Toplu ölümler bize ne anlatıyor? – Aslıhan Aykaç Yanardağ

Geçen hafta yaşanan bu iki üzücü olayın gösterdiği en önemli kuralsızlık geleneksel dayanışmanın yok olması ve içinde yaşadığımız değerler sisteminin erozyonudur. Siyasal İslam’ın sınırsızca pompalandığı, toplumsal ahlakın ısrarla İslami geleneklere dayandırıldığı bir bağlamda İslam bir değerler sistemi olarak ne katli ne intiharı engelleyebilmiştir. Aile bağları toplu ölüm kararına engel olamamıştır.

Geçen bir hafta içinde biri İstanbul’da diğer Antalya’da gerçekleşen iki üzücü olayda, akrabalık ilişkileri olan kişilerin toplu ölümleri gerçekleşti. Birinci vakada orta yaş üstü dört kardeşten birinin diğer kardeşleri öldürerek intihar etmesine yönelik soruşturmalar, olayın toplu intihardan çok toplu bir kıyım vakası olduğunu düşündürüyor. İkinci vakada ise ölenlerin ikisinin küçük çocuklar olması olayın bir toplu intihar vakası olmadığını gösteriyor. Tartışmalarda ilk dile getirilen ülkede yaşanan ve adı bir türlü konmayan ekonomik krizin yarattığı sosyo-ekonomik çöküntünün insanları çaresizliğe itmesi oldu. İkinci bir mesele medyanın birinci vakayı sunma biçiminin ikinci vakaya neden olmasa da yol göstermesi şeklindeydi. Bir haberin sunumu ne kadar yanlı veya yanlış olsa da bu kadar radikal bir eylemin nedeni olduğunu varsaymak oldukça indirgemeci bir yaklaşım olur. Gündeme gelen bir başka konu da aile bireylerinden birinin diğerleri adına karar vermesi ve onları da kendi seçimine sürüklemesinden kaynaklanan bir etik tartışması oldu. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında toplu ölümleri bir toplu intihar olarak değerlendirmek mümkün olmadığı gibi, eşzamanlı bir cinayet ve intihar örneği olarak değerlendirmek gerekir.

Bütün bu kısa vadeli ve odaklanmış açıklamalar büyük resmin içerdiği yapısal ayrıntıların göz ardı edilmesine neden olur. Örneğin bu toplu ölüm vakalarının dışında da yakın dönemde benzer ölümler ve intihar vakaları gözlemlenmiştir. İkinci olarak, intiharla sonuçlanmasa da toplumun önemli bir kesiminde ruh ve sinir hastalıklarının artışı ya da davranış bozukluklarının artışı da toplumsal sorunların habercisi olabilir. Bu ve benzeri durumlarda üzerinde durulması gereken toplumsal yapıdaki dönüşümlerin bireyler ve onların toplumsal ilişkileri üzerindeki etkisidir. Geçen haftaki iki örnekte ve başka tür toplumsal çözülmelerde de görülen bireyin toplumsal sözleşmeye bağlılığının, topluma yönelik aidiyet duygusunun erozyonudur.

İster Marx’ın sınıf dinamikleri ve yabancılaşma süreci ile ister daha Weberyen bir yoldan formel aklın duyusal aklın yerine geçmesiyle çözümleyin, Türkiye’deki toplumsal değişimin karmaşık, çelişkili sonuçları var. Bu çelişkiler yumağı eski ve yeninin, modern ve gelenekselin, ilerici ve muhafazakâr düşüncenin bir arada var olmaya devam etmesinden kaynaklanıyor. Türkiye’nin arafı içinden çıkılamaz bir girdaba dönüştükçe bireyler neye uyacaklarını, nereye ait olacaklarını şaşırıyor. Bu yönsüz çeşitlilik daha çok Durkheim’ın intihar çözümlemesinde de kullandığı kuralsızlık (anomi) kavramına denk düşüyor.

