SUÇA ORTAK OLMAYANLARIN HAKİKATİ -10: Toplumsal kentsel hareketler için daha sıkı örgütlenmeliyiz!

Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararı ile bir kez daha gündeme gelen Barış Akademisyenleri’ne dair okurlarımız için bir yazı dizisi hazırladık. Yazı dizimizin ilk bölümünde, ne dediler de bu kadar yoğun baskıya maruz kaldılar ve yaşadıkları hukuksal süreci özetledik. Yazı dizimizin devamında ise Barış Akademisyenleri’nin kendi anlatımları, hikayeleri, kayıpları, zorlukları, dayanışmaları yer alacak. Kendi kalemleriyle hikayelerini yazacaklar. Son olarak Türkiye’nin toplumsal bilincine her alanda katkı sunan bu zihinlerin makalelerine yer veriyoruz. Uzmanlık alanları üzerinden ülkenin içinde bulunduğu durumu yorumladılar, analiz ettiler. Yani kendilerini ve ülkenin halini anlattılar.

Toplumsal kentsel hareketler için daha sıkı örgütlenmeliyiz!

 T.Gül Köksal

Barış Akademisyeni Doç. Dr. Mimar – koruma uzmanı T. Gül Köksal, Kocaeli Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edildi.

Türkiye’deki güncel kentleşme pratiklerini ülkedeki üretim ilişkilerinden aynı okumamak gerektiği aşikar. Bu bakış açısıyla küresel kapitalizmin 1980’lerden itibaren ülkemizdeki karşılığına bakarsak, kırsal alanlar, nehirler, ormanlar, meralar gibi doğal değerlerin sürekli yıkıcıyaratıcı bir süreçle imara açıldığı bir ekonomik işleyişin sözkonusu olduğunu görebiliriz. Ülke ekonomisinin inşaat, enerji gibi sektörler üzerinden ilerlemesinde Türkiye’ye özgü siyasal islam ve sermaye birikimi ilişkisi de gözlemlenmekte.

Mega rant!

Asırlara dayalı kültürel birikimleri barındıran kent topraklarının kullanım değeri yerine, değişim değeri üzerinden pazarlanarak hızla dönüştürüldüğü kentsel dönüşüm denilen uygulamaların en yoğun yaşandığı kent malumumuz İstanbul. İstanbul’daki mega projeleri güncel olarak işleyen Mega projeler isimli Web sayfasında açıkça görüldüğü üzere, mega projeler kentin her noktasına ve geniş bir şekilde yayılıyor (1). İlgili Web sayfasında bu projeleri yıllarına göre incelemek için konulan “Açıklanma Tarihi” sekmesine bakıldığında bütün büyük projelerin son 15 yıllık hükümet döneminde gerçekleştirildiği izlenebilmekte (1).

Çözüm değil rant üretimi

Anadolu kentleri ise İstanbul’daki bu büyük mega projeleri ve inşai faaliyetleri takip ediyor. Ülkenin güneydoğusunda ise çatışma sonrası yıkımların peşine Toplu Konut İdaresi (TOKİ) marifetiyle artı-sermaye birikimi sağlanmakta. Turgut Özal’ın talimatı ile 1984 yılında kurulan TOKI·, 2002 yılına kadar 43.000 konut ins¸a etmis¸ (2, 3). AKP’nin ilk 10 yılında ise, TOKİ 600. 000 konut üretmiş (3). Temel amacı aslen dar gelirlilerin konut ihtiyacını çözecek sağlıklı kentsel alanlar inşa etmek iken, TOKİ orta ve orta-üst gelirli sınıflara hizmet edecek yapı üretiyor. AKP Hükümeti ile birlikte hukuksal çerçevesi yeniden çizilen TOKİ denetim mekanizmalarından muaf bir şirkete dönüştü. Ülkenin her yerinde, coğrafi özellikler dikkate alınmaksızın inşa edilen TOKİ konutları, zorunlu bir yaşam biçimi de dayatıyor.

