Turgut Bey ve Kızlarının Sıra Dışı Kahire Gezisi – Arif Şentek

Anlatılanlar sadece bir baba ve iki kızın böyle sıra dışı bir gezi boyunca yaşadıklarının öyküsü değil, bugün bölgedeki savaş koşulları nedeniyle ulaşmanın güç olduğu, bir bölümü yıkılmış, yok olmuş kentlerde 40 yıl önce barış ortamında yaşananların da öyküsüdür.

Turgut Bey ile kızları Çiler ve Ferayi, tam 40 yıl önce, 5 Eylül 1979 gecesi İzmir’den otobüsle yola çıkar, Isparta üstünden Burdur’a, oradan Antalya giderler. Uğradıkları kentlerde tanıdıklarını arar bulur, onlara konuk olurlar, görülecek yerleri gezerler. Yolculuklarını sürdürürler, Gaziantep’e, sonra da Kilis’e gelirler. Tibil (Öncüpınar) sınır kapısından Suriye’ye geçerler. Turgut Bey, geze dolaşa Kahire’ye gitmeyi amaçlamaktadır.

Suriye’de Halep’e, Şam’a giderler ve sonra Irak’a, Bağdat’a geçerler. Oradan Ürdün’ün Amman kentine geçerler, kendilerini Mısır’a götürecek gemi bulmak için Akabe limanına inerler. Ancak ilk gemi 17 gün sonra kalkacaktır. İster istemez yeniden Şam’a dönerek oradan Lazkiye limanına geçerler. Şanslarına İskenderiye’ye gidecek, çalışanlarının tümü Türk olan Panama bandıralı “Sunny Beach” şilebi limanda beklemektedir. Maceralı bir deniz yolculuğundan sonra Mısır’a, Kahire’ye ulaşırlar.

Gezi haritası

Turgut Bey (Turgut Yücel Antalyalı) bu gezinin ayrıntılarını 1980’de yayınladığı “Mısır’a Uzanan Yol ve Kıbrıs Gezisi” kitabında (1) anlatıyor.

Devlet görevinden (sanırım Maliye’den) emekli Turgut Bey öyle yayınevleriyle filan çalışmaz; kendi yazar, kendi bastırır, hatta satışını da doğrudan kendi yapar, okurlarının ayağına giderek kitabını satar… Bir dizi yayınlanmış kitabı var, diğerlerini bilmiyorum ama bu Mısır gezisini anlattığı kitabı yazım yanlışları, düzeltme eksiklikleri ile dolu, tam bir “amatör” işi. Sabırlı bir editörün eline düşse ne iyi olurdu.

Turgut Bey’le 1980 yazında İzmir’de ayaküstü karşılaşmıştım. Kemeraltı’nda bir arkadaşımın bürosunda otururken çantasında kitaplarıyla çıkagelmişti. Belki de kitaplarını bastırdığı Kemeraltı’ndaki basımevinden yeni almış, hemen en yakınındaki işhanından başlayarak satışa çıkmıştı. Hoş, sabırlı, herkesle kolay ilişki kuran, dünyaya yalın tarafından bakan bir insan izlenimi veriyordu. Bendeki “Mısır Gezisi” kitabı o günden kalmadır.

Turgut Bey Kahire’ye uzanan geziyi 15 günde tamamlarız diye düşünmüş ama türlü aksaklıklar nedeniyle gezi bir buçuk ay sürmüş. Tam “kervan yolda dizilir” mantığıyla yola çıkılmış. İnternetin, gezi kitaplarının olmadığı yıllarda, dillerini bilmedikleri ülkelerde, Türkçe bilen birilerini arayıp bularak, çoğu kez rastlantıların yardımıyla, sora öğrene yol alıyorlar. Her türlü güçlüğe karşın bir biçimde sorunlarını çözüyorlar. Eh, ceplerinde 1500 dolar var, o tarihte fena para olmamalı.

Emine Rızık, Zozo Şekip, Tahiye Karyoka…

Gelelim bu gezinin esas amacına, eski deyimiyle “sebebi ziyaret”e… Başlangıçta kızlarına pek belli etmez ama Turgut Bey gençliğinde seyrettiği Mısır filmlerindeki oyuncuları unutmamıştır, onları görmek istemektedir. “Leyla Murat, Abdülvehap, Yusuf Vehbi, Emine Rızık, Zozo Şekip, Tahiye Karyoka, Fatma Rüştü…” Bu adlar, 50’lerde, 60’larda yetişen bizim kuşağa bile yabancı gelir, belki oradan buradan duymuşluğumuz vardır. Ama bu oyuncular, 1940’ların Türkiye’sini sarsan Mısır filmlerinin ünlü oyuncularıdır.

Levent Cantek doktora çalışmasında (2) o dönemi, Mısır filmlerinin gördüğü yoğun ilgiyi çok iyi anlatıyor. Filmlerin özellikle güneydoğu illerindeki olası etkilerinden çekinen CHP yönetimi filmlere Arapça yasağı getirir. Zaten filmler Türkçe dublajlı oynamaktadır, şarkı sözleri de Türkçeleştirilir ve yerli ses sanatçıları tarafından, örneğin Münir Nurettin, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar tarafından söylenir. Böyle bir “ulusallaştırma” halkın Mısır filmlerine ilgisini daha da artırır.

Ülkü Tamer o sinema âleminin canlı tanıklarındandır ve şöyle hatırlar Antep’te ninesiyle sinemaya gittiği o günleri: “En çok da Yıldız Sineması’na giderdik. Arap filmleri genellikle orada oynatılırdı çünkü. Hurmalar Altında Cemile’yi, Leyla ile Mecnun’u, Aşkın Gözyaşları’nı, Paşa’nın Kızı’nı, Harun Reşid’in Gözdesi’ni, hele sadece Antep’i değil, bütün Türkiye’yi kırıp geçiren Fakir Çocukları’nı kim bilir kaçar kere izlemiştik!”(3)

Yani Turgut Bey, gençlik anılarında kalmış Mısırlı sinema sanatçılarını görmeyi istemekte pek de haksız değildir. Kahire’deki günleri o oyuncuları aramakla geçer. Konsolosluktan yardım ister, oyuncular sendikasına gider gelir. Aradığı bazı oyuncuların artık hayatta olmadığını öğrendiğinde çok üzülür.

Zozo Şekip bir yıl önce ölmüştür ama onun gibi eski bir sinema oyuncusu olan ablası Mimi Şekip’le karşılaşırlar. Sanatçılar lokalinin balkonda oturur “dereden tepeden” konuşurlar. Turgut Bey, Zozo Şekip’in eski filmlerinden, örneğin “Mahzun Gönüller”den söz eder, Zeki Müren’in de Zozo’nun hayranlarından olduğunu anlatır. Mimi Şekip çat pat Türkçe konuşmaktadır, “Mahsun Gönüller”i hatırlayamaz ama Zeki Müren’in ilgisine çok sevinir. Unutmadan ekleyelim; Turgut Bey böyle buluşmalar giderken eli boş gitmemeye dikkat etmektedir, örneğin Mimi Hanım’a da İzmir’den aldığı bir şişe “Aktaş” kolonyası götürür.

Sonunda Emine Rızık’la da buluşurlar. Rızık aradan geçen onca yıla karşın halen sinema yaşamını sürdürmekte, TV dizilerinde oynamakta, yaşlı kadın rollerine çıkmaktadır. Türkiye’den kalkıp gelen, ısrarla onu arayan bu hayranını görmek için kaldıkları otele kadar gelir. Turgut Bey karşısında “Leyla ile Mecnun”, “Fakir Çocuklar”, “İdam Saati” gibi filmlerin başoyuncusunu görünce gözlerine inanamaz. Kısa süreli bir görüşme olur, filmlerinden, birlikte oynadığı oyunculardan söz ederler, Emine Rızık duygulanır, ayrılırken ertesi yıl Türkiye’ye, İstanbul’a geleceğini söyler. Birlikte resim çektirirler. Turgut Bey ona da bir şişe Aktaş kolonyası verir.

“Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun…”

Böyle gezilerden dönenlere “yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gördüklerinizi anlatın bize” denir. Ama Turgut Bey neler yiyip, içtiklerini de anlatıyor. Kısıtlı bir bütçeyle yola çıktıklarından ve neyle karşılaşacaklarını bilmediklerinden, yemek gereksinimlerini genellikle şimdilerde “street food” dedikleri türden şeylerle, çoğu kez da kahvaltı ile geçiştiriyorlar. Yanlarında, Burdur’dan geçerken uğradıkları Hacılar köyündeki tanıdıklarının verdiği bir torba kabuklu ceviz de vardır. Bazen mükellef sofralara konuk edildikleri oluyor, her ne kadar Turgut Bey memlekette arada bir rakı içiyorsa da, gezi sırasında yapılan viski ikramlarını geri çevirmiyor. Kola pek muteber bir içecektir o sıralar. O yıllarda Türkiye’de döviz sıkıntısı nedeniyle “Türk kahvesi” kıtlığı yaşanmaktadır. Bu nedenle gezi boyunca kahve içmenin keyfini çıkarır Turgut Bey.

Turgut Bey ve kızlarının gezisi, bugün turizm firmalarının düzenlediği programlı, rehberli turlara benzemez. Kentler, hatta ülkeler arasında veya kent içinde binecekleri otobüsü, dolmuşu, kalacakları otelleri yerinde ve anında sorup soruşturup bulurlar. Üstelik Türkçeden başka bir dille anlaşma olanakları yoktur. Dolayısıyla Turgut Bey sürekli sorun çözer durumdadır. Girişkenliği ile gittikleri her yerde Türkçe bilen ve kendilerine yardımcı olacak birilerini bulur.

Türkiye’den göçmüş Ermeni, Rum, Yahudi asıllı kişilere de rastlarlar. Örneğin Akabe’de rastladıkları Vartan Jerkejian (muhtemelen Çerkezyan), İskenderiye’de karşılaştıkları Rum asıllı Jorj Milat’ın yardımları yararlı olur. Bu arada Ermeni bir saatçi Turgut Beyin bozulan saatini iki kez onarsa da kısa bir süre içinde saat yine bozulur. Zaten Turgut Bey sürekli bir şeylerini kaybetmektedir.

Konsolosluk ziyaretleri ve Sevil Yurdakul

Turgut Bey gittikleri belli başlı kentlerde Türkiye konsolosluklarını ziyaret etmeyi ihmal etmez. Gurbet ellerde konsoloslukların kapısında dalgalanan Türk bayrağını gördükçe duygulanır. Konsolosluk çalışanları sorunları çözmede kendisine çok yardımcı olurlar. Turgut Bey özellikle Kahire Başkonsolosu Sevil Yurdakul’dan şöyle övgüyle söz eder:

“Sevil Yurdakul Hanım, gerçekten övülmeye değer. Dışişleri örgütü için paha biçilmez bir kişi. İnsancıl davranışları, bilgisi, inceliği ile gerçekten uğraşısının eri. Dereden tepeden konuştuk, buz gibi su ile kahvesini içtik… Elimizde olan bir iki İzmir kartpostalını verdik, masasının camının altına koydu.”

Eski film oyuncularıyla görüşmek istediğini söyleyen Turgut Bey’e Sevil Hanım, bunun bir usulü olduğunu, öyle çat kapı gidip kendileriyle görüşülemeyeceğini anlatmaya çalışır. Yine de konsolosluk çalışanları Turgut Bey’in bu görüşme isteğini kolaylaştırmak için ellerinden geleni yaparlar.