EKONOMİK KURALSIZLIK

Neoliberal ekonominin en büyük vaadi özgürlük oldu. 1970’lerde kapitalist dünya ekonomisi bir kere daha bir birikim kriziyle karşı karşıya kaldığında, neoliberal ekonomi kalkınma yerine büyümeye odaklanan bir model sundu. Bu yeni model önceki dönemin düzenlenmiş, korumacı piyasaları yerine serbest piyasanın insanlara fırsat eşitliği ve seçme özgürlüğü sunacağını vaat etti. Bu iki hedefi gerçekleştirmeye yönelik en önemli dönüşümlerden ilki piyasanın kayıtsız şartsız deregüle edilmesi, serbest, yani kuralsız bırakılmasıydı. İki dönüşüm ise devletin her yönüyle -bir işveren olarak, yatırımcı olarak ama en önemlisi bir kural koyucu olarak- ekonominin dışında kalmasıydı. İşte bu tamamen serbest kalan piyasa, fırsatları değerlendiren bireylere sınırsız seçme özgürlüğü sunuyordu. Öyle ki bu reçete ülkelerin gelişmişlik düzeyleri arasındaki farkı görmezden geliyor, başlangıçta eşitsizlik artsa bile zamanla açığın kapanacağını, teknoloji transferi ve vasıf inşası ile tüm toplumun dönüşeceğini savunuyordu.

Gerçekte ise bu kuralsızlık, sermaye kesiminin denetimden yoksun bir piyasada istihdam ilişkilerinde sınırsız bir sömürüden, birikim sürecinde ise kontrolsüz bir ücret hırsızlığından nemalanması anlamına geliyordu. Emek piyasasında artan güvencesizlik, esneklik adı altında düzensiz istihdam modelleri, örgütlü emeğe yönelik tehditler ve dışlamalar sonucunda toplu sözleşme mekanizmalarının çalışmaması giderek kemikleşen bir emek sorunu yarattı. Dünyanın her yerinde çalışma koşullarının ağırlığından ötürü yabancılaşmayı kaldıramayan ve intihara sürüklenen bireyler var. Yine çalışma koşullarının ağırlığından, emek sömürüsünden, işverenin zorbalığından ötürü ruhsal sorunlar yaşayan kesimler var. Bugün psikolojik taciz (mobbing) davaları ekonomik kuralsızlığın emek piyasasındaki sonuçlarına karşı ortaya çıkan en önemli direnç noktalarından biri. Kapitalist sistemin kamu yararını tamamen ortadan kaldıran bu kuralsız aşamasında başka kural mekanizmalarının ve kurumların bu açığı kapatması toplumsal sözleşmenin sürekliliği açısından işlevsel olur. Dolayısıyla burada asıl fark yaratan serbest piyasa anlayışını dengeleyecek unsurların var olup olmamasıdır.

POLİTİK KURALSIZLIK

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin kapitalizmin altın çağı olarak değerlendirilmesinin bir nedeni savaş sonrası hızlı bir sanayileşme ve birikim sürecinin ortaya çıkmasıysa, daha önemli bir nedeni “refah devleti” anlayışının çeşitli ekonomik düzenlemeleri ve politika araçlarını kullanarak toplumsal uzlaşıyı sağlaması oldu. Devlet kapitalizmin neden olduğu eşitsizlikleri yüksek vergiler, ulusal istihdam politikaları, iç piyasaya yönelik korumacı politikalarla yönetti. Kamu hizmetlerinin, eğitim ve sağlık sistemlerinin ağırlıklı olarak devlet tarafından sağlanması, kapsayıcı olması ve toplumun ekonomik olarak en zayıf kesimlerine yönelik sosyal güvenlik ağlarının işleyişi toplumsal sözleşme açısından, bireyin toplumsal statüsü açısından çok şey ifade ediyordu.

Neoliberal dönemde sosyal politikanın gerilemesi, sosyal güvenlik ağlarının neredeyse yok olması ya da toplumun yalnızca çok küçük bir kesimine hizmet eder hale gelmesi, eğitim ve sağlık alanındaki özelleştirmeler (devlet hastanesine gitseniz dahi ödediğiniz katkı paylarıyla hizmetleri satın alıyorsunuz, çünkü artık devletin bunları size ücretsiz karşılayacak bir gelir kapısı yok) sosyal hakların erozyonuna yol açtı. Örneğin Fatih’te ölen dört kardeşten birinin obezite sorunu, diğerinin ise sara hastası olduğu, bu nedenle çalışmadıkları haberlerde yer aldı. Devletin çalışamayan ve korumaya muhtaç bireylere yönelik sunduğu imkanların olup olmaması bu gibi örnekler için hayati önem taşıyor. Dört kardeşin de orta yaş üstü olduğu dikkate alındığında, bu kardeşlerin neoliberal ekonomi öncesi sosyal güvenlik ağlarının görece daha güçlü olduğu bir dönemden günümüzün güvencesiz dönemine geçişte bir hak kaybına ya da koruma kaybına uğraması bir çaresizliğe yol açtığı öngörülebilir.

