Türkiye İşçi Partisi (TİP) 20 Temmuz 1971 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı

Türkiye İşçi Partisi (TİP) 20 Temmuz 1971 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Türkiye sosyalist hareketinin önemli köşetaşlarından olan TİP adına çok sayıda kitap yayınlandı. Bunlardan biri de Kıvanç Koçak’in iletişim yayınlarından çıkan kitabı: Türkiye İşçi Partisi Tarihi. Bu kitabın içinde yer alan sunuş yazısını sizlerle paylaşıyoruz. 

SUNUŞ

TÜRKİYE SOLUNDA GERÇEK BİR EFSANE: TİP VE MEHMET ALİ AYBAR

KIVANÇ KOÇAK

“Sen bu memleketin has evladısın, sana ayaktakımı demek kimin haddine; çoğunlukta olan sensin; el ele verirsen, oylarını Beylere, Paşalara değil senin kurduğun, senin gibi emekçilerin yönettiği, senin partin olan TİP’e verirsen devletin başına sen kendin geçersin ve emekçilerin aşağılanmadığı, horlanmadığı, insanca yaşadığı bir düzen kurarsın…”

Türkiye solunun gelmiş geçmiş en özgün ve yaratıcı isimlerinden birisi olan Mehmet Ali Aybar, adı her ne kadar Türkiye İşçi Partisi’yle (TİP) özdeşleşmiş olsa da partinin kurucularından değildi: Aybar ve bir grup arkadaşı 1960 yazında sosyalist bir parti kurmayı tasarlayarak, parti tüzüğü üzerindeki çalışmaları ilerlettiler. Ancak bazı sendikacıların bir işçi partisi kuracaklarını öğrenince parti çalışmalarına son verme kararı aldılar. Nitekim TİP, 13 Şubat 1961’de 12 sendikacı tarafından kuruldu. Sendikacılar kuruluştan hemen önce Aybar ve arkadaşlarından partinin tüzüğü konusunda yardım istemişler, 1950’li yıllarda Demokrat İşçi Partisi’ni kurucuları arasında yer almış olan Orhan Arsal 13 Şubat sabahına kadar sendikacılara yardımcı olmuş, ortaya bir tüzük çıkmıştı. Ne var ki, yeni partinin kurucuları Arsal’a kurucular arasında yer alması için teklifte dahi bulunmamıştı. Zira kurucuların sadece işçilerden oluşmasını istemekteydiler.1

Sendikacılar, partinin kurulmasından kısa bir süre sonra Aybar ve arkadaşlarıyla bir kez daha temas ettiler. Bu sefer TİP için bir program taslağı hazır1 Aybar’a göre bunda işçilerin aydınlara karşı olan mesafeli tutumunun da rolü vardır. 10 lamalarını istiyorlardı. Ancak bu birliktelik de gerçekleşmedi. Aybar ve arkadaşlarının TİP programına katkısı sadece, Mustafa Kemal’in 1 Aralık 1921’de Meclis’te yaptığı konuşmadan devletin halkçı niteliği ve emperyalizme, kapitalizme karşı ulusça savaşmak zorunluluğu hakkındaki bölümü koyma önerilerinin dikkate alınması oldu. Buna rağmen, öteden beri kamuoyunda inançlı bir solcu, sosyalist olarak tanınan Aybar’la sendikacılar arasındaki ilişkiler artarak sürdü. O dönemde avukatlık yapan Aybar’ın bürosuna sık sık uğrayan sendikacılar, kendisine daha çok güvenmeye başlamışlardı.

