Toplumsal cinsiyet ve kadınların kıskaç altındaki yaşamı: Erkek şiddeti

Toplumsal cinsiyet rollerinin kalıplaştırılarak özellikle kadın yaşamında bir dayatmaya dönüştürüldüğü ve toplumsal cinsiyet normlarının dışına çıkılması durumunda yine bu cinsiyet rolleri üzerinden söylemlerin üretildiği bir toplum düzeni içinde yaşıyoruz. Birçok alanda olduğu gibi kadın ve LGBTİ+ yaşamında da erkek egemen sistem üzerinden yeniden şekillendirilmeye çalışılan ve bir dayatmalar bütününe adını veren toplumsal cinsiyet normları, çeşitli şekilleriyle hemen hemen her an, her yerde karşımıza çıkabilmekte.

Sağlık alanındaki veriler ile başladığımız “Toplumsal Cinsiyet ve Şiddet” teması ile devam eden toplumsal cinsiyet rolleri yazı dizisinde; birçok alandan toplumsal cinsiyet kavramını ele alacak, toplumların yaşamına etkisini irdeleyecek ve bu kavramın özellikle de siyaset, sosyal politika ve emek yönlerinden kadın yaşamına etkisini ortaya koyacağız.

Kadın yaşamına etki eden toplumsal cinsiyet dayatmaları, erkek egemen sistem ve devlet baskısı ile kişilerin yaşantılarına doğrudan müdahalenin bir parçası olmakla birlikte; süregelen “toplum düzeni”nin devamının sağlanması açısından da vazgeçilmez görülen bir baskı aracıdır. Toplumsal cinsiyet kavramsal olarak, birçok farklı açıklama ile tanımlanabilen, ancak özü itibariyle kadın ve erkeği birbirinden ayırt etmek için “kullanılan” sosyo-kültürel ve biyolojik farklılıklardır. Kabul gören yaratılış düşüncesinin de beslediği toplumsal cinsiyet kavramı, kadın ve erkeği tekil olmaktan çıkararak onlara belirli toplumsal “görevler” yükler. Toplumsal cinsiyet, cinsiyet kavramından ayrı olarak değerlendirilerek; kadınların ve LGBTİ+’ların biyolojik-anatomik özellikleri dolayısıyla toplum hayatında “ikincil” olarak nitelendirilebilecekleri bir konuma yerleştirilmelerine neden olur ve onların ancak toplumsal görevler yüklenmiş cinsiyetleri ile toplumda yer edinebilecekleri fikrinin yerleşik düşünce halini almasına etki eder.

‘Zorla kabul ettirilmiş toplumsal kategori’

Bu noktada toplumsal cinsiyet ve feminist tarih yazımı alanlarındaki araştırmaları ile bilinen Joan Scott’un toplumsal cinsiyet tanımına değinerek kavramı açalım. Joan Scott; toplumsal cinsiyeti, “cinsiyeti olan bedene, zorla kabul ettirilmiş bir toplumsal kategori” olarak tanımlar. Benzer bir tanımda toplumsal cinsiyetin, basit biyolojik ve sosyolojik karakterler olmaktan öte; erkeklerin kadınlar üzerinde iktidar oluşturabilmek için kullandığı Marksist anlamdaki sınıflar olduğunun altı çizilir. Scott’un tanımı öz itibariyle, toplumsal cinsiyetin en geniş ve en sade tanımıdır ancak diğer tanım birtakım eklemelere muhtaçtır. Bu noktada sadece erkek şiddetinden ve onların kadınlar üzerinde kurmaya çalıştıkları iktidardan bahsetmek; hem erkek şiddetini teşvik eden, kadınlar üzerindeki baskı ve şiddeti yoğunlaştırmak için erkek şiddetinden bağımsız olarak kendi baskı kanallarını ve toplumsal cinsiyet kalıplarını inşa eden erkek egemen sistemi göz ardı etmek hem de toplumsal cinsiyet rollerinin kadın emeğinin görmezden gelinmesindeki etkisini yok saymak anlamına gelecektir.

Bir dayatma hali ile karşımıza çıkan toplumsal cinsiyet kavramını, tüm bu tanımların yanı sıra toplumsal cinsiyet rollerinin gölgesindeki iş bölümü ve üretim araçlarının toplumsal cinsiyete dayalı bölünmesi açısından da değerlendirmeli; devletin baskı aracı olarak kullandığı toplumsal cinsiyet rollerini emek yönünden analiz ederek karşılıksız-piyasaya dahil olmayan, görmezden gelinerek karşılıksız bırakılan- kadın emeği ve kayıt dışı çalışma ile sömürülen kadın emeğini anlamlandırmalıyız.

