TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (II) İktisat teorileri krizi nasıl açıklıyor? Mustafa Durmuş

Her ne kadar siyasal iktidarın sözcüleri ekonomik bir krizin varlığını kabul etmeseler de, “yeni dengelenme süreci” gibi lastikli sözcükler kullansalar ya da “helva yapma zamanı” gibi ekonomide zorlukların aşıldığını ima eden tasvirler yapsalar da gerçek çok farklı.

Ülke ekonomisi zorda. Bu zorluk insanlarımıza, emeğinden başta satacak ve geçimini sağlayabilecek bir şeyi olmayan işçi sınıfına, işsizlere, yoksullara çok ağır bir biçimde yansımaya başladı bile. İflas edip kapanan işyerlerinin işçileri işsiz kalıyor, enflasyon emekçilerin alım gücünü fena halde düşürmüş durumda ve başta üniversiteli gençler olmak üzere gençlerimiz geleceğe umutla bakamıyor.

‘YÜKSELEN EKONOMİLER’İN PARLAK ÇOCUĞUNA NE OLDU?

Yükselen ekonomilerin en parlak çocuğu olarak göz kamaştırdığı ileri sürülen bir ekonominin bu hale gelmesi, örneğin dış güçlerin oyunları ya da sadece insan- yönetim hatası veya uygulanan ekonomi politikalarının yanlışlığı ile açıklanabilir mi? Yoksa bu durum kapitalizmin işleyiş biçiminin kaçınılmaz bir sonucu mu? Bu ve buna benzer soruları iktisat teorileri ya da farklı iktisadi yaklaşımlar nasıl yanıtlıyor?

Bu sorulara verilen yanıtlar insanların sınıfsal konumları, krizin onları nasıl etkilediği, dünya görüşleri, etkilendikleri, benimsedikleri iktisat teorileri, destekledikleri siyasal partilerin sözcülerinin açıklamaları, eğitim ya da eğitimsizlik durumları başta olmak üzere çok sayıda faktöre göre değişiyor.

Bu faktörlerin hepsini burada masaya yatırarak bir değerlendirme yapmak imkânsız. Bu nedenle de analizimi iktisat teorilerinin açıklamalarıyla sınırlı tutacağım.

KRİZLERİ ÖNGÖREMEYEN BİR AKADEMİ

Öncelikle dünyada iktisat alanındaki akademisyenlerin (Nobel ödülü almış olanları da dahil olmak üzere) çok büyük bir kısmının ekonomik krizleri öngörme konusunda son derece başarısız olduklarının altını çizmek gerekiyor.

Örnek olarak 2008 krizinin hemen öncesinde ABD ekonomisinin çok sağlam temeller üzerinde büyümekte olduğu ile övünen dönemin FED Başkanı Greenspan, krizin ardından ABD Kongresi’ne bilgi verirken “şok yaşadığını, ekonomi ile ilgili bilgisinden şüpheye düştüğünü itiraf etmişti (1).

Nobel ödülllü iktisatçı Eugene Fama’ya “2008 krizine neyin neden olduğu” sorulduğunda ise, “bir iktisatçı olarak resesyonun nedenlerini bilmediğini, kendisinin makro iktisatçı olmadığını, iktisat biliminin bu iniş çıkışları açıklamada yetersiz kaldığını, krizi ön göremeyeceğini, iş döngülerinin nedenleri konusunda daha fazla şey bilmesi gerektiğini söylemişti” (2).

Yalnızca akademi dünyasındakiler değil, aynı zamanda IMF, OECD ve DB gibi kuruluşlarda çalışan ve dünyanın en itibarlı üniversitelerinin iktisat bölümlerinden mezun iktisatçılar ya da bunların hocaları da, ne önceki krizleri, ne de 2008 krizini öngörememişlerdi. Hatta bu uluslararası kuruluşların dünya ekonomisindeki büyümeye ilişkin her üç ayda bir yaptıkları öngörüleri sıklıkla revize ettikleri biliniyor.

Peki, dünyanın bu en parlak iktisatçıları nasıl olur da krizleri öngöremezler? Burada bir manipülasyon mu söz konusu? Yoksa ekonomiye ilişkin olarak başvurdukları iktisadi modeller ve bunların dayandığı teoriler mi hatalı? Yani dünyaya ve ekonomik olaylar ve olgulara bakış açıları mı felsefi olarak sorunlu?

