Süresiz pandemi – Hatice Betül Çelebi

Pandemi ne zaman biter? Toplum bu sorunun cevabını merakla beklerken evlerinde hapis olmuş milyonlarca engelli için yaşam, yarım kalmış bir yol hikâyesi ve hiç bitmeyecek, süresiz bir pandemi…

Covid-19 ile tanışalı neredeyse bir yıl olacak. Dünya isimli gezegenimizin en güncel gündemi halen pandemi. Hiç beklenmedik bir anda teklifsizce öylece girdi hikâyelerimizin orta yerine. Olmaz dediğimiz şeyler oluverdi, imkânsız imkânlı hale geliverdi.

Birleşmez dediğimiz ülkeler birleşti mesela. Kalkmaz dediğimiz sınırlar kalktı. Dil, din, ırk, renk, cinsiyet gözetmeksizin dünyanın tamamı Covid-19 haritasında birleşti. Onun, insanları birbirine bağlayan gücünün önünde hiçbir teknoloji duramadı.

Haritalar dışında başka şeylerde de birleştik. Korkularımızda birleştik örneğin… Bazen ölçüyü kaçırıp hijyen takıntımızda… Bazen sevdiklerimize bir şey olursa paranoyasında… Üzüntülerde birleştik, bir hastane odasının griliğinde çocuklarından uzak ve yalnız ölüme giden yaşlıları okuyunca… Hikâyeleri yarım kalmış, vakitsiz göçüp giden gençlerin haberini alınca, gözyaşlarında birleştik… Başka yaşamları kurtarmak için kendi yaşamlarını hiçe sayan doktorların ve tüm sağlık çalışanlarının arkasından gözlerimiz dolunca… İnsan olma hasletlerimiz dünyanın hangi köşesinde olursak olalım bizi bu ortak hislerde kendiliğinden birleştirdi.

Kozanın içinde yaşayan tırtıllar gibiyiz

Biz bu acılarda ve korkularda birleşirken aydınlar, siyasetçiler, gazeteciler, toplum bilimciler sayısız makaleler yazdı. Kimi bu virüsün insan yapımı olduğunu, kimi doğa ananın, insan türünün doğa üzerindeki önlenemez tahribatına bir yanıtı olduğunu söyledi. Kapitalizmin insan yaşamlarına yeni bir format attığı tezi de hakim görüşlerden biriydi.

Her seferinde olduğu gibi zaman, bu tezlerde kimin haklı olduğunu bize gösterecek. Yıllar sonra gerçekler gizli kalmayıp bir şekilde gün yüzüne çıkacak. Bir yanda zihnimiz bu soru işaretleri ile meşgul olurken yaşamlarımızın farklılaştığı, alışkanlıklarımızın yavaş yavaş başka alışkanlıklarla yer değiştirdiği, belki de geldiğimiz noktanın değişmeyecek tek gerçeği.

Uzun süredir her birimiz evlerimizde neredeyse küçük bir kapsülün içinde kendimizi korumaya alma çabasındayız. Giderek sosyal yaşamdan koparken, karşılaştığımız diğerlerini tehlike olarak görmeye başladık. Her geçen gün biraz daha içimize çekildik. Kozanın içinde yaşayan tırtıllar gibiyiz. Bu, kendi halinde kalma isteği o kadar ileriye gitmeye başladı ki evin içerisinde yaşayan aile fertleri dahi birbirinden koptu. Herkes kendi sanal dünyasında yaşamaya başladı. İnsanı tanımlarken kullandığımız o değişmez ” İnsan sosyal bir varlıktır” tespiti güncelliğini kaybediyor. Sosyal izolasyon ve sosyal mesafe yaşamlarımızda sosyal yalnızlık olarak gerçekliğe dönüşüyor.

Yalnızlık işkencesi

Dante, “İlahi Komedya”da “Bütün cehennemlikler, yalnızlık işkencesinde ortaktırlar. Herkes birbirine yabancıdır ve kendi boş girdabında el ayak çırpıyor” der.

Yalnızlık hissini belki de en derinden Prometheus’un hikâyesinde duyumsayabiliriz. Tanrıların ateşini insanlığa götüren Prometheus, Zeus tarafından cezalandırılıyor. Kafkas dağında onu zincire vuruyor, ciğer yiyen kartal onun ciğerini yemekle görevlendiriliyor ama Zeus bununla yetinmeyip onun işkencesinin ebedi olması ve bitmeyen bir ıstırap çekmesi için ona yalnızlık mahkûmiyeti veriyor. Prometheus ile insanın serüveni, dünyadaki insani yabancılık ve ıstırabın göstergesidir. Yalnızlık, her gün ciğerini yiyen kartalın verdiği acıdan daha fazlasını yaşatıyor Prometheus’a…

Neden engellilerin toplumun içinde olması istenmez?