İnşaat terörü

Türkiye dahil çoğu ülkenin anayasasında akarsular, madenler, su kaynakları, ormanlar vd. kamu mülkiyetindedir ve satılamaz. Ancak 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında çıkarılan OHAL ve KHK’larıyla bu yasalar alt üst edildi. 1956-2014 yılları arasındaki kente ilişkin 40 adet yasal düzenlemenin 32’si AKP Hükümeti döneminde gerçekleştirildi. Kentsel dönüşüm bir tür inşaat terörüne de dönüştü. Kentin sokaklarında gece gündüz mesai yapan inşaat araçları sadece ulaşımı olumsuz yönde etkilememekte, aynı zamanda can da almakta. Sokaklar şantiye sahası haline geldiği için, toz, gürültü, asbest ve ansızın çıkabilecek araçlar nedeniyle tehlike üst seviyede.

Bu müdahaleler ülkenin her yerindeki farklı şekillerde gerçekleşse de, özünde yoksullar, ötekileştirilen, ezilen, sömürülen halklar temel yaşam haklarından mahrum bırakılmakta, doğa metalaştırılmakta ve sermaye birikimi hizmetine sunulmakta. Halkın iradesini yok sayanla, maden çıkarırken toprakları metalaştıran, ormanların yanmasına göz yuman, toplumsal eşitsizliği, adaletsizliği gün be gün arttıran sistemin özneleri hep aynı. Bu sistem ve özneler karşısında ezilen, sömürülen canlar da hep aynı. Demokratik kitlesel hareketlerin tarihselliği de ortada. Bu koşullarda ne yapmalı’yı nasıl yapmalı ile birleştirecek yollar toplumsal kentsel muhalif/eleştirel hareketlerden geçmekte. Siyasal ve toplumsal dönüşüm gücümüzü arttıracak örgütlenme kapasitemizin sınırlarını aşmamız gerektiği açık. Çözüm sadece isyan etmekte değil, toplumsal kentsel hareketler için daha sıkı örgütlenmekte ve derhal harekete geçmekte. Daha da geç olmadan…

1. https://megaprojeleristanbul.com/

2. https://www.toki.gov.tr/kurulus-ve-tarihce

3. https://hakikatadalethafiza.org/wp-content/uploads/2016/05/2016.03.30_ZANEnstitusu_Sur-Rapor.pdf

 

Barış Akademisyeni ve Eski İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Selçuk Erez.

Barış Akademisyenleri illaki cezalandırılsınlar.. Öyle mi?

Selçuk Erez

Anayasa Mahkemesi, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı barışı yeğleyen bir bildiriyi imzaladıkları için kovuşturulmuş ve görevlerinden uzaklaştırılmış, mahkum edilmiş olan “Barış Akademisyenleri’nin “silahlı terör örgütü propagandası yapmak suçundan cezalandırılmalarının, ifade özgürlüklerinin ihlalı demek olduğuna” karar verdi.

Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’nin bu kararının “terörü meşrulaştırmak” olduğunu ileri süren 1071 üniversite öğretim üyesi (sonra bu sayı azaldı) “bir bildiri yayınlayarak “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin ifade özgürlüğü kapsamında ele alınamayacağını ileri sürdü.

Bu olaylar bana 147 akademisyenin 1960 daki askeri yönetim zamanında üniversiteden uzaklaştırılışlarını anımsattı.

1960 sonbaharında bir sabah telefonumuz çalındı: Bir dostumuz, “Hemen radyoyu aç,” dedi, “Askeri cunta, 147 öğretim üyesini üniversiteden uzaklaştırmış.” Üniversitelerden uzaklaştırılanlar listesinde babam da vardı.

Listede Prof. Yavuz Abadan.. Prof. Bülent Nuri Esen.. Prof. İsmet Giritli.. Prof. Mazhar Şevket İpşiroğlu.. Prof. Ratip Berker… Prof. Hıfzı Timur.. Prof. Takiyeddin Mengüçoğlu gibi dünya çapında bilim adamları vardı. En önemli oyun yazarlarımızdan Haldun Taner de vardı.