Devletle ilgili kuralsızlığın bir başka boyutu ise devlet kurumlarında yolsuzluğun yapısal bir boyut kazanması. Bu yolsuzluğu farklı biçimlerde gözlemliyoruz. Örneğin hukuk sisteminde kişisel olmayan, toplumun tamamını kapsayan, kamu yararını, temel hak ve özgürlükleri önceleyen ve bağımsız kurumlar tarafından yürütülen bir işleyişten söz etmek oldukça zor. Devlet bürokrasisinde yandaşlık mekanizmasının atamalarda belirleyici olması, akrabalık ilişkilerine dayalı kayırma (nepotism) örneklerinin yaygınlığı, sosyal politika ve kaynak aktarımı gerektiren alanlarda kişisel ilişkilerin, örneğin parti üyeliğinin öncelikli olması bütün bu politik ağların dışında kalan kesimlerin toplumsal bağlarını zayıflatıyor, aidiyet duygusunu yok ediyor, dışlanmaya yol açıyor. Örneğin Antalya’da tüm ailesini ölüme götüren babanın dokuz aydır işsiz olması, evlerinden çıkarılmaları, borç batağı gibi ifadelere göre ekonomik çöküntünün yanı sıra sosyal koruma yoksunluğu da babanın çözüm üretememiş olmasına neden oluyor. Bu çaresizlik kendisi ve ailesi için temel hakların talebinde bulunmaktan vazgeçtiği anlamına geliyor.

GELENEKSEL DAYANIŞMANIN ÇÖKÜŞÜ VE DEĞER YOKSUNLUĞU

Piyasanın yarattığı tüm eşitsizliklere ve devletin tüm yetersizliğine rağmen toplumsal barışın en asgari düzeyde sürmesini sağlayacak üçüncü bir kurallar ağı geleneksel dayanışma mekanizmalarıdır. Geleneksel dayanışmanın araçları ve etkinliği toplumdan topluma değişir; bunun ötesinde geleneksel dayanışma bir toplum içindeki bütün bireyleri de aynı orada kapsamaz ve bağlamaz. Ancak geleneksel dayanışmanın ortak paydası olan ahlaki kurallar bütün bu farklılıkları aşacak bir asgari müşterek olarak tanımlanır. Örneğin yaşama hakkı böyle bir asgari müşterektir, ölmek üzere olan birine ne olursa olsun, kim olursa olsun yardım etmek ahlaki bir sorumluluktur. Bir kaza anında durmak ve yaralılara yardım etmek de böyledir. Açlık, barınma, sağlık gibi geleneksel dayanışmanın her şeye rağmen geçerli olduğu konularda toplumsal tabakalaşmadan kaynaklanan farklar yerini dayanışmaya bırakır.

Geçen hafta yaşanan bu iki üzücü olayın gösterdiği en önemli kuralsızlık geleneksel dayanışmanın yok olması ve içinde yaşadığımız değerler sisteminin erozyonudur. Siyasal İslam’ın sınırsızca pompalandığı, toplumsal ahlakın ısrarla İslami geleneklere dayandırıldığı bir bağlamda İslam bir değerler sistemi olarak ne katli ne intiharı engelleyebilmiştir. Aile bağları toplu ölüm kararına engel olamamıştır. Komşuluk ilişkileri ekonomik çöküntü ve politik dışlanma sarmalını kırmaya yetmemiştir. Bu durumda asıl üzerinde durulması gereken piyasadaki sömürü ve yabancılaşma, devletteki çözülme ve yolsuzluk değil, hakim ideolojiyi savunanların bütün gelenekçi söylemlerine rağmen geleneğin reddi ve işlevsizliğidir.

*Prof. Dr., Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir