Süt annelerimiz, süt kardeşlerimiz – Ahkam KESEN

Evet dostlar,

Biliyorum ki tor elinde dolaşan balıkçının her attığında beklediği bir balık gibi yeni yazıyı dört gözle beklediniz. Malum seçim hezeyanı tüm ülkeyi kasıp kavurdu. Herkes görmek istediği sonucu dört gözle bekledi. Ortaya çıkan gerçek sanırım kimseyi memnun etmedi. Aristo demiş ki “Dostluk ve gerçek gibi iki iyi arasında gerçeği yeğlemek gerekir.” Neyse, hemen bu konuyu değiştiriyorum.

Köpek ile insan dostluğunun ne zaman başladığını biliyor musunuz? Ben bilmiyorum, herhalde çok uzak bir zaman değildir. İlk teması başlatan olay ne idi merak ederim. İnsanın yediğinden artan bir iki kemikle başlamıştır. Köpeğin yemek uğruna insana yakınlaşması normaldir, sonuçta açlık dayanılası bir şey değil. Gerçekte besin zincirinin halkaları içinde bu iki canlının bir birini ancak yemesi beklenir. Buna benzer bir ilişki köpek balıkları ile bazı diğer balık türleri arasında, timsahlar ile bazı kuş türleri arasında da vardır. Bu balıklar köpek balıklarının, kuşlar timsahların parazitlerini yiyerek karın doyururken, karşı taraf ta temizlenmenin hazzını yaşar. Bu kadar canlı yemek uğruna diğer bir canlı ile yakınlaşır da insan yakınlaşmaz mı? Belki de insanın çıkarcılık konusundaki mahareti bu biyolojik özelliğin sonucudur.

Yaklaşık dokuz on bin sene önce Anadolu toprakları da dâhil olmak üzere Afrika’nın doğusu, Arabistan yarımadası, doğu Avrupa topraklarında sığırın evcilleştirildiği saptanmış. Bu evcilleştirme işini başlatan elbette açlık baskısıdır. İnek insanda bir şey bulamayacağına göre, insan ineğe yakınlaşmıştır demek mümkün. Benim tahminim, danasını emziren ineğin diğer memesine de açlıktan kıvranan bir insan yapışıp emerek bu sıkı ilişkinin temelini atmıştır.

Ancak öyle her memelinin sütünü ana sütün gibi içemezsin. Yeni doğan bir memeli yavrusunun bağırsakları sütü sindirecek enzimlerle doludur. Yaşı ilerledikçe sütü sindiren bu enzimler kaybolur, dolayısı ile sütü sindiremez hale gelir. Sevgili okuyucu, süt içtiğinde karın ağrısı çekiyorsan enzimlerin kaybolmuştur, inekle doğrudan ilişkini gözden geçirsen iyi olur. Peynir, yoğurt gibi dolaylı ilişkilere devam edebilirsin, oradaki mayalar senin yerine sindirirler. Gelin görün ki hiçbir Çinlinin bırakın taze sütü, sütten yapılmış herhangi bir ürünü tüketme şansı yoktur. Zamanında onun atası ineği emmeye kalkmadığı için zavallılar sütü sindiremezler.

İşin özü yine açlığa dayanır. Açlık, ölüm demektir. Eskiler kıtlık derlerdi. Aç kalanların hepsinin inekleri emerek karınlarını doyurduklarını düşünün. Bu açların içinde iki tanesi sütü sindirme kapasitesine sahip ise onlar hayatta kalır, diğerleri ise ölür. Hayatta kalanların çocuklarından da sütü sindirebilenler hayatta kalır. Böylece yaşayan insanların geneli inek sütünü sindirebilen enzimleri taşıyanlar olur. Çine yolu düşenler kahvaltıda peynir göremez ise beni hatırlasın. Bu arada keçi, koyun, inek ile olan sütannelik bağımızı; oğlak, kuzu, dana ile olan sütkardeşlik bağımızın ne kadim bir bağ olduğunu hatırlasın.

Gelelim işin sosyal boyutuna. Düşünün ki gelir düşük, ekonomik kıtlık var. Kimler hayatta kalabilir? Normal yoldan para elde edemeyeceğine göre insanlar anormal yolları deneyeceklerdir. Dürüst olanlar anormal yolları ahlaklı bulmadıklarından para kazanamayacaktır. “Yerim ahlakı, ben işime bakarım” diyen insan ise yediklerini rahatlıkla sindireceği için onun hayatta kalma şansı artacak, hatta çoğalarak ortamın hâkimi durumuna gelecektir. O yüzden çöplükte bülbül yaşayamaz, ama martı yaşar. Ortam çöplüğe döndü ise elbette ki duyacağınız çoğunluklu ses martı sesi olacaktır.

Kısa yazdım, sıkılmayın diye canlarım.

İlginizi çekebilir