FELSEFİ İDEALİZM ALTINDAKİ BİR İKTİSAT İDEOLOJİSİ

Günümüzde “ana akım iktisat” ya da “burjuva iktisadı” olarak da adlandırılan “hâkim iktisat öğretisi” bir bilim olmaktan ziyade, emperyalist-kapitalist sistemin işleyişini meşrulaştırmaya hizmet eden bir ideoloji gibidir. Bu yönüyle özü itibariyle felsefi idealizm içinde yer alır. Çünkü iktisadi olay ve olguları içinde cereyan ettikleri maddi üretim tarzının belirleyici koşullarından, iç çatışmalarından, sürükleyici alt yapı ve üst yapı dinamiklerinden ve sosyal sınıflar arasında süre giden açık ya da örtük mücadelelerden ya da güç ilişkilerinden bağımsız olarak ele alır.

Bu öğretiyi benimsemiş olan akademisyenlerin çoğunluğu ise toplumlardaki sınıfsal ayrışmayı ve sınıf mücadelelerini görmek ve nedenlerini sorgulamak yerine, sınıfların olmadığı iktisadi modeller ve varsayımlarla bu olguyu gizlerler. Bunlar içinde en eleştirelleri ise sorunu üretim tarzının sorunları yerine, sadece yoksul-zengin ayrışması ve gelir bölüşümü adaletsizliğine indirgerler.

İNDİRGEMECİ YÖNTEMLERLE KURULAN SOYUT MODELLER

Bu iktisadın yöntemi ve modelleri sorunludur. Varsayımları gerçeklere uygun değildir, teorisi ekonomik sorunları çözümlemede ve aşmada yetersizdir. Ağırlıklı olarak tümden gelimci bir teori ve yöntem kullanılır. Yani işe aksiyom ve önermelerle başlar ve indirgemeci bir mantık kullanarak olayları açıklamaya çalışır. Buna uygun matematiksel modeller kullanır.

Yani tıpkı kutsal sayılan metinleri tartışmasız bir biçimde kabul ederek dünyayı açıklamaya çalışan dinsel öğretiler ve inançlar gibi, ana akım iktisat da işin başında kutsal metin düzeyinde benimsediği ön kabullerle işe başlayarak ekonomide olup bitenleri yukarıdan aşağıya, indirgemeci bir biçimde açıklamaya çalışır. Gerçeklerden hareketle analiz yaparak bilimsel sonuçlara ulaşmak yerine, gerçekleri inancına ya da teorisine uydurmaya çalışır.

İndirgemeci düşünce biçimini iktisada uygularken bu iktisatçılar soyut matematiksel modeller (sanki öyleymiş gibi yapan ) kullanırlar. Ancak hiçbir ekonomi teorisi çok karmaşık bir gerçek ekonomiyi tam olarak taklit edebilen bir ekonomik modeli sunamaz. Çünkü bu modellerin büyük bir çoğunluğu gerçeklikleri son derece tartışmalı varsayımlara (örneğin tam rekabet piyasasının varsayımları)  dayalıdırlar.

DENGE / İSTİKRAR MİTİ

Bu bağlamda Neo klasik iktisadın ve kullandığı modellerin en çok başvurduğu varsayım seti;” “rasyonalite”, “denge/ istikrar” ve “etkinlik-verimlilik” setidir.  Bu varsayımlar ile bizleri piyasaların bir tür sihirli teknolojik makine olduğuna ve bu makinenin otomatik olarak kaynakları matematiksel bir tamlık ve kesinlikle tahsis ettiğine, çalkantılara karşı dirençli olduklarına ve aşırılıkları bertaraf ettiklerine inandırma gayreti içine girerler (3).

Piyasa iktisatçıları da üniversitelerde, ekonominin içgüdüsel olarak istikrarlı olduğu- fiyat değişikliklerinin küçük ve tesadüfi olduğu, endişe verici durumların piyasa güçlerinin “görünmez eli” tarafından kolayca bertaraf edilebileceği düşüncesiyle eğitilirler.

Piyasaların istikrarsız olabileceğini kabul eden bazı iktisatçılarsa bu durumu, örneğin politik ve jeopolitik risklerle ya da teknolojideki hızlı değişimlerle açıklarlar. Ama onlara göre, bu riskler ortadan kalktığında ya da uyarlanma süreci tamamlandığında piyasalar sakinleşecektir. Yani bu durum sadece geçici bir istikrarsızlık halidir, kriz olarak tanımlanmamalıdır.

GELİP GEÇİCİ DALGALANMALAR, ŞOKLAR

Özetle, ana akım burjuva iktisat teorileri perspektifinden bakıldığında aslında ortada bir kriz durumu yoktur. Yaşananlar ekonomik büyümeyi akamete uğratan gelip “geçici istikrarsızlıklar”, “dalgalanmalar” ya da “şoklar” olarak tanımlanabilir. Bu nedenle de yeni bir “dengelenme süreci” tamamlandığında bu sorunlar da bitecektir.

Diğer taraftan ana akım teoriler özünde aynı olsalar da ekonomik büyümeyi etkileyen faktörlerin neler olduğu konusunda farklılaşırlar.

ANA AKIMIN EN SAĞINDAKİ NEO-KLASİKLER

Ana akımın en sağında yer alan ve görüşlerini özünde Say Kanununa göre temellendiren Neo-klasik Okul olarak bilinen iktisat okuluna göre ekonomik büyüme emek gücü miktarının ve verimlilik artışlarının bir sonucudur. Bu nedenle de emek gücü arzı daralır ya da verimlilik artışı yavaşlarsa ekonomik büyüme de yavaşlar (4).

Ancak bu ifade doğru bir ifade gibi gözükse de, emek gücü verimliliğinin neden yavaşladığını açıklamaz.

AVUSTURYA OKULU: TASARRUFLAR / YATIRIMLAR YETERSİZSE KRİZ OLUŞUR

Ana akımın merkez sağında yer alan Avusturya Okulu’nun takipçisi iktisatçılara göre ekonomik büyüme yatırımlarla gerçekleşir. Yatırımlarsa tasarrufların doğrudan sonucudur. Yani tasarruf asıl olandır, yatırım ve büyüme bunu izler. Tasarruflar yetersiz kalırsa ekonomik büyüme de yavaşlar (5).

BIS’in (6) ağırlıklı olarak benimsediği bu görüşe göre, örneğin Türkiye gibi ülkelerde yetersiz tasarruf sorunu çok belirgindir. Bu nedenle de bu tasarruf açığı dışsal tasarruflarla (kaynaklarla)  kapatılmak durumundadır. İşte bu kaynaklara erişimde sıkıntı yaşandığında krizler ortaya çıkar. Bu süreci etkileyen en önemli olgu ise uluslararası sermaye hareketlerindeki düzensizlikler ve bu hareketleri etkileyen uluslararası faiz oranları (örneğin FED’in faiz artırımı gibi) gibi faktörlerdir.

Avusturya Okulu’na mensup bir grup iktisatçı ise (özellikle de Hayekçiler) finansal ve ekonomik krizlerin yanlış hükümet politikalarından kaynaklandığını ileri sürerler.

KEYNESYENLER: EKSİK TALEP KRİZ NEDENİDİR

Ana akımın merkez solunda yer alan Keynesyen iktisatçılardan Ortodoks Keynesyenlere göre krizin nedeni özel tüketim harcamalarının ciddi bir biçimde azalmasıdır (7). Post Keynesyenler için ise krizin nedeni özel yatırım harcamalarındaki ciddi düşüşlerdir (8). Böylece Keynesyenler ekonomik krizin nedeninin tüketim ve yatırım harcamalarının büyük bir kısmını oluşturduğu efektif toplam talebin yetersizliği olduğunu ileri sürerler.

Gerçekte, görgül araştırmalar özel tüketim harcamalarının her ne kadar iktisadi çöküşlerle birlikte görülse de çöküşün temel nedeni olmadığını ortaya koyuyor. Bu harcamalar krizin sadece bir parçasını oluşturuyorlar. Nitekim büyük resesyonlarda (örneğin  2008 Büyük Resesyonunda) özel tüketim harcamalarında aşırı bir düşüş yoktur. En fazla azalan harcamalar yatırım harcamalarıdır (9).