İnsan merak ediyor; acaba Turgut Bey, Sevil Hanımın kim olduğunu biliyor muydu? Bilmeyenler için hatırlatalım, Sevil Yurdakul, Doğan Avcıoğlu’nun eski eşi, PDA (Perinçek) hareketinden Doğan Yurdakul’un ablasıdır ve Ankara çevrelerinde ilginç, zeki, kişilikli, sözünü esirgemeyen esprili bir kadın olarak tanınmıştır. 2009’da ölümünden önce anlattığı yaşam öyküsünü Cem Akaş derlemiş, okumanızı öneririm.(4)

Kahire’de son günler ve yurda dönüş

Biz yine konumuza, Turgut Bey ve kızlarının Kahire’deki son günlerine dönelim.  Çarşı pazar dolaşılır. O tarihlerde Türkiye’de kolay bulunmayan bir iki ufak öteberi alınır. Eski Eserler Müzesi, Piramitler, Nil kıyıları gezilir. Hurma almak isterler, nedense pahalı gelir vazgeçerler. Kimi zaman açlıklarını krakerle bastırırlar. Türkiye’ye dönme zamanı gelmiştir.

Turgut Bey dönüşü aynı yollardan geçerek gemiyle ve karayolu ile yapmayı düşünmektedir. Bir taraftan da ellerindeki para tükenmek üzeredir. Mısır’dan çıkış yolu aramaktadırlar. Sonunda, belki Çiler ve Ferayi’nin artık bitkinlik noktasına geldiğini görenlerin, belki de Sevil Yurdakul’un yönlendirmesi ile uçağa karar verirler. Ceplerindeki son parayı uçak biletine harcarlar ve Kahire’den Polonya Havayollarının bir uçağı ile İstanbul’a gelirler.

Turgut Bey yaşamında ilk kez uçağa binmektedir. Onca uzaklığın bu kadar kısa sürede aşılabilmesine şaşırır. Hosteslerin kibar davranışlarından etkilenir. Örneğin uçaktaki yaşlı çiftin ikram edilen içecek tepsisini üzerlerine dökmesine bile hostesler bir şey demediler der. Bu arada tuz ile şekeri ayıramadığından kahvesini sade içmek zorunda kalır. Turgut Bey ve kızları İstanbul’dan İzmir’e bir gece otobüsü ile gelirler ve 45 gün önce ayrıldıkları Balçova’daki evlerine ulaşırlar.

Kitapta anlatılanlar insana çok naif gelebilir. Ama toplumdan, 40 yıl öncesinden bir kesit verir. Sonuçta gündelik yaşamın gezginci halidir diyebiliriz. Anlatılanlar sadece bir baba ve iki kızın böyle sıra dışı bir gezi boyunca yaşadıklarının öyküsü değil, bugün bölgedeki savaş koşulları nedeniyle ulaşmanın güç olduğu, bir bölümü yıkılmış, yok olmuş kentlerde 40 yıl önce barış ortamında yaşananların da öyküsüdür.

Adından anlaşılacağı gibi kitapta, Turgut Bey’in bu kez kardeşi Mualla Hanım’la birlikte gittikleri Kıbrıs gezisini anlattığı kısa bir bölümü daha var. Kıbrıs’ta dil sorunu yoktur ama bu pek bir şeyi değiştirmez, benzeri ilişkiler yaşanır, benzeri dostluklar kurulur. Pek “sıra dışı” sayılmasa da Kıbrıs gezisi için Kahire gezisinin değişik mekânlarda geçen kısa bir versiyonu diyebiliriz. (AŞ/AS)

(1) Turgut Yücel Antalyalı, Mısır’a Uzanan Yol ve Kıbrıs Gezisi”, kendi yayını, İzmir, 1980,

(2) Levent Cantek, “Gündelik Yaşam ve Basın (1945-1950) – Basında Gündelik Yaşama Yansıyan Tartışmalar”, Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Gazetecilik Anabilim Dalı, 2005

(3) Ülkü Tamer, “Sinema Sevgimin Bir Başka Kaynağı”, Radikal30.10.2004

(4) Cem Akaş, “Hariciyeden Gazel – Sevil Yurdakul

Kaynak: BİANET

İlginizi çekebilir