Toprak, kadın ve efendilerin savaşı-Zeynep Altınkaynak

Toprak ve kadın… Bu iki imge tarihin ilk dönemlerinden günümüze kadar her zaman özdeşleştirilen, bir arada anılan iki mefhum olagelmiştir. Doğanın, toprağın sınırsız yaratıcılığı ve üretkenliği doğal toplum insanınca efsuni bir hürmetle karşılanmış, varlığı ve bereketi kutsanmıştır. Toprağın andı en büyük and, toprağın mevsimsel döngüsü en büyük şenlik ve mutluluk olarak karşılanmıştır.

Kadın da öyledir, toplumsal doğada kadın varlığı aynı ölçüde mutluluk ve coşkuyla karşılanır. Tıpkı toprak gibi kaygısız ve karşılıksız veren, tıpkı kadın gibi sarıp sarmalayan, üreten, yaratan ve doğuran… Bu sebeple kadın varlığı da aynı efsuni hürmetle karşılanır ve kutsanır. Bunu salt ana-lık olgusuyla bağdaştırmak eksik bir yorum olacaktır. Kadın varlığının en başat öğelerinden biri bu olmakla beraber, kadın etrafında toplumsallaşan insanlık, kadınla kendi kimliğini bir tutmuştur. Erkek egemenlikli uygarlıklar sürecine kadar kadın ve toplum-toplumsallık bir tutulmuş, toplum varlığını kadın kimliğiyle ifadelendirmekte bir beis görmemiştir. Kadın toplumsallığının maddi ve manevi kültür oluşturucu özelliği bu konuda çok temel bir etkileyendir. Yaşam bu eksende akmakta, hem de eril-erkek aklının kafesinde donmaksızın özgürce, çağlayanlarca akmaktadır.

Aradan geçen binlerce yıl ve binlerce uygarlıklar silsilesine rağmen, bu özdeşlik ve enerji akışı toplumların hafızasında yaşamaya devam etmektedir. Kadın ve toprağın daha çok duyularüstü enerjiyle ifadelendirebileceğimiz muazzam uyumu, belki de bugün artık batıl inanç olarak adlandırdığımız pek çok inanışımızda, tabularımızda yaşamaya devam etmektedir. Toprağa bağlılık kadın açısından yenilenmenin, daha özcesi yaşamın sürdürülebilirlik ölçütüdür. Bugün kapitalist modernitenin bütün -izmleriyle oynadığı kültürel kodlarımızdaki aşınmalara rağmen- toprak hala yaşamımızın sürdürülebilirlik şifresidir.

Köylerden şehirlere göçün toplumda fakat özelde kadında yarattığı en temel hasarlardan ve zorlanmalardan birisi bu oluyor. 90’lı yıllarda Kürdistan’da akıl almaz uygulamalarla zorunlu köy boşaltmalardan sonra kentlere gelen kadınların yaşandığı en büyük zorlanma beton yığınlarının arasında, ulaşamadıkları bir avuç toprak özlemiydi. Bu sadece tarımla, toprağa dayalı üretimle ilgili bir sorun alanı olmanın çok ötesinde bir durum. Kimliğinden ve kültürel karakterden uzak düşmenin getirdiği bir trajedidir. Amed’in güya lüks semtlerinde, mahalle aralarına yapılan tandırlar, o devasa sitelerin balkonlarına yapılan minyatür bahçeler bir nebze de olsa bu özlemi dindirme çabasıdır.

Kadının yurdudur toprak… Bugün ulusalcılıkla çokça işlenmiş yurtseverliğin çok ötesinde bir kimlik ifadelendirmesidir. Bir duruştur. Yerinden-yurdundan etme, toplumların yönünü şehirlere çevirmelerin en temel amacı da bu duruşun yok edilmesi, ortadan kaldırılmasıdır. Zira kapitalizmin ve onun her türlü çıkar savaşlarının en derin panzehri bu güç, bu duruştur.

Bu duruş ortadan kalktığı oranda, bu kimlik örselendiği oranda modernizm kalıcılığını garantilemiş olacaktır. Merkezi hegemonik güçlerin paylaşım savaşlarının bir yönü de budur. Kürdistan’da son 200 yıldır süregelen savaşlar silsilesinde zorunlu iskân kanunları, köy yakmalar ve boşaltmaların, tüm doğal kaynakların HES’ler, termik santraller, barajlarla talan etmenin bir ayağı da budur. Azami kâr kanunu ile her türlü doğal kaynak istismar edilirken, toplumu doğadan ayırarak bir duruşa da müdahale edilmektedir.

