Tasfiyenin iki yüzü – 1: Sermayeye diyet – Hakkı Özdal

Saray yönetimi ve memurları, sermayenin eleştirel çerçevesine doğrudan karşılık gelecek kavramlarla konuşarak, ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK, ŞEFFAFLIK, KURUMLAR diyerek; sadece toplumsal açıdan değil, sermaye desteği açısından da eriyen gücüne pansuman yapmaya çalışıyor. Kendisine ‘alternatif’ aranmasına gerek olmadığını, aklını başına toplayabileceğini söylüyor. Bu uğurda, uzun ve zorlu bir dönem boyunca inatçı bir kırmızıçizgi olarak korunan, ‘aile dolgulu’ rejim mimarisinden taviz veriyor.

Tayyip Erdoğan, 14 Ağustos 2001 günü AKP genel başkanlığına oy birliğiyle seçildikten sonra çıktığı kürsüde, “Bugün önemli bir gün. Bugün Türk siyaset hayatına, lider oligarşisinin çöktüğü gün olarak, tekelci bir anlayışa dayanan liderlik anlayışının yerine kolektif bir akla dayanan anlayışın geçtiği bir gün olarak yerleşecek” diyordu: “Bugün Türk siyaset tarihinde her yönüyle şeffaf, seçmenin sorgulamasına ve denetimine açık, yepyeni bir siyasal örgütlenme modelinin kurulduğu gün olarak geçecektir.” Üç gün sonraki ilk Meclis grup toplantısında da aynı banttan konuşarak alkış topladı: “Milletvekillerimiz birer parmak kaldırma makinesi olmaktan çıkıp özgür halk temsilcisi olacaklar.”

O konuşmaların üzerinden, 18 yılı iktidarda olmak üzere 19 yıl geçti. Bu süslü sözlerin, bugün gelinen noktada hiçbir anlamının kalmadığı açık. ‘Lider oligarşisi’ denilerek eleştirilen siyasetin yerine bir ‘lider monarşisi’ inşa edildi… Vaat edilen şeffaflık bir yana, bakan istifalarının bile 27 saat muamma olarak kaldığı bir karanlık kuyu çıktı ortaya… Ve ‘parmak kaldırma makinesi olmayacak’ denilen vekillerin durumu ortada… Ancak bu hatırlatmanın nedeni, Erdoğan’ın yola çıkarken söyledikleriyle yolda yaptıkları arasındaki uçurumun tezatlığını göstermek değil; bunun artık kimseye faydası yok. Orada başka bir detay daha önemli.

AKP kuruluşunda Erdoğan, ‘lider oligarşisi’, ‘şeffaflık’, ‘seçmen denetimi’ derken dönemsel bir kontekstin içinden konuşuyordu. 2001 Ağustos’unda Türkiye yönetici sınıfları için tablo pek parlak değildi: Susurluk sürecinde çetelerle ittifak halinde olduğu ortaya çıkmış; ’99 depremiyle birlikte en temel görevlerini bile icra edemez hale geldiği anlaşılmış bir devlet… kronik bir krizin ardından 1999-2001 arası yaşadığı şoklarla çökme noktasına gelmiş bir ekonomi… tümü yolsuzluğa bulaşmış, toplum karşısında hiçbir inandırıcılığı kalmamış bir burjuva siyaset… Bu tablodan en çok şikayetçi olan büyük sermayeydi. Sanayi burjuvazisi ve mali sermaye –zaten iç içe geçmiş, kaynaşmış olarak ve uluslararası sermayeyle tam bir uyum içinde– tepkilerini yüksek sesle dile getiriyordu. ‘Devlet’i, siyaseti, ‘yolsuzlukları’ eleştiriyor; tüm bunların toplumda yol açtığı kopuşlara dair endişelerini dile getiriyorlardı. Erdoğan’ın o sözleri sarf ederek AKP kurdelesini kesmesinden 4 ay önce, Nisan 2001’de yayınlanan TÜSİAD Görüş dergisinde, dönemin TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan şöyle söylüyordu örneğin:

“Bugün Türkiye’de bir yönetim krizi yaşanıyor. Buna yalnızca bizler değil, bütün dünya bu şekilde bakıyor. (…) Mevcut yönetim krizini aşmak için (…) siyasal sistemi kendini yenileyen bir yapıya kavuşturduğumuzu göstermek zorundayız. Bu nedenle diyoruz ki; yapmamız gereken, ekonominin krizler üreten yapısını düzeltmek ve daha da önemlisi mevcut yönetim krizini aşarak, siyaseti kriz üreten değil atılım yaptıran bir kurum haline getirmektir.”

Özilhan aynı derginin Ocak 2001 sayısında “Devletin şeffaf ve açık olmasını, sistemin şeffaf ve açık olmasını sağlamalıyız. Siyaset, bürokrasi ve iş dünyası el ele vermeli…” demiş; AKP’nin kurulduğu Ağustos 2001’de çıkan sayıda ise adeta ‘siyasete muhtıra’ vermişti: “Türkiye’nin sorunlarını çözmek istiyorsak, değişim sürecinin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal dönüşümleri de içerdiğini göz ardı etmemeliyiz.”

