyeti ayrı olarak anlatmanız gerekmiyor. Tartışmalar derine inebiliyor, ataerki inanılmaz derece eleştiriliyor derslerde. Tabii bütün öğrenciler ilerici değil, muhafazakâr öğrenciler de var ama erkeklerin kaşlarını kaldırarak lafı kesmeleriyle aynı olmuyor sınıf atmosferi. Verimli, radikal tartışmalar yapabiliyorsunuz.

*Akademik kadro sadece kadınlardan mı oluşuyor?

Hayır, karma bir yapısı var. İlk yıllarda sadece kadınlar varmış, sonra erkek alınmaya başlamış üniversiteye dönüştükten sonra. O dönemde rektörler hep erkek olmuş, cinsiyet eşitsizliği uzun süre devam etse de sonra bu değişmeye başlamış. Özellikle fen bilimlerine kadın hocalar alınmış. Fakat bu okulda tamamen erkek hocalardan oluşan bir bölüm bulamazsınız. Okul yapısal olarak erkek ağırlıklı disiplinleri kadınlara açabilmeye çalışıyor. Mesela bilgisayar mühendisliği bölümü diğer kadın üniversiteleriyle koalisyon içinde kadınların temsilinin az olduğu alanlarda güçlendirmeye çalışıyor.

*Türkiye’de kurulacak kadın üniversitelerinin bu anlattığınız yapıya ne kadar yaklaşabileceğini düşünüyorsunuz? Toplumsal cinsiyet eşitliği açısından alt sıralarda olan Japonya’daki üniversiteler örnek alınarak kurulacak buradaki kadın üniversiteleri.

Türkiye’nin örnek aldığı Japonya modelini bilmiyorum. Tarih içinde bu kurumlar oldukları gibi kalmıyor. Değişimleri konjonktürel oluyor. Türkiye’de de örneklerimiz var. Kız Enstitüleri var, Köy Enstitüleri var. Bunlar belli saiklerle kurulmuş kurumlar, tarihsel gelişim içinde kurumların üreteceği sonuçların kontrol edilemediğini görüyorsunuz. Kız Enstitüleri kadınları iyi anneler olarak yetiştirelim diye kurulmuş olabilir, ama kurucularının çok da fazla öngörmediği birtakım sonuçları oldu. Kadın üniversitelerinde hocalar kim olacak, müfredat nasıl olacak, ne gibi dersler verilecek, rektör olarak kim atanacak başına, mezunlarına nasıl imkânlar sağlanacak, bunlar önemli. Aynı zamanda öğrenciler nereden gelecek acaba? O ortamlarda ne gibi diyaloglar gerçekleşecek? Bunu son kertesine kadar mühendislikle ayarlayamazsınız. İktidarın hiç istemediği sonuçlar doğurabilir, tam tersini arzuladığı etkileri de olabilir. Ayrıca bu okullar “gender inclusive” yani cinsiyetsiz mi olacak? Büyük ihtimalle hayır. Kadınların güçlendirilmesi için kadınların güvenliğini sağlamak konuşuluyor. Kadınları güçlendirerek de güvenliğini sağlayabilirsiniz. Ama güvenliklerini sağlamak için onları güçsüzleştirme yoluna mı gideceksiniz, yoksa tam tersi mi olacak? Annelik, kadınların en önemli, birinci rolüdür diyen bir iktidarın kuracağı üniversitelere pek güvenemiyor insan. Ama şunu da söylemek lâzım, bunun da ilerici, radikal, siyasi sonuçları olabiliyor. Mesela Cumartesi Anneleri’ni, Plaza de Mayo Anneleri’ni düşünün. Kadın üniversitesi de benzer bir şekilde daha muhafazakâr bir yerden dizayn edilse bile, sonuçta seneler seneler sonra dönüşüm geçirebilir. Mount Holyoke’ta iki yüz seneden bahsediyoruz. 60’lardan, şimdiki LGBTQ hareketinden bahsediyoruz. Mesela #Metoo ile beraber 80’lerde okulda okumuş insanlardan inanılmaz taciz hikâyeleri çıktı, seri tacizciler ortaya döküldü. Şimdi ders veren bir hoca var içlerinde, derslerine son verdiler. Mount Holyoke kadının yeri evidir demiyor asla, ama taciz hikâyeleri çıkıyor böyle.

 

Üniversiteli kadın örgütleri 2021 yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı adlı belgede yer alan kadın üniversitelerinin kurulmasına karşı bir kampanya başlattı: “Yine AKP yine bir kadın düşmanlığı… Erdoğan’ın Japonya ziyareti sonrasında YÖK’e verdiği talimatla kadın üniversiteleri gündemleştirildi. Kadınları toplumdan izole eden, ikincilleştiren, itaatkar kadın haline getirmeye çalışan kadın üniversitelerini kabul etmiyoruz! Bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da AKP’nin haklarımıza, yaşamlarımıza saldırıları karşısında beraber mücadele ediyoruz.” diyerek, #KadınÜniversitesiİstemiyoruz heştegiyle sosyal medyada eylemler düzenledi.

 

*Ama bu dönüşümün gerçekleşmesi iki yüz yıla yakın sürüyor Mount Holyoke örneğinde.

Boğaziçi’ne rektör atanmasının ateşlediği, başka üniversitelerin de destek verdiği bir hareket var. Acaba Türkiye’deki feminist hareket bunun da rüzgârını arkasına alarak bu kadın üniversitelerini feminist alanlar olarak, kadınların güçlendiği alanlar olarak kurgulamak için mücadele verebilir mi? Eğer bu alanlar dönüştürülebilirse o zaman 200 sene beklemeye gerek olmayabilir.

*AKP iktidarı muhalefetin güçlü olduğu alanlarda kendi bünyesinde söz konusu hareketin karşılığını üreterek cevap veriyor. Mesela Türkiye’deki kadın hareketinin karşısına Kadın ve Demokrasi Derneği’ni, KADEM’i koyuyorlar. Ama mesela KADEM toplumsal cinsiyet eşitliğini yüzeysel biçimde söz konusu ettiğinde bile, AKP’nin içinden itiraz yükseliyor ve hemen geri adım atıyorlar. Herhalde KADEM gibi bir yapıya emanet edilmiş bir kadın üniversitesi tasarısı, çizdiğiniz Mount Holyoke portresinden farklı olacaktır.

Ama Türkiye’deki kadın hareketi bir yanda AKP’nin kadın üniversitelerine karşı çıkarken, diğer yanda kadınların güçlendirildiği çoğulcu yapıya sahip olabilecek kadın üniversitelerini tartışabilir. Birtakım şeyler ataerkil ölçeklerden bağımsız olabilir mi, bunun olması için ne gibi politikalar geliştirilebilir diye güvenli alanlarda tartışılabilir. Bu tartışılabilir, tezat olmaz. Ama Türkiye’de daha rektörün seçilip seçilemeyeceği, üniversitenin ne kadar milli ve yerli olması gerektiği tartışılırken feminist hareketin kadın üniversitelerinin kuruluşunda söz sahibi olmak istemesini beklemek ne kadar gerçekçi olabilir bilmiyorum.

Kaynak: Yeni Yaşam


İlginizi çekebilir