Dünya siyasetinin gittikçe saydam bir bataklığa dönüştüğü zamanlardan geçiyoruz. Bataklıkların genel özellikleri, gizil olmalarıdır. Basıncaya, daha doğru bir deyimle batıncaya kadar ne denli derine gittiğini anlamak güçtür. Ya mekânı çok iyi tanımanız ya da yol yürüyüşünde oldukça dikkatli ve duyarlı olmanız gerekir. Aksi; çıkmak için çırpındıkça, çırpınanı daha da derinlere çeken bir çamur yığınıdır.

Günümüz dünya siyaseti artık gizil halini geride bırakmışa benziyor. Basılanın, bulaşılanın, ısrarla müdahale edilenin, müdahale eden için bataklığa dönüşeceği bilinmesine rağmen, hali hazırda siyaset sırf bu çamur için, hatta bizzat bu çamurun içinde yapılıyor. Ortadoğu özelde Kürdistan’da bu durum ayyuka çıkmış durumdadır. İç istikrarını, bir yandan dünya güçlerinin türlü müdahalesi, bir yandan içteki demokratik uygarlık güçlerinin itirazı ve isyanı sonucu çoktan yitirmiş devletler bataklığın gittikçe daha derinlerine doğru yol almaktadır. Sayısız çete örgütleri bu bataklığı bizzat genişletmekten sorumlu kılınmıştır. Biyolojik, kimyasal silahlar her geçen gün yaygınlaşmaktadır. İktidarın çarkını döndüren resmi bilim doğanın, toplumların, insanın yapısıyla oynamaktadır. Ve bunların tümü artık gizli kapılar ardında değil, bizzat dünya sahnesinde, milyarlarca insanın gözleri önünde gerçekleşmektedir. Savaşın efendileri kozlarını açık oynamakta, faşizmi, cinsiyetçiliği, ırkçılığı, dinciliği gizlemek için herhangi bir kılıf arayışına da girmemektedir. Kadının toprakla bağına, yurduna, yurtseverliğine saldıran da aynı güçtür.

Kadınlar… Savaşın efendilerinin birincil hedefleri… Bu savaş kadının doğasına, zihniyetine, yarattığı ahlaki ve politik toplum değerlerine, çocuklarına, bedenine, ruhuna karşı açılmıştır. Bundan onlarca yıl önce, önce kadınları vurun dedi savaşın efendileri, bugünde zihniyet ve pratik düzeyinde bu sözlerini uygulamaya devam etmektedirler.

Savaş her anlamda önce kadınları vurmakta. Federe Kürdistan’da askeri operasyonlarla beraber boşaltılmak istenen Amediye, Zaxo ve Duhok köylerinde en çok kadınlar etkilemektedir. Maxmur’da 27 yıldır süregelen mültecilik zinciri en çok kadınların dünyasını etkilemiştir. Efrin’de, Serekaniye’de ve daha nice yerde, savaşın efendileri önce kadını vurmuş, kadını toprağından, yurdundan, varoluş dinamiklerinden koparmış, toplumları kültürel dinamizminden vurmuştur.

Bugün faşizmin en amansız yönelimleriyle uçlaştığı, tüm direniş alanlarının yoğun ideolojik ve fiziki bombardıman altında olduğu bir dönemden geçerken, ona karşı direniş yöntemlerimiz de her zamankinden güçlü olmak durumundadır. Ortadoğu’nun dört bir yanında derinleşen savaş bizim değil, efendilerin savaşıdır. Bize düşense kadının ve toprağın gücüyle sözümüzle, emeğimizle, pratiğimizle efendilerin savaşını boşa çıkartmak; demokratik, kadın özgürlükçü çizgimizi umutla, inançla, aşkla korumaya ve büyütmeye devam etmektir. Yeter ki büyük söz, büyük duygular ve büyük yürekle özgürlük yürüyüşümüzü yükseltelim…

Kaynak: Yeni Yaşam

 

*Yeni Yaşam Kadın Eki’nde yer alan diğer yazılar için tıklayınız

 

İlginizi çekebilir