Yani büyük krizlerin öncesinde yatırımlar, çöküşten ya da tüketim ya da istihdam azalmasından önce azalmaya başlıyor.  Bu nedenle de krize neden olan tüketimdeki azalma değil,  yatırımlardaki azalma oluyor. Bu bağlamda yatırımların azalmasına neden olan faktörün ortaya çıkartılması krizin nedenini anlamamızı kolaylaştıracaktır.

KEYNESYENLERİN KRİZE YAKLAŞIMLARI METAFİZİKTİR

Tüketim eksikliğine vurgu yapanlar tüketicilerin parayı harcama yapmak yerine gömüleme yapmaları (likidite tercihi) durumunda tüketim harcamalarının eksik kaldığını ileri sürerler. Yatırımcıların yatırım yapmamasını ise bu iktisatçılar, ekonomide artan belirsizlikler sonucunda yatırımcının ekonomiye olan güvenlerini ve “yatırım iştahını, coşkusunu” kaybetmelerine bağlarlar(10).

Böylece Keynesyen iktisatçılar kapitalist ekonominin işleyiş yasaları (ekonomi politik) ile ekonomik olgular arasındaki bağları koparırlar, olgular arasındaki zorunlu ve iç bağlantıları görmezden gelerek işsizlik ve ekonomik kriz gibi yapısal sorunları “yatırımcı psikolojisi” gibi metafizik kavramlarla açıklamaya çalışırlar.

KRİZLERİN NEDENİ ÜCRETLERİN DÜŞÜKLÜĞÜ

Bir kısım Keynesyen iktisatçı ise (örneğin R. Reich) krizlerin nedeninin gelir ve servet eşitsizliği (ücretlerin milli gelirden aldığı payın azalması) olduğunu ileri sürerler (11).

Bu grup içinde yer alan Stockhammer’e göre (12) ücret yetersizliği ve gelir bölüşümü eşitsizliği ve  finansal de-regülasyonlar krizlerin nedenidir. Gelir eşitsizliği nedeniyle gelirleri azalan ücretliler (ki bunların tüketim eğilimleri çok yüksektir) tüketebilmek için borçlanırken, gelirin ve servetin büyük bir kısmını elinde tutan zenginler bu servetlerini büyütmek için finansal alanda spekülasyona başvururlar. Bankacılık sektörü de spekülatif faaliyetleri ile kriz riskini artırır. Devlet finans alanını düzenlemekten vaz geçtiğinde böyle faaliyetler finansal krizlerle sonuçlanır.

KRİZDEN ÇIKIŞ STRATEJİLERİ

Böylece krizden çıkış stratejileri ana akımın en sağından başlayarak şöyle sıralanır:

Ana akım Neo-Klasik Okul içinde yer alan Arz Yönlü İktisatçılara ve Rasyonel Beklenticilere göre, ekonomideki sorunlar arz yönlüdür. Bu sorunların çözülmesi halinde (Say Kanunu gereğince her arzın kendi talebini yaratmasından ötürü) dengesizlikler ortadan kalkar ve büyüme yoluna devam eder, yeni istihdam yaratılır.

Bunun için de emek gücü maliyetlerini düşüren, verimliliğini artıran emek gücü piyasasına dönük, esnekleştirme ve güvencesizleştirme gibi de-regülasyonların (devletin düzenleme yapmaktan vaz geçmesi) sürdürülmesi, sosyal güvenlik gibi yapısal reformların yapılması ve kıdem tazminatının kaldırılması gereklidir.

Ayrıca kamu bütçesindeki kaynaklar daha fazla bir biçimde sermayeyi, dolayısıyla da üretimi desteklemek için kullanılmalı ve bu kesimlerden alınan vergiler azaltılmalıdır. IMF ve OECD başta olmak üzere uluslararası kuruluşların ve burjuva hükümetlerin çözümleri bu yöndedir.

Böylece ana akımın en sağında yer alanlar işçilerin daha verimli çalıştırılması, böylece kârların artırılmasıyla sonuçlanacak türden ekonomik ve sosyal politikaların uygulanmasını önerirken, işçi ücretlerinin artırılmasına karşıdırlar. Bu yönüyle krizin faturasının işçi sınıfınca ödettirilmesini savunurlar.

Keynesyen Okul’a göre ise sorun talep yönlü olduğundan tüketim ve yatırım artışını, dolayısıyla da talep artışını sağlayacak tedbirler alınmalıdır. Bu bağlamda faiz oranları indirilirken, ücretlere artışlar yapılmalı, böylece iç talep canlandırılmalıdır. Aynı zamanda düşük kur politikası gibi ihracat artırıcı önlemlere başvurulmalıdır.

Ücret artışlarını ve göreli olarak daha adil bir gelir bölüşümünü öngörse de, Keynesyen önlemlerin de işçi sınıfı için çözüm olmayacağı açıktır. Zira böyle talep artırıcı politikalar kaçınılmaz olarak enflasyonu artırdığından, yapılan ücret zamları artan enflasyonla geri alınmakta ve sonuçta işçilerin yoksullaşması sürmektedir. Kaldı ki işçilerin ekonomik kazanımlarının (siyasal kazanımlarla güçlendirilmediği sürece) her zaman geri alındığı özellikle de son 30 yıldır kanıtlanmıştır.

Bir sonraki yazımızda ele alınacak olan krizi finansallaşma olgusu ile açıklayan yaklaşımlara göre, bankacılık ve finans alanında yapılacak yeni ve sıkı düzenlemelerle kriz aşılabilir.

Örneğin Lapavitsas’a göre (13), krize neden olan, kapitalist üretim biçimine içkin çelişkiler değil, açgözlü bankaların işçileri sömürmesidir (yüksek morgıç faizleri gibi yöntemlerle). Bu bağlamda,  finansallaşma teorilerinin merkezinde krizin nedeni olarak kapitalizm değil, finans vardır.

….bir sonraki yazı: Neo –Marksist Finansallaşma Teorisi, Marksist Azalan Kâr Oranları Eğilimi Yasasına göre kriz değerlendirmesi ve Türkiye ekonomisinin krizinin çözümlemesi. (16 Aralık 2018)

Dipnotlar:

(1) Andrew Clark and Jill Treanor “Greenspan – I was wrong about the economy. Sort of”, https://www.theguardian.com/business/2008/oct/24/economics-creditcrunch-federal-reserve-greenspan.
(2) http://stumblingandmumbling.typepad.com/stumbling_and_mumbling/2013/10/shiller-vs-fama.htm).
(3) David Orrell, Economiths: Ten Ways that Economics Get It Wrong , 2010.
(4) Richard D. Wolff & Stephen A. Resnick, Çatışan İktisadi Teorleri-Neoklasik, Keynesçi ve Marksçı (Çev. Can Evren), İletişim yayınları, 1.Baskı, 2016, s. 108-109.
(5) Brian J. Loasby, “The Austrian School”, A Modern Guide to Economic Thought (Edt. Douglas Mair & Anne G. Miller), 1991, s. 56-60.
(6) Merkez Bankalarının bankası olarak da tanımlanan Bank of International Settlements.
(7) James Love, “The Ortodox Keynesian School”, A Modern Guide to Economic Thought (Edt. Douglas Mair & Anne G. Miller), 1991, s. 156.
(8) Sheila C. Dow, “The Post-Keynesian School”, A Modern Guide to Economic Thought (Edt. Douglas Mair & Anne G. Miller), 1991, s. 190-195.
(9) https://thenextrecession.wordpress.com/2013/11/12/the-informal-empire-finance-and-the-mono-cause-of-the-anglo-saxons).
(10) Love, agm. s. 160-162.
(11) Robert B. Reich, After-Shock, The Next Economy and America’s Future, Alfred A. Knopf, 2010, s. 52-64.
(12) Engelbert Stockhammer, “Wage-led Growth”, http://www.socialeurope.eu/re-no-5-wage-led-growth (15 April 2015).
(13) Costas Lapavitsas, Profiting without producing; how finance exploits us all, Verso, 2013.

http://ozgurdenizli.com/turkiye-ekonomisi-krizin-ikinci-fazinda-i-mustafa-durmus/

İlginizi çekebilir