Sermaye sınıfının şeffaflık, siyasetin dönüşümü, kolektif akıl (siyaset, bürokrasi, iş dünyası el ele –tabii emek yok) gibi kavramları ile Erdoğan’ın ‘açılış’ konuşmaları ne kadar örtüşüyor değil mi? TÜSİAD ve diğer sermaye temsilcilerinin tüm bu sözleri, reform, AB üyeliği, hukuk devleti gibi kavramlarla çerçeveleniyordu. Malum, AKP de –özellikle ilk döneminde– bunları şekerli sakız gibi çiğnedi, şekeri bitince de çıkarıp attı…

* * *

AKP en başından itibaren bir sermaye partisiydi. Sadece TÜSİAD’ın, büyük sermayenin ‘sözcülüğünü’ üstlenmekle de değil; Anadolu sermayesi, İslami sermaye gibi isimlerle anılan MÜSİAD ve TOBB çatıları altında kümelenen irili ufaklı sermaye gruplarının da hem sınıfsal çıkarlarını hem de yatkın oldukları ideolojik-kültürel çerçeveyi temsil ediyordu. Bunu hiç gizlemediler. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun, daha Erdoğan’ın yasağı kalkmamışken, Abdullah Gül başbakanlığında kurulan ilk hükümetin toplantılarına bir bakan statüsünde katılmasından başlayarak bugüne varan ilişkiler, AKP’nin ‘rakiplerine’ nazaran daha doğrudan ve cüretkâr bir sermaye partisi olduğunu gösteren sayısız izden yalnızca biridir. Üstelik 18 yıllık iktidar süresince, gerek ihale düzeni gerekse devlet olanaklarıyla, inşaatta, enerjide, savunma sanayiinde semirmiş; bir kısmı merkezdeki çekirdekten, hatta bizzat ‘aile’den olan kendi burjuvazisini de üretti, büyüttü. Bir açık sermaye örgütü olan Parti’nin, giderek de şahsen Erdoğan’ın siyasal fonksiyonu ise bu farklı sermaye kesimlerinin talep ve beklentilerini birlikte yönetebilmekti. Üstelik bu orkestrasyonu paha biçilmez bir mücevherle taçlandırarak: AKP, yaygın örgütleri, ihtiraslı militan kadroları ve muhafazakâr söylemiyle; Türkiye toplumunda bir türlü dikiş tutmayan kapitalist meşrulaşmayı tabana yaymayı başardı. 1980 sonrası neoliberal dönüşümün, ‘laik’ siyasal odaklarca başarılamamış nüfuzunu, kimi zaman gömlek çıkararak, kimi zaman cübbe giyerek ‘Anadolu’ya yaydı. ‘Laik sermaye’ bunu elbette minnet ve takdirle karşılayacaktı.

* * *

Ama işte kapitalizmin krizi kapitalistlerin de krizidir. Türkiye kapitalizminin, 2018’den beri derinleşen krizi de kaçınılmaz olarak AKP’nin ve Erdoğan’ın krizine dönüşüyor. Bir süredir farklı anket şirketlerinin ölçümlerinde tespit edilen halk desteği erimesi AKP için tek yönlü bir erime değildir. Hem bu halk desteğine sahip olduğu müddetçe cazip bir sermaye partisi olması ve onu kaybettikçe cazibesinin de tartışmalı hale gelmesi nedeniyle, hem de uyguladığı mali politikalar nedeniyle artık sermaye desteği de aşınmaktadır. Öncelikle buna ilişkin birkaç işarete bakalım.

TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski 17 Ekim’de Dünya gazetesinde yayınlanan söyleşisinde şunları söylüyor:

“Önce politikaların ÖNGÖRÜLEBİLİR (yazı boyunca büyük harfle vurgular bana ait HÖ.) ve güven veren bir çerçeveye oturması gerekiyor. Bunların başında da güvenilir bir hukuk devleti olmak geliyor. (…) Reel kurdaki rekor düşüş bu dönemde önemli bir deney oldu. Türkiye’nin reel kur endeksi son 7 yıldır düşüyor ama aynı dönemde Türkiye’nin dünya ihracatından aldığı pay sabit kaldı. Demek ki yüksek kur rekabet gücümüzü artırmaya yetmiyor. Yıllarca TL aşırı değerli denilen 2003-2010 dönemine bakarsanız ihracat payımızda müthiş bir artış var. Ne farkı var bu iki dönemin? En büyük fark KURUMLARDA.”

“Bu ortamda iş dünyası için en büyük destek daha istikrarlı ve ÖNGÖRÜLEBİLİR bir yatırım ortamı olur. Çünkü biz tüm bu zorlukların yanında işimiz gereği her gün kura, faize, enflasyona, yurt dışından gelebilecek yaptırım tehditlerine, ticari boykotlara, aniden değişebilen mevzuata da yetişmeye çalışıyoruz.”

Kaslowski, 23 Ekim’de, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın da hazır bulunduğu online toplantıda da benzer şekilde konuşuyor:

“Covid-19’un ekonomik sonuçları bize şunu gösterdi: Küresel tedarik zincirlerinin faaliyet gösterdiği koşullar hakkındaki belirsizliği azaltmak için ÖNGÖRÜLEBİLİR düzenleme, ticaret ve yatırım ortamı politikası vazgeçilmezdir. Salgın sonrası dünyada artık sadece fiyatlar ile değil, ülkelerin hukuk sistemleri ve değerler üzerinden yatırım ve iş birliği tercihlerinin yapılacağı bir dönem başlıyor. (…) Kur, faiz, enflasyon döngüsünde yaşanan belirsizlikler ekonomik istikrarı ve reel sektörü ciddi ölçüde olumsuz etkiliyor. Bu belirsizlikleri aşmanın en iyi yolu para politikasının açık ve net olması, hedeflerin ve araçların iletişiminin doğru şekilde yapılmasıdır.”

Kaslowski, anaakım muhalefetin ve liberal iktisatçıların söylem çerçevesini kullanarak eleştiriyor iktidarı. Sermaye temsilcileri, çeşitli tonlarda 2018’den beri yapıyorlar bunu. Ve iktidarın krizinin derinleşmesiyle dozu yükseltiyorlar. Kendine güveni daha yüksekken bu eleştirileri bir retorik şovuyla karşılayan Erdoğan ise bu kez bürokrat kurban ediyor, rejimin yapıtaşlarından biri olarak daima sahip çıktığı damat-bakanı çekiyor sahadan…

Ve cumadan pazartesiye yaşanan değişimin aktörleri de Erdoğan da –tıpkı 19 yıl önce olduğu gibi– sermayenin ‘eleştiri lehçesi’ne karşılık verecek şekilde konuşuyor.

Merkez Bankası’nın yeni atanan başkanı Naci Ağbal ayağının tozuyla, “Para politikasında, ŞEFFAFLIK, HESAP VEREBİLİRLİK ve ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK ilkeleri çerçevesinde iletişim güçlendirilecektir” diyor.

Yeni Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, daha ilk açıklamasında, “Ekonomi politikalarımızın esası, büyüme ve istihdamı artırma amacıyla uluslararası normlara uygun, ŞEFFAF, ÖNGÖRÜLEBİLİR, HESAP VEREBİLİR politikaların tasarımı ve uygulanmasının sağlanmasıdır. Önemli olan KURUMLARIN güçlendirilmesi, kuralların etkili bir biçimde işletilmesidir” diyor.

Ve Erdoğan, “Serbest piyasa ekonomisi kurallarından taviz vermeden, büyümeyi özel sektör eliyle sürdürme kararlılığından vazgeçmeden, paranın milliyeti ve sınırı olmadığı gerçeğini unutmadan tüm gücümüzle çalışıyoruz. Sıkıntılarımız yok mu? Elbette var, hamdolsun ki hiçbiri de aşılamayacak, çözülemeyecek üstesinden gelinemeyecek hususlar değildir” diye güven tazelemeye çalışıyor.

TÜSİAD ise Elvan ve Ağbal’ı ‘kutlama mesajı’nda ipleri sıkı tutuyor: “Serbest piyasa ilkelerinin gözetilmesi, ekonomi politikalarında ÖNGÖRÜLEBİLİRLİĞİN artırılması ve KURUMLARIN bağımsızlıklarının ve liyakatin güçlendirilmesi gerekmektedir” uyarısı yapıyor.

Saray yönetimi ve memurları, sermayenin eleştirel çerçevesine doğrudan karşılık gelecek kavramlar kullanarak, ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK, ŞEFFAFLIK, KURUMLAR diyerek, neredeyse aynı metinlerle konuşarak; sadece toplumsal açıdan değil, sermaye desteği açısından da eriyen gücüne pansuman yapmaya çalışıyor. 2001’de yaptığı gibi ‘dönemsel konteksti’ gözetiyor. Kendisine ‘alternatif’ aranmasına gerek olmadığını, aklını başına toplayabileceğini söylüyor. Bu uğurda, uzun ve zorlu bir dönem boyunca inatçı bir kırmızıçizgi olarak korunan, ‘aile dolgulu’ rejim mimarisinden taviz veriyor. Berat Albayrak’ın, Erdoğan otoritesi açısından alışılmadık bir süreçle gerçekleşen tasfiyesinin, ağır ekonomik buhranın toplumda yarattığı tepkilerin ve parti içinde pek çok homurdanmanın yöneldiği odak olmasının yanında, sermayeyle girilmiş böyle bir pazarlıkta da karşılığı olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Zaafın aşındırıcı sıvısı, bulduğu her çatlaktan yürüyor ve sağlammış gibi görünen kayayı içten içe oyuyor.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir