Prof. Dr. Somer, “Türkiye’de şu anda demokratik tarafın sadece demokratik sistemi restore etmenin ötesinde çevre, gelir dağılımı, sosyoekonomik sistem, iklim değişikliği konusunda çok daha yeni şeyler söyleyebilmesi beklentisi var” diyor.

“Türkiye, son 10-15 sene içerisinde müthiş bir kademeli otoriterleşme yaşamış bir ülke ve belli bir noktada demokrasi Türkiye’de askıya alındı… Ama öte yandan, Türkiye aynı zamanda bu otokratikleşmeye, kademeli otokratikleşmeye en çok direnç gösteren ülkelerden bir tanesi.”

Koç Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Somer, dünyada ve Türkiye’deki “sinsi otoriterleşme” üzerine söyleşimizin ikinci bölümünde Türkiye’nin son on yıllarda karşı karşıya kaldığı otoriterleşmeyi kısaca bu sözlerle tarif ediyor.

Prof. Dr. Somer’e göre, demokrasi kendi arzumuz dışında “olan” bir şey değil; inşa edilen, özgür insan iradesiyle kurulan bir şey, iradi bir seçim.

Bugünkü durumun geçmişten daha farklı olduğunun altını çizen Somer, bugün yaşadığımız bu kademeli otokratikleşme şartlarında sadece uyanık ya da cesur olmanın da yeterli olmadığını söylüyor:

“Yaratıcı olmak gerekiyor. Yaratıcılık gerekiyor. Yani, çok stratejik olmak gerekiyor. Çünkü bu kademeli otokratikleşmenin en büyük tehlikesi, otoriterliği normalleştirme potansiyelinin çok daha yüksek olması.”

Devamını Prof. Dr. Murat Somer’in kendisinden dinleyelim…

Türkiye’de “askıya alınan” demokrasi

Özellikle son bir yıl içinde yapılan seçimlere, örneğin Almanya’ya baktığımızda, aşırı sağ parti ve adayların oy/seçim kaybettiğini görüyoruz. Siz bunları nasıl değerlendirirsiniz? Bunları otokratikleşme karşısında karşı bir hareket olarak görebilir miyiz bunu?

Ülkeler bazında bakmamak lazım aslında. Toplumların içerisinde de bir ayrım var. Türkiye üzerinden bakalım:

Bir yandan, Türkiye son 10-15 sene içerisinde müthiş bir otoriterleşme, kademeli otoriterleşme, demokratik erozyon yaşamış bir ülke ve – tarih konusunda fikirler farklı olabiliyor ama – belli bir noktada demokrasi Türkiye’de askıya alındı. (“Askıya alındı” teriminin önemli olduğunu düşünüyorum ama çöktü de denebilir).

Ama öte yandan, aynı zamanda Türkiye bu otokratikleşmeye, kademeli otokratikleşmeye en çok direnç gösteren ülkelerden bir tanesi. Yani, bir yandan da toplumun yarısına bakarsanız müthiş bir direnç, büyük bir tepki gösterdi, bu gidişi durdurmaya, farklı stratejiler üretmeye çalıştı.

Oy trendlerine baktığımız zaman da sandığa gitme oranlarına baktığımız zaman da bunu görüyoruz. Kitlesel protestolara baktığımızda da bunu görüyoruz. Daha mikro düzeyde protestolara, dirençlere, sivil toplum direncine baktığımızda da görüyoruz.

Partilerin söylediklerinden, yaptıklarından, bir sürü şeyden, hatta bürokrasi içinde de birtakım dirençlerden bahsedilebilir.

Dolayısıyla, Türkiye’nin bu otokratikleşmeyi destekleyen yanıyla direnen yanını ayırmak lazım. Bazı ülkelerde bu ikisi arasında diyalektik bir ilişki de var tabii ki. Yani, kutuplaşma ile beraber gidiyor. Bir tarafın “demokratik direnci” diğer tarafın gözünde demokrasiye saldırı…

Kutuplaşma ve Şili örneği

Aslında onu da eklemiş olayım: Bu yeni tür otokotikleşme örüntüsünün, modelinin en önemli özelliklerinden biri de kutuplaştırıcı siyaset ve kutuplaşma. Otoriterliğe destek veren kesim, ona karşı bir demokratik, demokrasiye destek veren kutbu yaratıyor. Ama onların hareketlenmesi de karşı tarafı, bu destek veren grubu da diri tutabiliyor, onları mobilize edebiliyor. Birçok toplum ikiye yarılıyor. Bazı ülkelerde demokratik kamp galebe çalarken diğerlerinde otokratik kamp kazanabiliyor.

Örneğin, aslında dünyada çok önemli demokratikleşme örnekleri de var. Dünyada tartışılan Şili mesela. Şili bence çok önemli bir örnek bugünlerde. Çünkü Şili zaten çok uzun bir otoriter dönem yaşamış bir ülke. Pinochet dönemi ve ondan sonra demokrasiye geçiliyor 90’larda. Ama bu kurulan demokrasi çok tatminkâr bir demokrasi değil. Özellikle bu bahsettiğim konularda, sosyoekonomik konularda vs. tatminkâr bir demokrasi değil.

En sonunda, 2017’de bu, bir öğrenci hareketleriyle müthiş bir tepki almaya başladı. Özellikle bu neoliberal politikalara karşı… Yani, tabandan gelen bir hareket mevcut siyasal partileri bertaraf etti. Oradan çıkan öğrenci liderlerinden Gabriel Boric de en son seçimlerde seçimleri kazanarak 35 yaşında sanıyorum dünyanın en genç başbakanlarından oldu. O öğrenci lideri başbakan oldu ve çok reformcu bir hareket, çok demokratik bir hareket…

Ama aslında Şili seçimlerine de bakarsanız toplumun yarıya yakınının, çok büyük bir bölümünün de karşı tarafa destek verdiğini de görüyoruz.

Yani, şimdiki Şili Başbakanının rakibi olan aday muhafazakâr partinin adayıydı. Sonuç olarak Pinochet mirasını tam olarak reddetmeyen bir partinin adayıydı. “Biz diktatörlük olalım” demiyorlar ama sonuç itibariyle o dönemi çok da reddetmeyen, iyi tarafları da olduğunu düşünen muhafazakâr bir adaydı. Yani, toplumların önemli kesimi de buna destek verebiliyor.

Yeni iktidar demokrasiyi köklü sorunları çözebilecek şekilde yeniden inşa edebilirse demokratik kampın galibiyeti kalıcı olacak. Yoksa yeni bir otoriterleşme olacak.

“Getirilen eleştiri şu: Yeni ne söylüyorsunuz?”

Tüm bunlardan Türkiye’nin ne kadar dünyalı olduğunu da görüyoruz. Çünkü tam da Türkiye’deki sorun da şu anda bu değil mi? Demokratik tarafın sadece mevcut demokratik sistemi korumanın (veya Türkiye örneğinde restore etmesinin) ötesinde yeni şeyler söyleyebilmesi, sunabilmesi, çevre konusunda gelir dağılımı konusunda, sosyoekonomik sistem konusunda iklim değişikliği konusunda çok daha yeni şeyler söyleyebilmesi beklentisi var.

Hukuk devleti, demokrasi, parlamenter sistem, özgür ve adil seçimler demek yeterli heyecan yaratmayabiliyor. Altılı masaya getirilen eleştiriler bununla ilgili değil mi? Aslında çok doğru şeyler söylüyor altılı masa: Parlamenter sistem, demokrasi, hukuk devleti… Ama getirilen eleştiri: Yeni ne söylüyorsunuz? Değil mi? İşte biz de o anlamda çok dünyalıyız. Dünyada da gördüğümüz problem de tam da bu.

Ukrayna Savaşı, Rusya ve Çin

Tarihteki örneklere de baktığımız zaman, bu otoriterleşme dalgasını tersine çevirmek için nasıl bir şey olması gerekir sizce? Örneğin, Rusya-Ukrayna savaşının bu yönde bir değişime sebebiyet verme ihtimali var mı? Ya da belki daha genel anlamda sormak gerekirse: Bu trendi tersine çevirmek için ne yapılmalı kitlesel olarak ya da uluslararası alanda? Ne yapılırsa daha demokratik bir dünya olur?

Evet, tabii şöyle söylemek mümkün: Özellikle ikinci demokratikleşme dalgasına bakarsak, bir musibet bin nasihatten daha iyidir misali, büyük bir felaket ya da çöküş demokratikleşmeye yol açabiliyor. İkinci Dünya Savaşı vesile oldu diyelim… Ama inşallah içinde bulunduğumuz otokrasi dalgasını aşmak için böyle olumsuz bir deneyimi beklemeyiz.

Ama son tahlilde şunu unutmamamız gerekiyor; ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum: Demokrasi diyelim yaşlanma gibi kendi arzumuz dışında “olan” bir şey değil, inşa edilen bir şey. İradi bir seçim. Özgür insan iradesiyle kuruluyor. Yani, dünyadaki deneyimler ne olursa olsun bütün bu deneyimlerden aslında insanların çok farklı sonuçlar çıkarabileceğini de unutmayalım.

Örneğin, Ukrayna savaşı… Siz ve ben Ukrayna Savaşı’ndan demokrasinin ne kadar önemli olduğu ya da otokrasinin tehlikeleri ile ilgili bir sonuç çıkarabiliriz. Ama tam tersi sonuçları çıkaranlar da var.

Ayrıca Putin daha başarılı olsaydı Ukrayna’da, ki hala da olabilir… Bilemiyoruz, savaş bu sonuç itibariyle… Bir sürü insan da “Bak; güçlü bir adam ne yaptı? Ulusal çıkarlarını korumak için girdi Ukrayna’ya, sınırlarını genişletti. İşte böyle bir lidere ihtiyacımız var. Dünya liderine ihtiyacımız var” diyebilir, bunun gibi sonuçlar çıkaranlar da olabilir.

Ayrıca şu anda mesela Çin, Rusya tarafında o kadar da net bir pozisyon almadı. Neden? Çünkü bir yandan da dünya ekonomisindeki çıkarlarının farkında, ne kadar entegre olduğunun farkında. ABD ile de mümkün olduğu kadar bir anlaşmaya varmaya çalışıyor ama daha geçen ay ABD-Çin arasındaki ilişkiler gerginleşti. Yani – bu, dünya için hiç iyi olmaz ama – Çin Rusya ile bir kamplaşma yoluna giderse bu sonuçta Xi Jinping’in vereceği bir karardır.

Bu iş bir soğuk savaşa gidiyor. O zaman bizim çıkarlarımız Rusya’yla örtüşüyor deyip ona yakınlaşabilir. Ya da ne olursa olsun ABD ile bütün bu sorunlarımıza rağmen bu küreselleşmeden tamamıyla çekilmeyelim, bir savaştan kaçınalım diyebilir.

Yani, burada bir insan iradesi söz konusu ve bütün bu kararları da tabii işte kamuoyunun düşündükleri bütün dünyadaki sizin benim konuştuklarımız hepsi bunları etkiliyor.

Daha demokratik bir dünya mümkün mü?

Demokrasi yönünde bir tercih yapmak gerekiyor ve bunu da toplumların hiçbir zaman yüzde 100’ü, yüzde 90’ı beraber yapmıyor. Mutlaka bu farklı alternatifleri tercih eden, düşünen insanlar da oluyor. Ama toplumun çoğunluğunun bir şekilde demokrasinin diğer alternatiflerden daha iyi olduğu, özgür olmanın son tahlilde özgür olmamaktan daha iyi olduğu tercihini yapması lazım.

Sivil toplumun, medyanın uyanık olması lazım, direnmek lazım. Ama uyanık olmak yeterli olmuyor bu kademeli otokratikleşme karşısında. Hatta cesur olmak da yeterli olmuyor. Eski otoriterleşmede bu geçerli çünkü zaten baskıcı, otoriter olduğu belli. Ona karşı siz ayağa kalkacak cesarete sahip misiniz? Örgütlenmeye sahip misiniz, değil misiniz?

Bugünkü durum daha farklı. Bugünkü durumda sadece uyanık ve cesur olmak yeterli değil. Yaratıcı olmak gerekiyor. Yaratıcılık gerekiyor. Yani, çok stratejik olmak gerekiyor. Çünkü bu kademeli otokratikleşmenin en büyük tehlikesi, otoriterliği normalleştirme potansiyelinin çok daha yüksek olması.

Peki ya Türkiye?

Son olarak şunu söyleyeyim: Eski otoriterleşmede kendilerini normalleştirmek için bu otoriter rejimler müthiş bir kaynak harcıyorlardı. Propaganda makineleri, baskılar, eğitim… Bunları yapıyorlardı. Bugün ise kademeli otokratikleşme olması bir alışmaya yol açıyor.

Mesela, bugün Türkiye’de sırf geçen ay olan olayları hatırlarsak, diyelim yasaklanan konserler, tepkiler oldu falan ama yer de yerinden oynamadı sonuç itibariyle. Yani, bundan 15 sene önce, 10 sene önce bu konserlerden bir tanesi bu şekilde yasaklansaydı eğer, bunu biz haftalarca konuşurduk. Çok büyük bir olay olurdu. Ama bugün alışmış durumdayız artık.

Ve işin bir kötü tarafı da toplumu, muhalefeti kendi içerisinde de zayıflatıyor. Çünkü insanlar birçok yerde iktidardan çok muhalefeti suçlamaya başlıyorlar.

Prof. Dr. Murat Somer hakkında

Koç Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyesi. Karşılaştırmalı siyaset ve politik ekonomi, kutuplaşma, kutuplaşma karşıtı siyasetler, dindar ve laik siyaset, etnik çatışmalar, demokratikleşme ve otoriterleşme konularında uzman. Akademik çalışmaları ellinin üzerinde uluslararası makale, kitap, kitap bölümü ve derlemede yayınlandı. Farklı ödüller yanında Milada Dönüş: Ulus-Devletten Devlet-Ulusa Türk ve Kürt Meselesinin Üç İkilemi kitabı sosyal bilimlerde Sedat Simavi Ödülüne layık bulundu. “Dindar ve laik elit değerleri” üzerine Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma ödülü kazandı. Çeşitli geçici görevleri arasında, Demokrasi ve Kalkınma bursiyeri olarak Princeton Üniversitesi’nde, kıdemli araştırmacı olarak Stockholm Üniversitesi’nde, ziyaretçi akademisyen olarak Harvard ve Stanford Üniversiteleri’nde araştırmalar yaptı ve dersler verdi. İstanbul Erkek Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi mezunu olan Somer, Güney Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles’dan Ekonomi alanında master ve Politik Ekonomi ve Kamu Politikaları alanında doktora sahibi.

Kaynak: Bianet – Selay Dalaklı

 

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…