Süper Kahramanlar, Fantazya ve Siyaset – Sophie Coudray

Aşağıdaki metin, Sophie Coudray’nin William Blanc’la contretemps.eu sitesi için yaptığı mülakatın ilk bölümüdür. Ara başlıklar e-skop tarafından konulmuştur.

Sophie Coudray: Kral Arthur, süper kahramanlar ve fantezi edebiyatı konusundaki çalışmalarınızda[1] popüler kültür formlarının siyasi boyutlarını tarihsel gelişimleri içinde ele alıyorsunuz. Bu kültür veya edebiyat ürünleri, mesela çizgi romanlar (comics), kimi zaman öncelikle kültürün çeperlerinde doğuyor ve bazıları da sinema uyarlamaları aracılığıyla kitle kültürünün parçası haline geliyor. Bu ürünlerin kazandığı popülerlik, iktidara mesafeli kalmayı veya bir iktidar eleştirisi dile getirmeyi ne ölçüde sağlıyor? Bunun tersi olarak da, bu alanlar (bilhassa da çizgi romanlar) üzerinde ne ölçüde denetim sağlanıyor ve egemen sınıflar bu ürünlerin kimi görünümlerini, karakterlerini veya anlatılarını ne ölçüde benimseyip kendi lehlerine kullanmaya çalışıyor?

William Blanc: Süper kahramanlardan veya fantezi edebiyatından söz ettiğimizde hâkim kültürün çeperlerinde ortaya çıkma meselesi özellikle önem kazanıyor çünkü bu iki tür, öncelikle isyan sanatları olarak icat edildi. Fantezi, modern ve sanayileşmiş dünyanın büründüğü hale karşı çıkan yazarlar tarafından yaratıldı: William Morris ve J.R.R. Tolkien gibi. Daha sonra 1960 ve 1970’li yıllarda bu tür hem ABD’de hem de İngiltere’de bütün bir muhalif kuşak üzerine kalıcı etki yarattı. Burada da yine tüketim toplumunun vardığı noktayı teşhir etmek söz konusuydu. Greenpeace’in ilk militanları arasında Yüzüklerin Efendisi’nin okurları vardı. Comic’lere gelince, onlar da uzun süre alt-edebiyat ve ucuz çizgi roman addedilerek marjinal yayınlar olarak değerlendirildi. Bu nedenle ilk başlarda, daha prestijli işler yapma imkânına sahip olmayan göçmen çocuğu Yahudi yazar ve çizerler tarafından üretildiler büyük oranda. Bu vesileyle de kendilerini yakından ilgilendiren Nazizm ve Stalinizm gibi konulara ve daha başka toplumsal meselelere değindiler.

Egemen sınıflar tarafından sahiplenilme konusu ise karmaşık. Esasında Anglosakson dünyada çizgi romanları veya fanteziyi susturmaya dönük bir devlet siyaseti güdülmedi. Buna karşılık bu türlere yönelik gerici saldırılar mevcuttu. Süper kahramanlar konusundaki ilk taarruz 1950’lerde, McCarthyizm döneminde meydana geldi. Konuyu gündeme getiren psikolog Fredric Wertham, çizgi romanları eşcinselliği yaymakla suçluyordu, ki birçok Amerikalı muhafazakârın gözünde eşcinsellik komünizmle bağdaştırılıyordu. Mesele Senato’ya getirildi ve yayıncıları hayli sıkıntıya sokacak bir otosansürün gelişmesine sebep oldu. Süper kahramanlara ilişkin yayınların sayısında bir süreliğine ciddi düşüş yaşansa da 1960’lı yılların başında Marvel kahramanları dalgasıyla (Fantastik Dörtlü, Avengers…) hızla yeniden yükselişe geçti.