Niye uzaklaştırılmışlardı? Askeri yönetimin üyelerinden M. Özdağ açıklamıştı: “.. Çoğu komünist, mason, kifayetsiz, cinsi sapık, Kürt devleti kurmak isteyen, asistanlarını metres olarak kullanan, doçentin yazdığı kitaba imzasını koyan, senede üç beş kere fakülteye uğrayan üyeleri affettik.”

yeleri affettik.” Bu olaya karşı çıkan İstanbul Üniversitesi’nin rektörü Prof. Sıddık Sami Onar ile ODTÜ rektörü Prof. Turhan Feyzioğlu görevlerini bırakmışlardı. İstanbul Üniversitesi’nin ve Teknik Üniversite’nin o yılki açılış törenlerinde, Rektörler ve öğrenci temsilcileri konuşmalarında hocalarının üniversitelerden uzaklaştırılışını kınamışlar, 147’lerin Üniversiteye dönmelerini istemişlerdi. Bu tür tepkiler artınca, askeri yönetim kurulunun üyeleri Yüzbaşı İrfan Solmazer ve Yüzbaşı Numan Esin, İstanbul’a gelerek ve üniversite öğrencilerini ikna etmeye çalışmışlardı: İrfan Solmazer öğrencilere“ 147’likler içinde tanıdığınız biri var mı” diye sormuştu. Öğrenciler bir hocanın ismini verince Solmazer silahını çıkarıp masanın üzerine koymuş. “Şimdi bir asker gibi silahın üstüne yemin edeceksiniz çünkü size bir devlet sırrını açıklayacağım” demişti. Öğrenciler yemin edince de Solmazer “O hoca komünistti” demişti.. Öğrencilerin itirazları sürünce de: “İsterseniz yanımdaki emniyet müdürüne sorun. Yakında hepsi tevkif edilecek, saat işidir bu” diye eklemişti. (Sonra kimse tevkif edilmedi, hiç birinin dosyasında bir şey bulunmadığı anlaşıldı)

‘Gerçekler nedir?’

Bu sırada Cunta yandaşları da harekete geçirilmişti: Bunlardan biri, bir anatomi doçenti Milli Türk Talebe Federasyonu’nun Yönetim Kurulu toplantısına gitmiş, “Karşı çıkmamalısınız.. Gerçekleri size açıklayacağım” demişti.. Federasyon Başkanı olan Nurettin Sözen, “Gerçekler nedir?” diye sorduğunda doçent, atılan hocaların bilimsel açıdan yetersiz oldukları halde öğretim üyesi yapılmış olduklarını, mesela İstanbul Üniversitesi Tıp fakültesi Histoloji Kürsüsü öğretim üyesi olan Doç. Türkan Erbengi’nin “hocasının kucağına oturup doçent olduğunu” söylemişti. Türkan hocanın da onun hocasının da gayet mazbut birer öğretim üyesi olduğunu hepimiz iyi biliyorduk. Bu sözleri duyan Nurettin Sözen, “Bu yalanları utanmadan söylüyorsunuz.. Hocam olmasanız başka şeyler gelirdi başınıza.. Buradan hemen çıkın gidin!” demişti.

23 kişinin bildirisi

Cunta üyelerinden Yüzbaşı Solmazer ve Esin ertesi gün aynı üniversitenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 1’i Ordinaryüs, 3 Profesör, 11’i Doçent ve asistanlardan oluşan 23 kişiyle bir araya gelmişlerdi. Daha MBK üyeleri üniversiteden ayrılamadan önce radyodan o 23 kişinin imzaladığı bir bildiri yayınlanmaya başlamıştı: Bu bildiriye imza atanlar, cuntanın davranışını alkışlıyor, meslektaşlarının üniversiteden kovulmasını onayladıklarını söylüyorlardı. “Biz İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi üyeleri ve yardımcıları Milli Birlik Komitesi’nin üniversite camiasının yüzde 99.6 nisbetinde teklif ettiği şekilde çıkardığı yeni üniversite kanununa tamamen ve yapılan tasfiyeyi prensip olarak desteklediğimizi bildiririz. Tasfiye edilenler arasında bugün hak ve hürriyetten bahsedenler tıpkı yıllarca milletin sesini boğmak isteyen düşük iktidarın başları gibi eski Üniversite Kanunu’nun antidemokratik hükümlerini daima kendi lehlerine ve daima daha şiddetli tatbik etmişler ve diğer tatbikçiler karşısına hürriyetten yoksun öğretim üyeleri ve yardımcılarının ızdıraplarına kulaklarını tıkamışlardı. Bugün bu gerçeği hatırlatmak mecburiyetindeyiz. Üniversitelerimize hürriyetin sıcak güneşini getiren bu kanunu, sayın Milli Birlik Komitesi üyelerinin dilediği gibi Türk ilim ve irfanı bakımından milletimizi için hayırlı ve başarılı olacağından şüphemiz yoktur.”