İktidarın kadın politikası: Kadına yönelik şiddeti meşru kılmak

Toplumsal cinsiyet rollerinin dayatma halini almasının en yaygın örneğini kadına yönelik şiddet vakalarında görüyoruz. Şiddet, bir baskı aracı olarak devlet politikalarıyla, polis şiddetiyle, erkek şiddetiyle yaşamlarımızdaki yerini alırken; aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerinin dayatılmasında ve denetlenmesinde başvurulan bir “cezalandırma” yönetimi olarak karşımıza çıkıyor.

Kadına yönelik şiddeti; fiziksel şiddet, ekonomik şiddet, sözel şiddet, psikolojik şiddet, cinsel şiddet, dijital şiddet, flört şiddeti, cinsel taciz ve ısrarlı takip olarak sınıflandırıyoruz.

Fiziksel şiddet, sıkça “üçüncü sayfa haberi” niteliğinde karşılaştığımız ancak kadınların “Kadın cinayetleri politiktir” yahut “Erkek şiddeti politiktir” söylemleriyle toplumsal yaşamda bir karşılık almaya başlayan bir olgu olarak özellik AKP iktidarında hızla artış gösterdi. Kadın cinayetleri, kamusal alanda kadının kıyafeti üzerinden geliştirilen saldırılar bunun en önemli örneklerini oluşturdu.

Ekonomik şiddet ise çalışma yaşamına zaten çok zor dahil olabilen, olsa da her türden ayrımcılık, ikincilleştirme ve sömürü ile karşı karşıya kalan kadınlar açısından sıklıklı karşılaşılan bir şiddet türü. Erkeklerin maddi kaynaklarını kadın üzerinde bir baskı aracı olarak kullanması olarak basitçe tanımlanabilecek bu şiddet türü, eve hapsedilmiş kadınların hayatını karartıyor.

Kadınların en ufak bir hareketini eleştiri konusu yapan ve hedefine bedeninden fikirlerine, yaşam biçiminden duygusal ilişkilere kadar kadını ikincil hale getirmeyi alan sözel şiddetin Türkiye’de yaşayan kadınların tamamı açısından söz konusu olduğunu söylesek abartmış sayılmayız.

Psikolojik şiddet ise özü itibariyle teşhis edilmesi ve karşı çıkılması zor bir şiddet türü. Çünkü “Her ilişkide olan olağan şeyler” diyerek tanımlanan ancak erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü güçlendiren her türden psikolojik şiddet türü; kadına yönelik şiddetin bütününü besliyor. Aslında tüm şiddet türleriyle iç içe geçmiş olan psikolojik şiddet; kadınların sıyrılması en güç şiddet türlerinden birini oluşturuyor.

Cinsel şiddet, kadın bedeninin hedefe alındığı devlet politikaları ve gericiliğin de etkisiyle Türkiye’de önemli ölçüde artış gösterdi. Kadınlar üzerinde kontrol oluşturmak amacıyla, istekleri dışında cinsel ilişkiye zorlamak veya pornografik görsellere maruz bırakmak olarak tanımlanabilecek cinsel şiddet; kadınlar açısından dile getirmesi en güç şiddet türlerinden biri. Çünkü söz konusu şiddet türüne maruz kalmış bir kadın; bunu dile getirmesi halinde toplumsal cinsiyetin dezavantajlı grubu olarak ikinci kez hiçleştiriliyor ve toplumsal yaşamın dışına itilmeye çalışılıyor. Ancak yıllardır, kadın hareketinin bu konudaki eylemleri ve farkındalık çalışmaları; kadınların bunu dile getirmesindeki oranı arttırdı.

Dijital şiddet, kadınların hayatlarında kullandığı her türlü dijital materyalin denetlenmesi, baskılanması ve sansürlenmesi ile tanımlanırken; ısrarlı takip, kişinin kendi güvenliğinden korku duymasına neden olacak şekilde devam eden, kasıtlı ve tekrarlı davranışlar şeklinde tanımlanır.

Kadına yönelik şiddeti; toplum yaşamında veya özel alanda karşı karşıya kalınan her türlü baskı ve keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakmayı içeren aile, ev içi ve ilişkilerdeki her türlü fiziksel, psikolojik, cinsel şiddeti; evlilik içi tecavüzü, cinsel taciz ve istismarı, zorla evlilik ve kadın cinayetlerine ek olarak, iş yerindeki cinsel tacizi ve mobbingi, devlet ve devlet görevlileri tarafından işlenen veya göz yumulan şiddeti, silahlı çatışma ve savaş durumlarında yaşanan tecavüz, ekonomik ve cinsel sömürüyü ve bütün bunların dahilinde yaşanan insan hakları ihlallerini de içeren bir bütün olarak görmeli; kadına yönelik şiddeti salt kaynağı üzerinden değil, kaynağın baskılayıcısı üzerinden görerek tüm bu şiddet eylemlerindeki devlet faktörünün bilincine varmakta fayda var.

