Tarih yazımına yeni bir soluk: Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler

‘Kürdler ‘yenilmiş’ aktörler olarak düşünülse de hala meydan okumaları egemenleri tarafından yazılan ve tatbik edilen tarihi kabul etmedikleri anlamına geliyor.’

EHESS-Paris Siyaset Bilimi’nden Tuncay Şur ve Tunceli Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Yalçın Çakmak derledikleri “Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler” adlı eser ile Kürt biyografyasına önemli bir katkıda bulundu.

Prof. Dr. Hamit Bozarslan’ın önsözüyle katkıda bulunduğu kitapta, Vural Genç’in kaleme aldığı İdris-i Bidlîsî ile açılış yapılırken, Kürt aydınlanmasında öncü bir aile olan Bedirhaniler’i İsa Doğan yazmış. Mesut Yeğen ‘Medreseden Devlete’ başlığı ile Barzaniler’i anlatırken, Ayhan Işık, Osmanlıdaki Kürt entelejansiyasının ünlü ismi Abdullah Cevdet’in hayatını kaleme almış.

Clemence Scalbert-Yücel, Şeyh Said’i bugünkü Kürt sağının oluşumuna katkısı üzerinden yorumlarken, Erdal Gezik ise Seyit Rıza’yı bugüne taşımış. Said Nursi, Cegerxwîn, Celal Talabani, Abdullah Öcalan, Ahmet Türk, Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak, Mehmed Uzun, Ehmedê Xanî, Musa Anter hepsi bu kitabı bir çırpıda okumanız için çok önemli isimler. Adeta bir başucu kitabı.

Kendileriyle hem bu kitap hem de biyografyalar üzerinden Kürt tarih okuması hakkında sohbet ettik. Bir başlangıç olan bu eserin devam niteliğinde kadın karakterlere daha çok yer verilmesi hususunda anlaştık. Fakat yazarların ricası var; lütfen bir adım öne!

“KÜRTLER EGEMENLERİN YAZDIĞI TARİHİ KABUL ETMİYOR”

– Kitabın önsözünde “Bir tür olarak biyografya, kendi geleceklerini kendi öz iradeleriyle belirleme hakkından mahrum bırakılan ve bu nedenle de kendi zamanlarına ve mekânlarına hâkim olamayan azınlıkların, diasporalaştırılmış grupların ve genel olarak ‘yenilmiş’ aktörlerin tarihinde de önemli bir rol oynamaktadır” demiş Hamit Bozarslan. Öteki kabul edilen azınlık halkların, asimilasyona maruz bırakılmış nesilleri adına bu tür eserler hangi taşları yerinden oynatır sizce? Bu tür girişimler, neye, kime karşı bir tavırdır?

Yüzyılın başına kadar hâkim olan lineer tarih anlayışı ve yazımı kendisini önemli ölçüde “olaylar” üzerine inşa etmişti. Bu pozitivist tarih anlatısının konusu insan değil, kurumsal yapılar ve onların dâhilinde siyasal olaylar ve figürlerdi. Kuşkusuz bu kurumsal yapılar imparatorluklar ve nihayet ulus devletlerdi. Yüzyılın ilk çeyreğinde mezkûr tarih yazımının tenkit edilip eleştirel bir tarih yazımı geleneği başlasa da geleneksel anlatı tarih yazımında uzun süre hâkim olmaya devam etti. “Evrensel beyazın” ve “muzaffer” ulusların resim tualinde kendisine yer edinemeyen toplum ve aktörler, enflasyonist bir tabirle yineleyecek olursak “büyük resmin” dışında kalan/bırakılan aktörler sadece zamanın ve uzamın dışına itilmedi eş anlı olarak bu toplum ve aktörlerin hafıza ve zihinlerine de el konuldu.

– Neye sebep verdi bu ‘el konulma’ hali?

Dolayısıyla bu toplum ve aktörler için geriye kalan şey kolonize edilmiş bir zaman ve uzam ve daha da önemlisi zihindir. Bu durumda her şey daha zordur, topografik ve entelektüel olarak kompartımanlaştırılmış toplum ya da aktör önce kendisiyle mücadele etmeli, kendisini hatırlamalıdır. Hobsbawm’ın “felaketler çağı” diye adlandırdığı iki cihan harbi arasında uluslaşma lokomotofine eklenemeyen toplumlar, 1950’lerle birlikte “beyaz dünya” tarafından kendilerine tayin edilen “makus” tarihe anti kolonyal başkaldırılarla meydan okudular. Bu meydan okuma hala dünyanın farklı yerlerinde ve farklı veçhelerle hala cariliğini koruyor olsa da müstakil kurumsal mekanizmalarına, yapılarına sahip olmayan ve önemli ölçüde tam da bu yüzden “tarih dışı” olarak telakki edilen grup ve aktörlerin tarihsiz-tarih dışı oldukları mülahazasının bir kıymeti harbiyesi kalmadı artık. Bu hikaye içinde Kürdler “yenilmiş” aktörler olarak düşünülse de Kürtlerin hala meydan okumaları egemenleri tarafından yazılan ve tatbik edilen tarihi kabul etmedikleri anlamına geliyor.

“HAFIZANIN YOK EDİLMESİNE KARŞI BİR TAVIR”

– Tam da bu yüzden, bu gibi eserlerin hem bugüne hem de geleceğe dair bir tavır niteliğinde olduğunu düşünmek yersiz olmasa gerek?

Bu ya da buna benzer çalışmaların “taşları yerinden oynatmak” kadar tesire sahip olduğunu iddia etmek biraz mübalağa içerse de en azından yüzyılın başından itibaren hem topografik hem zamansal hem de zihinsel olarak fragmante edilmiş bir toplumun tahayyül düzeyinde olsa da tarihine yeniden bakmaya teşvik edebilir. Burada vurgulamak istediğim Sayın Bozarslan’ın da kitabın önsözünde vurguladığı üzere, biyografya çalışmalarının kişileri kutsama, onları biricik bir hale etrafında resmetme ve bu yolla egemen tarih anlatılarının kötü bir kopyasını neşretme riski de barındırmaktadır. Ki kanaatimce bu Kürd toplumunda yaygın bir fenomendir. Bu ve buna benzer çalışmalar, şayet bu riski bertaraf eleştirel bir tarih okuması dahlinde yapılırsa önce egemenleri tarafından ellerinden alınıp “tarih dışı” bir zaviyeye itilen ve sonra da parçalanan tarih anlatısına ve tabiatıyla bir toplumun onu toplum yapan en önemli niteliklerinden biri olan hafızasının yok edilmesine karşı bir tavır olma potansiyeli barındırabilir.

– Kürt tarihindeki portrelere bir bütün olarak baktığımızda birbirlerinden farklılıkların, çelişkilerin, fikir ayrılıklarının göze çarptığı konusunda bir uyarı yapıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Bu farklılıkları hangi çizgiler etrafında sınırlandırabiliyor, bu karakterleri hangi arzular içinde paydaş görüyoruz sizce? 

Bu durum doğrudan tarihe nasıl baktığımızla ilgili bir durum aslında. Eğer Kürd tarihine bütünlüklü bir açıdan bakarsak ki bu çalışmada biz bunu savunuyoruz, Kürd tarihi içinde fikir ayrılıklarının, çelişkilerin ve dahi çatışmaların aynı anda vuku bulması kaçınılmaz bir durumdur. Dört ulus devlet arasında taksim edilmiş bir toplum sadece sınırlar vasıtasıyla parçalanmamıştır-ki Kürdistan coğrafyasını düşündüğümüzde sınırların aşılmaz alanlar olduğunu iddia edemeyiz, daha ziyade liminal alanlar olup bir şekilde politik ya da asabiyet düzleminde Kürd toplumu için devamlılığın tatbik edildiği alanlardır ve tahayyülde bir parçalanma vardır. Bu çoklu parçalanma bazen evrensel ideolojiler vasıtasıyla ideolojik ayrışmaları bazen de daha geleneksel düzlemde işleyen hegemonik ayrışmaları ve çatışmaları beraberinde getirmiştir. Nitekim dört parça Kürd coğrafyasına baktığımızda bunların sayısız örneklerini parçalar arasında ve hatta her bir parçanın kendi içinde görmek gayet mümkündür. Paydaşlık kısmı ise kanaatimce daha önemlidir. Bu kitaptaki portrelerin her biri kendi içinde farklılıklar barındırmakla birlikte Kurdîlik ortak paydasında en azından mülahaza düzleminde bir arada –farklılıklara rağmen- okunabilirler.

-Bu anlamda özellikle hangi dönemlerin altını çiziyorsunuz?

1960 ve 1970’lere baktığımızda -ki bu sürekli kesintilere rağmen devam etmiştir- bunu açık bir biçimde görebiliriz. İdeolojik bereketlilik ve çatışmanın en üst düzeyde olduğu tarihlerde bile her bir parçanın bir diğeri ile temas halinde olduğunu ve bunun yegane motivasyonunun da Kurdistanîlik olduğunu biliyoruz. Özetle bu çalışma şöyle bir iddia da barındırıyor aslında; çoklu bir parçalanmaya tabi tutulan Kürd toplumunun her bir parçası kendisini kendinde yeniden frangmenate etmek yerine, bütünlüklü bir okuma ile ele almalıdır. Ayrılık ya da çelişkiler yok sayılmayı ya da mutlak suretle çatışmayı zorunlu kılmaz, bunun yerine agonistik bir taktik geliştirilebilir. Bu kitaptaki çıkarılan her bir şahsiyetin sosyolojik portresi buna örnek teşkil edebilir.

“EKSİK OLAN AYNI ÇERÇEVEDE YER ALAMAMAK”

– Kürt tarihinde öne çıkan karakterler nasıl bir çeşitlilik barındırıyor? Siyaset tarihinde bu karakterler ile puzzel tamamlanıyor mu sizce? Ya da eksik olan nedir

“Ortak amaçlar” yerine devamlılıklar, eklemlenmeler ve kopmalar dahilinde bir tarih okumasından bahsetmek mümkündür. Nitekim bu da daha önce belirttiğim gibi lineer bir tarih okumasından bizi korur. Kürd tarihine ve tarihteki Kürd karakterlere de bu zaviyeden bakmak faydalı olabilir. Bir puzzel’ı tamamlamaya gerek yok, aslında mesele biraz bu, dört başı mamur bir tarih, içinde heterojenliğin, kavgaların, çelişkilerin olmadığı bir tarih ya da böyle bir tarih tasavvuru tam da kaçınılması gereken bir husus. Aynı tablonun çerçevesi içinde yer almak mutlak suretle muntazam bir uyumu gerekli kılmaz, kılmamalıdır ama bu aynı çerçeve içinde yer almaya da engel olmamalıdır. Eksik olan kanaatimce aynı çerçeve içinde yer alamamak, bunu tahayyül edememektir.

– Dün ve bugün devam eden bir savaş içinde Kürt toplumu tarihin tekerrürünü yaşıyor. Özellikle de çekilen acılara bakılırsa, bu en derin üzüntü. ‘Ülkesiz’lik sıfatıyla damgalanmış, dünyanın dört bir köşesine yayılmış koca bir halk… Her birini saygıyla andığımız, bu esere sığdırılamamış onlarca ismin de var olduğunu biliyoruz. Onların yaşam mücadelelerini okumak günümüz siyasetine nasıl bir fayda sağlar? 

Bir hayli önemli bir husus ancak “tekerrür” ifadesinden müsaadenizle ben kaçınmak istiyorum, tarihsel analoji yapmak birçok halde faydalı olabilir ancak bir o kadar da tehlikelidir zira her an bizi anakronik bir okumaya sevk edebilir.

“Ülkesizlik” oldukça önemli, siyasal bir statüden, siyasal egemenlikten yoksun olma Kürdler açsında birçok sorunun temelindeki nedendir. Kürd toplumunun siyasal egemenlikten yoksun olması ve yüzyılın başından beri bunun için neredeyse aralıksız olarak mücadele etmeleri ve fakat yine de durumun müspet bir netice ile sonuçlanmaması sadece Kürdlerin “başarı” ya da “başarısızlığı” ile izah edilecek bir husus değil. Bir savaş coğrafyasında yaşamaları ve oldukça fazla aktörün sürekli yer değiştirdiği bir alan olması gibi birçok etken bunun nedenleri arasına alınabilir. Ancak Kürd toplumu da ne yazık ki kendi içinde, her bir parçayı ve birbirleri ile olan münasebetleri kastediyorum, bu konuda pek parlak bir maziye sahip değil.

– Bunu doğru okuyabiliyor mu sizce?

Kürd toplumunun kendi tarihine eleştirel yaklaşabildiğini kesinlikle düşünmüyorum. Bunda madunluğun, egemenlerine karşı verilen mücadelenin hala sürüyor olması, hala bir oluş hali içinde olmalarının etkisi olduğunu düşünüyorum. Fakat tüm bunlara rağmen özellikle Kürdistan için bugün iki kutup yıldızı olarak görebileceğimiz Bakur ve Başur’da ciddi bir lider kültü kültürünün oluşması ve taraflar arasındaki hegemonik bir ilişki eleştirel bir tarih perspektifini gölgeleyen temel unsurlar arasında sayılabilir. Ve şüphesiz yapıcı bir eleştirelliği ekmek kadar, su kadar ihtiyacı olduğunu düşünüyorum Kürd toplumun her bir parçası ile.

“KADIN KARAKTERLERİ YAZMAYA NAMZET YAZAR BULAMADIK”

– Terry Eagleton’un “İnsanları başkaldırmaya teşvik eden, torunlarının özgürlüğe kavuştuğuna yönelik hayalleri değil, ezilen atalarının hatıralarıdır. Umudumuza kaynaklık eden, sadece daha tatmin edici bir gelecek ihtimali değil, geçmiştir de” sözünü alıntılamışsınız. Ezilen, yenilen atalarının hatıraları sonraki nesilleri nasıl etkiledi sizce? Gelecek kuşaklarda da bu anlamda bir başkaldırı olacağına inanıyor musunuz?

Bu sorunuz tarih okumamızla doğrudan ilgilidir. Tüm uluslaşma serüvenlerinde, ulusa bir geçmiş yaratmak gerekir, ulusun kendisini bir “altın çağa” dayandırması gerekir, bu ona ezel ebet olma hakkı verecek ve böylelikle bugün de geçmişten aldığı “haklılıkla” tarih sahnesinde var olmayı “en çok” hak eden olacaktır. O altın çağı yaratan atalar “kahraman” ve tartışmasız mitlerdir şüphesiz zira burada mit bir iktidar-egemenlik arzusudur. Bu anlatı içinde ataların sürekli muzaffer olmaları gerekmez, mağlup olmuş atalar da mit haline gelebilir. Mağlup olan aktörler havarileşebilir ki bunu birçok toplumda olduğu gibi Kürd toplumunda ve tarihinde de rahatlıkla ve bolca örnekle görebiliriz. Ancak mitleşme ya da havarileşme bir iktidar arzusunu, meydan okuma devamlılığını beraberinde getirme potansiyeline sahip olmakla birlikte bir süre sonra bizi kahramanlarla doğu bir tarih mezarlığına da hapsetme riski barındırmaktadır. Ve bu da konuştuğumuz biçimde bir tarih okumasını namümkün kılan, eleştirel aklı sürekli ertelemeye meyyal bir alana doğru bizi götürebilir.

-Sanırım kitabı okuyan çoğunluğun soracağı bir soruya da cevap vermek gerekiyor. Sunuş kısmında karakterleri yazdıracak yazar bulamamaktan bahsetmişsiniz fakat kadınları kadınlar, erkekleri de erkekler yazmak zorunda değildir elbette. Üç büyük aile ve 24 erkeğin biyografisine yer verilirken, kitapta sadece bir kadın karakterin hayatına yer verilmiş: Gültan Kışanak… Akla birden çok ismin geldiği kesin. Sakine Cansız, Leyla Zana, Ayşe Şan ilk akla gelenler. Olmayışları fark ediliyor. Nedenlerini de biraz anlatsak mı? Belki bir sonraki eserde telafi edilebilir. Yazmak isteyenlere de duyurulur…

Bu hususta oldukça haklısınız, şüphesiz zikrettiğiniz isimler dışında Mina Qazi, Rewşen Bedirxan, Leyla Qasım ve daha sayılabilecek çok sayıda isim var. Bahsettiğiniz gibi bir ayrım yapmamamıza rağmen ve bu isimlerin hemen hepsi listemizde yer almalarına rağmen yazdırmaya namzet kişi bulamadığımız için bir noksanlık olarak çalışmaya yansıdı. Sizin de isabetli bir biçimde ifade ettiğiniz gibi bu vesileyle yeni çalışmalarda bu büyük noksanlığın giderilmesi için hem duyuralım hem de biz de kendi adımıza sarf ettiğimizden daha fazla çabayı sarf edeceğimize söz verelim.

Kaynak: Artı Gerçek –Jînda ZEKİOĞLU

İlginizi çekebilir