Sosyal yalnızlık pandemi ile birlikte akut olmaktan çıkıp kronik bir hastalığa dönüşüyor. Toplumun normal bireyleri bu hali yeni tecrübe ededursun bu duruma hiç yabancı olmayan ”ötekiler” için değişen bir şey yok. Kim bu ötekiler? Yıllardır görülmeyen, duyulmayan, fark edilmeyen engelliler.

Ülkemizde engellilere yönelik beklentiler ve tanımlamalar sosyal ve kültürel olarak inşa edilmiştir. Engelliler bu beklentileri yerine getiremedikleri ölçüde “dışarıda bırakılanlar” ve “ötekiler” olarak toplumda sosyal izolasyona maruz bırakılır.

Engellilerin sosyal izolasyonu ve sosyal yalnızlığı, farklılıklar gözetilerek insan haklarının bir konusu kabul edildiği zaman giderilebilir ancak. Oysaki ülkemizde engelliler için sosyal izolasyonun kendisi bir sorun olarak görülmediği gibi bir çözüm olarak sunuluyor topluma.

Down senromlular için kafeler, otizmliler için köy, özel eğitimli çocuklar için eğitim merkezleri… Çoğu zaman bu işler için yardım kampanyaları düzenlenir. Toplumun normal fertleri de hayır işi olarak gördükleri bu alana yardım yaparak vicdanlarını aklar günün sonunda. Hep bir dışarıda bırakma çabası. Neden? Neden engellilerin toplumun içinde olması istenmez? Neden eğitim, barınma, aile kurma, iş sahibi olma, sosyal ve kültürel yaşama dahil olma haklarının varlığının kabulünde değiliz? Normal olduğunu düşüneni onlardan üstün kılan ve ona engelliyi dışarıda bırakma hakkını veren kimdir?

Evlerinde hapis olmuş milyonlarca engelli

İçinde yaşadığımız toplum, bir yandan sosyal ve kültürel olarak sosyal izolasyonu inşa ederken uygulamaya konulan sosyal politikaların kendisi bu pratikleri resmileştirir. Erişilebilirlik kaygısı, sorumluluğu ve bilincinden uzak tasarlanmış şehirler, engellilerin sosyal yaşama dahil olmalarını engeller. Sosyal izolasyona yol açan en spesifik düzenleme “Evde bakım ücreti” olarak uygulamaya konuyor. Bu uygulamanın ismi dahi engellileri aciz, muhtaç, işe yaramaz, yük olarak gösterip engelliliği inşa ederken verdiği mesaj çok açık. Evde kal! Sakın evden çıkma! Seni sosyal alanda görmeyelim. Gerçekten de bu yasa engellileri eve kapatır. Evi engelli için bir hapishaneye dönüşürken ebeveynler de tutsak edilmiş yaşamların gözlemcisidir. Böylece engelli kişi toplumdan izole edilerek gözlerden uzak tutulur. Her şey yolundaymış gibi yapılır. Yıllardır toplum olarak en iyi yaptığımız şey. Mış gibi yapmak!

Milyonlarca engelli yaşamdan izole edilmiş yaşıyor. Tıpkı Kafkas dağında Zeus’un en ağır ceza olarak gördüğü “yalnızlık” ile cezalandırdığı Prometheus gibi… Ebedi bir yalnızlık. Koyu bir karanlık. Dinmeyen bir ruh üşümesi… Koca bir boşluk… Bu pandemi günlerinde artık toplumun tamamının tecrübe ettiği, bir yerlerden herkese tanıdık gelen duygular.

Bir insan için yaşamak nedir? Sadece yemek, içmek, uyumak ve yatmak mı? Böyle olsaydı pandemiden bu kadar sıkılıp bunalmazdık. Bir dost muhabbetine, sıcacık gülümsemesine ve sıkıca bir kucaklaşmaya bu denli özlem duymazdık.

Yaşam dediğimiz bir yolculuk ve arayıştan başka nedir ki? Bir arayış… Bir soru… Ben kimim? Canlı ve cansız tüm evrensel yaşam belki de “Ben kimim” sorusuna cevap bulabilmek içindir. İnsan, bilme ile gerçekleşir. İnsan başkası ile yürüttüğü ilişkilerden yola çıkarak “ben”e ulaşır. Başkasını tanımakla ve duyumsamakla kendisini keşfeder. İnsan insanın aynasında kendini seyrederken aradığı cevaplara ulaşır. İşte bunun içindir birbirimize olan dayanılmaz ihtiyacımız. Ve bunun içindir yokluğunda bir nefese olan açlığımız.
Pandemi ne zaman biter? Toplum bu sorunun cevabını merakla beklerken evlerinde hapis olmuş milyonlarca engelli için yaşam, yarım kalmış bir yol hikâyesi ve hiç bitmeyecek, süresiz bir pandemi…

Kaynak: Bianet-Hatice Betül Çelebi

İlginizi çekebilir