Kadın cinayetlerinde yüzde 25’lik artış

Toplumsal cinsiyet rollerini, toplumsal düzenin devamı için şart gören devlet; kendi ürettiği şiddetin yanı sıra, erkek egemen sistemin en “kullanışlı” baskı araçlarından biri olan şiddet kullanımını teşvik eden açıklamaları ve politikalarıyla her gün yaşanan kadına şiddet ve kadın cinayeti vakalarından kendi çıkarına düşeni alıyor. “Üç çocuk” açıklamaları, kürtaj kısıtlamaları, sezaryen ve doğum kontrolü “yorumları” ile kadına yönelik fiziksel şiddeti aşan ve psikolojik şiddete dönüşen baskılama yöntemleri; kadınların gülüşüne yönelen, ne giyileceğine ve nerelerde gezilebileceğine ilişkin açıklamalarda bulunan siyasilerin ve din adamlarının söylemleriyle çığrından çıkan bir hal alıyor. Bu noktada devlet; kadınlar adına konuşan, karar veren ve bu kararları dayatan bir denetim aracına dönüşüyor.

Türkiye’nin bağlı bulunduğu uluslararası anlaşmalar, kadına yönelik her türlü şiddeti suç kapsamında görmekte ve Türkiye’yi şiddeti önleme konusunda çeşitli düzenlemeler yapmakla yükümlü kılmaktadır. Örneğin, İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nde şiddete yönelik yükümlülükler açıkça ifade edilerek cezai yaptırımlar öngörülmektedir. Ancak, oluşturulan istatistikler, 2017 yılında 409 kadının katledilmesiyle birlikte kadın cinayetlerinin bir önceki yıla oranla yüzde 25 oranında arttığını; devletin, şiddeti önleyen düzenlemeler yerine kadına yönelik şiddeti onaylayan, hatta “ödüllendiren” ceza indirimleri ve yaptırım düzenlemeleri ile kadına yönelik şiddete ve kadın cinayetlerine arka çıktığını gösteriyor.

Türkiye’de 2 yıla yakın süredir devam eden OHAL ile tüm toplumu baskı altına alan ve KHK’lerle varlığını sürdüren AKP iktidarının, OHAL’i kullanarak engellemeye çalıştığı grev ve işçi eylemlerine sendikalaşma talepleri nedeniyle işlerinden atılan Flormar işçileri de eklendi. Birçok demokratik kitle örgütünün ve sendikanın destek ziyaretinde bulunduğu Flormar işçileri, devlet ve patron şiddetinin bir türü olan mobbing ile mücadele ettiklerini, patronlarının “yönlendirdiği” kişilerin kendilerine saldırdığını ifade ettikleri açıklamalarından işçilerin emeğini görmezden gelen iktidarın kadın emeğini yok sayarak, iş yerindeki mobbinge göz yumarak kadına yönelik şiddeti nasıl meşru kıldığını anlıyoruz.

Kadınlar, örgütlü mücadeleye!

Kadına yönelik şiddetin tanımlanması ve sürdürülen mücadelelerde öne çıkarılan bir alan olmaya başlaması 1970’li yıllarda ABD ve Avrupa’da, 1980 ve sonrasında Türkiye’de yükselen İkinci Dalga Kadın Hareketi olarak nitelendirilen dönem ile birlikte başlamış ve “Özel olan politiktir” söylemi ile ilişkiler içinde yaşanan her türlü şiddet, konuşulabilir ve görünür hale getirilmiştir. “Tabu” olarak nitelendirilmekten çıkarılan kadına şiddet gerçeği, bu sayede bir nebze de olsa kadınların gizlemeye çalıştıkları bir durum olmaktan çıkarılmış, bu uğurda mücadele yükseltilmiştir.

“Şiddetin normalleştirilmesi” ile birlikte karşımıza çıkan, kadına ve LGBTİ+’a yönelik şiddeti olağan kabul etme durumu da toplumsal cinsiyet rollerine yerleştirilen, erkeğin -erkek özelinde devletin- üstünlüğünün gözetildiği ve yaşanan şiddeti meşru kılmak için güdülen bir çabadan başka bir şey değildir. Bütün bunlara rağmen, kadınlar ve LGBTİ’ler eşitsizliğe, şiddete, taciz ve istismara, ezilmeye ve sömürüye, baskılara ve devletin dayatmalarına karşı örgütlü mücadelelerini sürdürmeye; emekçi kadınlar, kayıt dışı çalışmaya ve karşılıksız kadın emeğine karşı direnişlerini büyütmeye devam ediyor. Doğanın en başat gerçeği olan değişimin direnişten ve mücadeleden geçtiğine inanan kadınların örgütlü mücadeleleriyle toplumsal cinsiyet rollerinin de şiddetin de önü alınabilir, çünkü kadınlar hep birlikte güçlü…

YAZI DİZİSİ | TOPLUMSAL CİNSİYET VE KADINLARIN KISKAÇ ALTINDAKİ YAŞAMI

Kaynak: Gazete Yolculuk

İlginizi çekebilir