TİP, kuruluşundan sonraki bir sene boyunca ağır aksak ilerledi. Kurucular, yeni bir genel başkan seçmek gerektiği konusunda hemfikir olup, ortaya atılan isim olan Mehmet Ali Aybar’da fikir birliğine varılınca, gece yarısı olmasına rağmen hemen Aybar’la görüşmeye gitmeye karar verdiler. Bir polis ve bekçi yardımıyla Aybar’ın evi bulundu, karar tebliğ edildi: “Oybirliği ile karar aldık: Genel başkanlığı kabul etmenizi istiyoruz.” Solcu kimliği, hakkında açılmış komünizm propagandası davaları nedeniyle partinin zarar göreceğini düşündüğünden bu fikre başta çekingen yaklaşan Aybar sonunda genel başkanlığı kabul etti ve 9 Şubat 1962’de bir basın bülteniyle durum açıklandı. Böylece TİP’in tarihi değişmiş, artık Aybar liderliğindeki partinin Türkiye sol tarihine damgasını vuracağı günler başlamıştı…

***

TİP’in büyük ölçüde Mehmet Ali Aybar adıyla özdeşlemesi şaşırtıcı değil. Zira Aybar’ın genel başkan olmasından sonra partinin gerek Türkiye siyasetinde gerek Türkiye solunda kapladığı özgül ağırlık o kadar fazla oldu ki, bugün bile konuşulan “Bir zamanlar bir TİP vardı” efsanesi doğdu.

Türk Dil Kurumu, “efsane” kelimesi için üç anlam veriyor: 1) Eski çağlardan beri söylenegelen, olağanüstü varlıkları, olayları konu edinen hayalî hikâye, söylence 2) Gerçeğe dayanmayan, asılsız söz, hikâye vb. 3) Olağanüstü bir başarı elde etmiş kimse, kurum vb. İkinci anlamı hızla geçip diğer anlamlarına bakabiliriz; çünkü Aybar’lı TİP tarihi, sol siyaset adına memlekette gerçeğe en çok dayanan, aslı astarı olan hikâyelerdendir. Bu topraklarda onyıllardır sürekli kaybeden solun dönüp dönüp anlattığı üç beş hikâyesinden biri değil mi Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 seçimlerinde %3.3’lük oy oranıyla meclise 15 milletvekili sokmuş olması? Bu başarıda “milli bakiye sistemi”nin rolü de göz ardı edilemez tabii, ancak dünyanın ve ülkenin o yıllardaki sosyo-politik durumu düşünülecek olursa TİP, Meclis’e hiç milletvekili sokamasaydı da “olağanüstü” bir başarı yakalamış, hiç de “hayalî” olmayan bir gerçeklik yaratmış sayılırdı: Amerikan hegemonyasının, diğer süper güç Sovyetler Birliği’ne karşı her bakımdan ve her yönden cansiperane(!) mücadele ettiği, sürekli pompalanan “komünizm” hayaletinin ortalıkta dolaştığı bir dönemde açıkça sosyalist olduğunu söyleyen, anayasal çerçevede Türkiye’nin düzenini değiştirmeyi hedeflediğini ortaya koyan bir partiydi TİP. Nitekim parti örgütlerine, toplantılarına dört koldan yapılan saldırılar da TİP’in egemen çevrelerce gerçek bir tehdit olarak algılandığının açık göstergesidir.2 Türkiye İşçi Partisi’nin yarattığı sol dalganın sadece bir grup aydının yanılsaması olduğunu, “asılsız” olduğunu söylemek de doğru değildir. Zira, örneğin toprak reformunu gündeme getirmesiyle, Kürt sorununun varlığından Türkiye siyasetinde ilk kez söz etmesiyle, her fırsatta “Bey takımı”nı yermesiyle, “ne Amerika ne Sovyetler” çizgisiyle TİP’liler sadece aydınların değil halkın partisi haline gelmiştir. Hasılı, dönemin koşulları altında “olağanüstü bir başarı”dan söz etmek; TİP’i bu yüzden gerçek bir efsane saymak hiç de yersiz değildir…

Bu başarı şüphesiz Türkiye İşçi Partisi’nin bütün kadrosunun başarısıdır. Ancak sosyalist TİP’in geniş halk kitleleriyle buluştuğu dönemdeki beyninin Mehmet Ali Aybar olduğu da açıktır. Çünkü genel başkan olduktan sonra tekrar hazırlanan partinin tüzüğü ve programı büyük ölçüde onun kaleminden çıkmıştır: “Kurucular yeni bir tüzük hazırlanmasına karar verdiler. Tüzükte partinin ne tür bir işçi partisi olduğu açıklanacaktı. Bu maddeleri benim kaleme almam uygun görüldü. Bu ilkeleri Marksizmden hareketle, tarihimizden kaynaklanan koşulları da göz önünde tutarak hazırladım. Program hazırlanırken bu ilkelerle doğrudan ilgili bölümleri de gene ben yazdım. Buna sonradan ‘Türkiye’ye Özgü Sosyalizm’ adı verilecekti.”

***

“Türkiye’ye özgü sosyalizm”in, “güler yüzlü sosyalizm”in Aybar’ın temel yaklaşımı olduğunu biliyoruz. Bunun dinamiklerini kitapta net şekilde ortaya koyuyor. Aybar’ın analizlerinin iki ayaklı olduğunu söylemek mümkün: Birincisi, dünyadaki hak ve özgürlükler, demokrasi mücadelelerinin, sınıf savaşlarının değerlendirilmesi; ikincisi Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e uzanıp, onun deyimiyle “Bey-Paşa takımı”nın ülkeyi kendi malları gibi görerek kendi ikballeri için halkı bir figürandan öteye saymamaları çerçevesinde Türkiye toplumundaki yapısal sorunların ele alınması. Tüm bunları kendi tarihsellikleri ve mevcut sosyal-kültürel ortam içinde yapan Aybar’ın “Türkiye’ye özgü sosyalizm” fikrinin arka planını da esas olarak bu iki ayaklı değerlendirmenin oluşturduğunu görüyoruz. Zira Aybar, Türkiye’nin, Türkiye toplumunun kendine özgü özelliklerini, demokrasiyle ilişkisini, devlete bakışını ortaya koyarak sosyalizmin bu toplumda var olabilmesinin imkânlarını araştırıyor. Bu noktada Aybar’ın kullandığı kimi başka anahtar kavram ve olguları kabaca şöyle sayabiliriz: “Bey-Paşa takımı”nın, yani “devlete sahip olanlar sınıfı”nın, devleti yönetenlerin devletle özdeşleşmesi; Türkiye insanının ve özelde solunun bilimsel düşünce alışkanlığına uzaklığı, şematik kalıpları kolaylıkla kabul etmesi; halkın devletle ilişkisi, ondan korkması; Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülke olarak Türkiye’nin bağımsızlığı vurgusu, emperyalizm;3 keskin demokrasi savunuculuğu;4 Bey-Paşa takımının kendi aralarındaki nöbet değişiminden başka bir şey olarak görülmeyen demokrasinin gerçek anlamına kavuşturulması; sosyalizmin hedeflerine ulaşabilmesi için merkezci, yukarıdan aşağıya bir örgütlenme modeli yerine aşağıdan yukarıya, tabana önem veren bir modelin benimsenmesi gerektiği; kapitalizmin, egemen sınıfların analizi… Kuşkusuz bu listeyi uzatmak mümkün ancak en öze bakıldığında katıksız bir “insan odaklı” yaklaşım görülmekte. Düşünce sistematiği içinde dogmalara, yerleşik sistemlere, basmakalıp düşüncelere prim vermeyen Aybar’ın gerek Sovyet pratiğini eleştirirken, gerek Marksizmin esasından söz ederken, gerek Türkiye’ye özgü sosyalizm fikrini derinleştirirken düsturu hep aynı söz aslında: “Sosyalizm insanlar içindir, insanlar sosyalizm için değil!”

Bu bağlamda Mehmet Ali Aybar’ın karakteristik özelliklerinin başında gelenin bağımsız düşünce yapısı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçek bir entelektüel olan Aybar, özellikle yabancı dili sayesinde Marksist klasikleri çok erken dönemde okumuş,5 herhangi bir örgütsel angajmana dahil olmadan6 kendi fikirlerini geliştirebilmiştir. Nitekim bu “bağımsız çizgi”; bağımsız düşünme, sorgulama, eleştirme anlayışı ilerleyen dönemde “bilimsel sosyalizmden sapan” bir kimse olarak değerlendirilmesine yol açan temel faktörlerin başında gelecektir. Öyle ki, Aybar’ın partililere Proudhon okumalarını tavsiye etmesi dahi eleştirilecektir: “‘Efendim, Proudhon’un okunmasını nasıl tavsiye edersin?’ sorusu zannediyorum biraz aydınlığa çıkıyor. Kaldı ki, ‘Yalnız Proudhon’un değil, başka yazarların da okunması lazımdır’ derken, özellikle bu meselelerle ilgilenen gençlerimizi düşünüyordum. Yüksek tahsil gençliği, üniversite gençliği, problemleri merak eden bir gençlik. Onların bilmesi lazımdır. Sosyalizmin bilim metodunu kurmuş olanlarla, daha henüz bu mertebeye ulaşmayan fakat aynı devirde yaşamış olan bir müellif arasındaki çatışmalar neredeydi, bu evlatlarımızın, bu genç kardeşlerimizin bunu öğrenmesinde yarar var. Şüphesiz yarar var, çünkü böylece asıl bilim yolunu çizmiş olanların kudreti daha iyi anlaşılır. Çok daha iyi anlaşılır. Tatbikatı çok daha güzel olur.”

Mehmet Ali Aybar da eleştiriden azade bir insan değil elbette: Çekoslovakya’nın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesi üzerine yaptığı konuşmalarla birlikte su yüzüne çıkan anlaşmazlıklarda en çok dillendirilen konu olan kişisel yönetime eğilimi, otoriter tavrı, inatçılığı; –bilhassa İzmir İktisat Kongresi’nden sonraki dönemi eleştirse de– Kemalizm’e bakışı veya Ermeni soykırımını değerlendirme biçimi sorgulanabilir, eleştirilebilir. Ancak Aybar’ın, bir bilim insanı olarak, net bir tavrı olduğunun altını çizmek gerek: Mutlak gerçeğe, mutlak kesinliğe inanmayan, doğru analizler karşısında ikna olmaya hazır biri olduğunu; Marksizmin, diyalektiğin özünün de bu olduğunu her zaman açıkça ifade eder Aybar.

***

Kitapla ilgili “teknik” bir iki noktaya da değinmek gerek. Daha önce 1988 yılında BDS Yayınları tarafından üç cilt olarak yayımlanmış TİP Tarihi’ni hem bütünlüğünü sağlamak hem okunurluğunu kolaylaştırmak için tek ciltte birleştirdik. Kitabı yayına hazırlarken metni fotoğraflarla, gazete kupürleriyle zenginleştirerek dönemin havasını biraz daha yansıtmayı; söz edilen olaylarla, kişilerle ilgili dipnotlarla metnin kavranmasını biraz daha kolaylaştırmayı amaçladım.7 Aynı şey artık pek kullanılmayan sözcüklerin açıklanmasına yönelik dipnotlar için de söz konusu. Gerek Aybar’ın kendi yazdıklarında gerek Meclis tutanaklarında, parti açıklamalarında yer alan kimi yazım hatalarına müdahale ettim, kimilerini ayrıca belirttim. Ancak Aybar’ın BDS baskılarında büyük harfle ya da italik olarak yazmayı tercih ettiği kısımları büyük ölçüde korudum. Mehmet Ali Aybar’ın kitabı yazarken dönem dönem, parça parça yazdığı kısımları bir araya getirdiğini; herhangi bir editoryal yardım almadığını tahmin ediyorum. Zira bazı yerlerde daha önce zaten yazmış olduklarını neredeyse kelimesi kelimesine, bir iki ufak değişiklikle tekrar ediyor. Kitabın özgün metnini bozmamak adına bu tekrarlara hiç dokunmadım. Kitabın sonuna eklediğimiz, BDS baskısında olmayan dizinle de okura kolaylık sağladığımızı düşünüyorum.

***

Türkiye İşçi Partisi Tarihi kabaca 1968 sonunda, Üçüncü Kongre’de sona eriyor. Aybar, Behice Boran’ın yıllar sonra Uğur Mumcu’yla yaptığı uzun söyleşiyi değerlendiriyor ancak 1968 sonrasında yaşananlar yer almıyor kitapta: Kongre sonrası parti teşkilatlarının Aybar karşıtlarınca işgal edilmesi, gidilen Üçüncü Olağanüstü Kongre’de Aybar ekibinin bir kez daha kazanmasına rağmen genel başkanın yetkilerinin kısıtlanması, “Aybar’la mücadeleye kararlıyız”, 1969 seçimleri, düşen oylar, genel başkanlıktan istifa etmesi (16.11.69), Mehmet Ali Aslan’ın başkanlığa seçilmesi, Aslan’ın bir ay kadar sonra istifası (22.12.69), Şaban Yıldız’ın genel başkanlığı, hakkında partiden kesin ihraç kararı alınması (11.2.71), partiden istifası (14.2.71), 12 Mart, TİP’in kapatılması (20.7.71), 1975’te Behice Boran önderliğinde yeniden örgütlenmesi, 12 Eylül, tekrar kapatılma… Şahsen, Aybar gibi arşiv bilinci ve yazıyla ilişkisi yüksek birinin Üçüncü Kongre’den sonrasında yaşananlar için de notlar tuttuğunu, bir şeyler yazdığını düşünüyorum. Kızı Güllü Aybar da kendisiyle yaptığımız bir sohbette, TİP Tarihi’nin devamı olduğunu düşündüğünü ancak söz konusu dosyaların ortalıkta olmadığını söylemişti. Kim bilir belki bir gün onlar da ortaya çıkar.

Ancak her durumda, Türkiye İşçi Partisi Tarihi birçok bakımdan çok önemli bir kitap: Ömrünün sonuna kadar sosyalizm mücadelesinden vazgeçmeyen, gerçek bir sosyalist aydını ve düşüncelerini daha yakından tanıma fırsatı. ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarını yargılamak için kurulan Uluslararası Russell Mahkemesi’nde üyelik yapacak uluslararası saygınlığı, entelektüel donanımı olan bir entelektüelin, “Parti sana emanet hoca” lafıyla Türkiye solunda açtığı geniş damarın hikâyesi. Kendisinin de “Bey takımı”ndan geldiğini açık yüreklilikle söyleyen birinin emekçileri, işçileri, “ayaktakımı” olarak görülenleri, horlananları, “ikinci sınıf” vatandaş sayılanları iktidara getirmek için verdiği savaşın ilk ağızdan anlatısı. Türkiye tarihine kapsamlı bir bakış atma imkânı. Tüm bunları kapsayan; kendi hayatından çarpıcı izler barındıran; İsmet İnönü, Süleyman Demirel, Fevzi Çakmak, Refik Koraltan, Behice Boran, Sadun Aren, Yaşar Kemal ve daha nicelerinin sahne aldığı bir anı kitabı olarak da görmek mümkün aslında TİP Tarihi’ni.

***

Türkiye İşçi Partisi, kendini açıkça sosyalist olarak tanımlayan bir partinin teoriden çıkarak pratikte de var olabileceğinin göstergesi olarak tarihe düşülmüş büyük bir not. Mehmet Ali Aybar’ın bu nottaki imzası da oldukça heybetli. TİP’i ve Aybar’ı değerlendirirken, değinmeye çalıştığımız gibi, dönemin koşullarını da mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor. Sovyetler Birliği’nin yıldızının en parlak olduğu günlerde ideolojik bağımsızlığı savunmak, basit ekonomizme karşı sosyalizmin amacının insan olduğunu sürekli vurgulamak; şimdiki sol anlayış için bile aşırı gelebilecek “Parti içinde sol aydınlar hegemonyasını önlemek, emekçileri parti yönetiminde söz ve karar sahibi yapmak için” tüzüğe koyulan “emekçi” kotası;8 teknolojik imkânlar epey geriyken, partinin maddi imkânları çok kısıtlı bir haldeyken örgütlenme mücadelesi vermek; Meclis’te bıkmadan usanmadan Amerika-Türkiye ilişkilerini sorgulamak… hiç kolay şeyler değil. Sonuçta günümüz Türkiye solunun onun çizgisindeki TİP’ten öğrenmesi, feyzalması gereken birçok nokta olduğu aşikâr. Türkiye İşçi Partisi Tarihi hepsinden öte bunun için çok önemli bir kaynak.

  1. Aybar’a göre bunda işçilerin aydınlara karşı olan mesafeli tutumunun da rolü vardır.
  2. En basitinden, kitapta da ayrıntılı şekilde anlatıldığı üzere, Çetin Altan’ın bir Meclis oturumunda Nâzım Hikmet için “En büyük şairdi” demesi, Nâzım Hikmet’i “milli şair, vatan şairi olarak göstermesi” nedeniyle TİP milletvekilleri Meclis’te de saldırıya uğramıştı. Başbakan Süleyman Demirel olayı ağır tahrik olarak yorumlayarak şunları söylemişti: “Türk Parlamentosunun zabıtlarında geçen 45 sene içinde Nâzım Hikmet’e hain diyen yüzlerce sayfa bulursunuz ama Türk Parlamentosunun zabıtlarına, esefle söyleyeyim ki, Nâzım Hikmet’i büyük vatan şairi diye tanıyan ilk cümle dün akşam zabıtlara geçmiştir.”
  3. Aybar’ın babası Tahsin Bey, Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Anadolu’ya geçmiş, yarbaylığa kadar yükselmiştir. Dedesi ise yine daha sonra Kurtuluş Savaşı’na da katılacak, Hareket Ordusu komutanlarından Hüseyin Hüsnü Paşa’dır. Kurtuluş Savaşı komutanlarından İsmail Fazıl Paşa ve Ali Fuat Cebesoy da Aybar’ın akrabalarındandır. Aybar’daki bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı vurgusunun kişisel tarihiyle yakın ilişkisi için bkz. Bir Siyasal Düşünür Olarak Mehmet Ali Aybar, Barış Ünlü, İletişim Yayınları, 2002, özellikle s. 13-32.
  4. 1961 anayasasını her fırsatta öven Aybar’ın anayasa oylamasında %40 “hayır” oyu çıkmasını, özellikle Demokrat Parti’ye oy vermiş halkın oyuna sahip çıkması olarak değerlendirmesi, bunu demokrasi mücadelesinde önemli bir adım olarak görmesi ve altını çizmesi dikkate değerdir.
  5. 1908 doğumlu Aybar, kendisiyle yapılan bir söyleşide Komünist Manifesto’yu ilk kez 18 yaşında (1926) Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken okuduğunu söylemektedir.
  6. Aybar’ın TKP’li olduğu, 1950’li yıllardaki TKP tutuklamaları sonrasında partiyi yeniden oluşturmak üzere görevlendirildiği iddiaları varsa da bu durum belgelendirilememiş, kesinleştirilememiştir. Nitekim bildiğimiz kadarıyla kendisinin de bu yönde bir açıklaması yoktur; tutum ve davranışlarında da böyle bir ize rastlanmaz.
  7. “Yay. haz.” ibaresiyle belirtilmemiş tüm dipnotlar Aybar’a ait.

 

İlginizi çekebilir