Bugün ise bir başta taarruza tanık oluyoruz, özellikle de ABD’de. Çizgi romanlar (ve sinema uyarlamaları) giderek daha çeşitlenmiş bir hal almakta ve kadın, LGBT, Batılı olmayan karakterleri öne çıkarmakta. Bu, alt-right çevrelerinde güçlü bir tepkiyle karşılanıyor. Yayıncılar ve stüdyolar üzerinde baskı kurmaya dönük kampanyalar düzenliyorlar, ancak kabul etmek gerekir ki pek başarılı olamıyorlar bu konuda. Çünkü toplumsal konularda daha ilerici fikirleri benimsemiş çoğunluğu gençlerden oluşan bir kitlenin taleplerine uygun davranmak, süper kahraman karakterlerinin telif haklarına sahip olan Disney gibi büyük şirketlerin daha çok işine geliyor.

William Morris

Yazarlar ve Siyasal Angajman

SC: Comic’lerden söz ederken bu endüstrinin başını, ilk dönemlerde “Almanya veya Rusya’dan göç etmiş Yahudilerin çocuklarının” çektiğini belirtiyorsunuz. Birçoğunun da “ilerici ve devrimci akımlara” katıldığını vurguluyorsunuz. Bu da, size göre kimilerini bu angajman ile “insanüstü varlıkların ve bilimkurgunun ortaya çıkışı” arasında bir bağ kurmaya sevk ediyor. Comic’lerle ve fantezinin de bir kısmıyla radikal sol angajmanı biraraya getiren veya getirmiş olan (William Morris’in 1884’te Eleanor Marx’la birlikte Socialist League’i kurduğunu hatırlatıyorsunuz) bağlardan söz edebilir misiniz?

WB: Burada çeşitli angajman biçimleri söz konusu. William Morris, hatırlattığınız gibi açıkça sosyalisttir ve fantazi eserleri onun için emekçilerin yabancılaşmasının yanı sıra burjuva toplumunun manzara, mimari ve çevre açısından yarattığı yıkımı teşhir etme aracıdır. Tolkien ise, hiç şüphesiz Morris’ten etkilenmekle birlikte hava kirliliğini ve atom bombasını ahlaki açıdan mahkûm eden bir muhafazakârdı ancak bu öfkesini siyasal bir angajmana dönüştürecek noktaya varmıyordu, ki zaten bu onun karşı çıktığı bir pratikti. Fanteziyi 1960’larda bir mücadele aracı olarak kullanan muhalif kuşakta ise profiller hayli çeşitlidir. Ekoloji militanlarından, New Age pratiklerin ve neo-Pagan dinlerin fanlarına kadar geniş bir yelpaze söz konusu.

İlk comics yazarları, kelimenin gerçek anlamıyla militanlık yapmadıysa da Enzo Traverso’nun ifadesiyle “Yahudi modernitesi” ortamında yetiştiler.[2] Bu ortam, Avrupa ve Amerika Yahudilerinin bir kısmının, kurbanı oldukları ayrımcılıklara son vermek için ilerici hatta devrimci hareketlere katılmasını sağladı (tabii ki Troçki akla geliyor). İlk comic’lerin (en azından belirli bir düzeye kadar) açıkça ırkçılık karşıtı olmasının ve toplumsal adalet, barınma sorunu vs. gibi konuları ele almaktan çekinmemesinin sebebi de bu.

Comics yazarları arasında bir de “ilerici vatanseverlik” diyebileceğimiz bir siyasal yönelim biçimi var. ABD’nin eninde sonunda, Roosevelt tarafından önerilen New Deal modeline dayalı demokratik bir refah devletini dünyaya yayacağını düşünüyorlardı. Bununla birlikte bu tutumlar, kimi densizlikler hatta ırkçılığa meyleden hatalar yapmalarını engellememiştir. Fawcett yayınları 1942’de siyah toplumdan okurları çekmek için “Steamboat” adında bir Afro-Amerikalı karakter yaratır. Fakat bu tipleme fiziksel ve dilsel açıdan çok fazla stereotip taşımaktadır ve (bugün Shazam adıyla bilinen) Captain Marvel’in yardımcısı hatta kâhyası olarak resmedilmiştir. Benzer biçimde İkinci Dünya Savaşı sırasında Asyalılar, özellikle de Japonlar hayvan olarak resmediliyorlar. Kuşkusuz bu parodi türü Almanlara da dokunuyor, fakat bu denli bir aşırılıkla değil.

Captain Marvel Adventures #16 (1942), çizer C.C. Beck

Teknoloji ve Ekoloji

SC: İnsan-üstü karakterleri işleyen çizgi roman veya fantezi yazarlarının teknoloji ve bilime yaklaşımları son 20-30 yılda değişimden geçmiş gibi görünüyor. İnsanlığın lehine bir ilerleme teşkil ettiği düşünülen bilime duyulan güven (Superman, Captain America), yerini hayal kırıklığına bırakıyor sanki. Hatta teknik gelişmelerin verdiği hasara, doğa üzerindeki olumsuz etkisine ve aynı zamanda ezilen halkları kurtarmaya katkıda bulunmamış olmalarına ilişkin sert eleştirilere de rastlayabiliyoruz. Bilime, onun sağladığı iktidara ve egemen sınıflarca kullanımına dair bakıştaki bu dönüşümden söz edebilir misiniz?

WB: Hayal kırıklığı konusunda haklısınız. Öte yandan ilk süper kahraman çizgi romanlarından itibaren pozitif rolünden saptırılmış bilime yönelik bir güvensizlik var, genelde çılgın bilim insanı veya diktatör figürleri üzerinden ifade edilir bu. Fakat 1940 veya 1950’li yıllarda, birtakım mucizeler yaratabilecek bilim karşısında hayranlık duymak hâlâ temel kural. Bence bilime yönelik daha şüpheci bir bakış, ancak 1970’lerin sonunda, ekolojik düşüncenin gelişimiyle ortaya çıkıyor. Marvel evreninin 2008 sonrasında üretilmiş filmlerinde Iron Man (Tony Stark) bu müphemliği canlandırıyor.

Kitle imha silahları üretmiş büyük bir patron ve silah tüccarı olan Stark, kendisine muazzam güçler sağlayan bir dış-iskelet yaratarak hatalarını telafi etmek istiyor. İcatları sayesinde dünya sorunlarını çözmeye çalışan bir idealist olarak resmediliyor. İnternet aracılığıyla veya Mars’a özel uçuşların düzenlenmesiyle devrim yaptığını iddia eden Silicon Vadisi’nin büyük patronlarına benzetilmiş. Hatta oyuncu Robert Downey Jr., Tony Stark rolünü oynamak için iş adamı Elon Musk’tan ilham aldığını belirtiyor. Fakat Marvel filmlerinde Iron Man’in icatlarının ya yanlış kişilerin eline geçtiğini ya da karşısına dikildiğini görüyoruz (Yenilmezler: Ultron Çağı’ndaki gibi). Bu da, oldum olası bilime övgü düzmüş bir sanat dalında dahi teknobilimlere yönelik büyük bir kuşkunun varlığını gösteriyor. Özellikle de, neredeyse her daim olduğu gibi, güçlü özel çıkarların hizmetinde kullanılıyorsa.

Fantezi ise daha en başından bu teknobilimlerin bir eleştirisi olarak oluşmuştur. Hiç şüphesiz farklı yazarlar arasında nüanslar mevcuttur. Mesela William Morris bilime değil, sanayi tarafından zarar verici biçimde kullanılmasına karşı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sağ kurtulmuş olan Tolkien ise teknolojinin Mutlak Kötü’yü cisimleştirdiğini düşünüyor. Fantezide, özellikle de sinemaya çekilmiş versiyonlarında şaşırtıcı bir tezat oluşuyor böylece. Çünkü bu türün tuzu biberi ve hatta özünü oluşturan ne varsa (canavarlar, muazzam yapıların bulunduğu hayalî şehirler, sihir) bilgisayarla yaratılmış özel efektlerin gelişimi sayesinde meydana geliyor. Toplumlarımızın tutkuyla benimsediği Ortaçağvari harikulade diyarlar, en ileri modern teknolojinin ürünü.

Sol: Kara Panter Partisi Savunma Bakanı Huey Newton, iki elinde tüfek ve mızrak, oturduğu hezaren tahtın iki yanında Zulu kalkanları, 1968. Sağ: Marvel çizgi romanı Black Panther‘in sinema uyarlaması (2018) için hazırlanan afiş. Wakanda kralı “Kara Panter”, tahtında.

Black Panther ve Siyah Mücadelesi

SC: Peki siyah karakterlerin çizgi romanlardaki varlığı ve temsili nasıl evriliyor 1960’lardan bu yana ? Kara Panterler gibi hareketlerin etkisi nedir? Bu süper kahramanlar, 1960’lardan Black Lives Matter’a kadar ABD’deki siyah mücadelesini destekleme noktasında bir katkıda bulunuyor mu? Mesela akıllara Luke Cage geliyor: kafasında kapüşonuyla Harlem’de adaleti sağlarken polis kurşunlarının işlemediği bir karakter. Ki bu da son derece güncel bir mesele…

  

“Kurşun geçirmez” Luke Cage, çizgi roman ve dizi uyarlaması.

 

WB: Temmuz 1966’da ortaya çıkan ve Stan Lee ile Jack Kirby’nin hayal güçlerinin ürünü olan Black Panther karakteri ile, Ekim 1966’da kurulan Kara Panter Partisi arasında doğrudan bir bağlantı yok. Esasında Kara Panter sembolü daha önceden Afro-Amerikalılar arasında kullanılıyordu. Fakat Lee ve Kirby hiç kuşkusuz bu karakter aracılığıyla siyahlara dair stereotipleri sarsmak ve muhtemelen yurttaşlık hakları mücadelesine bir çeşit destek sunmak istemişlerdir (birçok Amerikalı Yahudi bu mücadeleye sempatiyle yaklaşıyordu). Ne var ki yazarlar, bu süper kahraman ile fazla radikal görülen Kara Panter Partisi arasına derhal mesafe koyacaktır. Böylece Black Panther, Avengers’ın 112. sayısında (Haziran 1973), Kara Panterlere fazlasıyla benzeyen militanlarla çatışacaktır. Esasında Marvel yazarları, daha ılımlı buldukları Martin Luther King’in yakınlarına ve mirasçılarına dönük açık bir tercihleri olduğunu gösteriyorlardı.

Her ne olursa olsun Black Panther, her biri kendi tarzında toplumsal bir söylemin taşıyıcısı olan Falcon (1969) ve Luke Cage (1972) gibi başka siyah karakterlerin ortaya çıkışına kapı açacaktır. 2010’lu yılların ortasında Netflix’te yayınlanan Luke Cage dizisinde, kurşun geçirmeyen (özellikle de polisinkilere dayanaklı) bir siyah karakteri izleriz. Luke Cage rolünü oynayan Mike Colter, burada polis tarafından öldürülen Afro-Amerikalılara, özellikle de 2013’te başlayan Black Lives Matter hareketine gönderme olduğunu açıkça söylemiştir.

[1] Le Roi Arthur. Un mythe contemporain (2016), Super-Héros. Une histoire politique (2018) ve Winter is coming. Une brève histoire de la fantasy (2019), her üç kitap da Libertalia yayınları tarafından basıldı

[2] Enzo Traverso, Yahudi Modernitesinin Sonu: Muhafazakâr Bir Dönüm Noktasının Tarihi, çev. Zeynep Bursa, (İstanbul: Ayrıntı, 2016).

Kaynak: E-SKOP    (Çeviri: Uraz Aydın)

İlginizi çekebilir