Utançla anımsıyorum

Bildiriyi imzalayanlar arasında Ali Nihat Tarlan, İbrahim Kafesoğlu, Cahit Tanyol, Semavi Eyice, Faruk Timurtaş gibi kimseler vardı. O zaman İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciydim. Sonra öğretim üyesi oldum; şimdi emekli bir öğretim üyesiyim. O tarihten bu yana Türkiye’de gerçekleşmiş olan iyi -kötü bir çok olay içinde özellikle bunu hala unutamıyor, utançla, tiksintiyle anımsıyorum.

Yine utanıyorum

İnsanı akademisyen yapan sadece bir konuyu iyi bilmek ve öğretmek olmadığını, akademinin anlamını kavramanın, benimsemenin, içselleştirmenin de gerektiğini, bunu gerçekleştirmenin yolunun da bu imzacılar gibi bu ilkelerle çelişen yönetimi şakşaklamak değil, o zamanın rektörleri gibi, üniversite öğrencileri gibi karşı çıkmak, gerçeği söylemekten korkmamak olduğunu öğrendiğimizi sanıyordum. Artık yarım yüzyıldan fazla bir zaman önce yaşadığım olayların benzerlerine şahit olacağımı düşünmek bile istemezdim. Yine utanıyorum ve midem yine bulanıyor. Seyirci kalmamamız, tepki göstermemiz gerektiğine inanıyorum..

…ve, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Savaşa karşı olduğunu açıklayan, bildiriler yayınlayan ve bu tutumu nedeniyle hapsedilmiş olan İskoçya’lı bir öğretmen yani John Meclean geliyor aklıma.

Bu gün İskoç solunun önemlileri arasında anılan bu adam için ünlü şair Hugh Macdiarmid’in yazmış olduğu şiiri de anımsıyorum. C.Çapan’ın dilimize çevirmiş olduğu şiirinde Macdiarmid şunları söyler:

Yaklaşın gelin, köreltin bu ateşi
Gücünüz yettiği sürece ey rahipler,
düzenin bekçileri,
Ey cehennem kapıcıları, duygusuz, sağır
Ey kalın enseliler, şiş göbekliler,
kaymak tabaka
Körelttiğiniz bu alevin kıvılcımları gene de
korktuğunuz yere varacak !

Barış Akademisyeni Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Doç. Dr. Merve Didem Dayı’ya, barış bildirisine imza attığı için 1 yıl üç ay hapis cezasına verildi.

Gözlenen ve gözleyen öznenin deneyimi

 

Merve Didem Dayı

Bu yazı benden istendiğinde yazmak için son derece elverişsiz koşullarda bulunmamın yanı sıra aklımda herhangi bir konu da yoktu. Fakat bir süredir bana ilginç gelen bir mesele üzerine düşünme fırsatı yakaladığım için de kendimi şanslı hissediyorum.

Bildiğiniz gibi “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metni imzalayan, kamuoyunda bilinen isimleri ile Barış Akademisyenleri 5 Aralık 2017 tarihinden bu yana çeşitli ağır ceza mahkemelerinde terör propagandası yapmak suçundan 7,5 yıla kadar hapis istemi ile yargılanıyorlar. Şu anda bulunduğumuz koşullarda kimse bunu ilginç bulmayacaktır eminim, ilginç olan bu mahkemeler sırasında çekilen fotoğraflar.

5 Aralık 2017 tarihinden bu yana süren davalarda aynı koridorlarda, aynı granit ve soğuk fonda, benzer adliye önlerinde neredeyse birbirinin aynısı fotoğraflar çekiliyor, sosyal medya ve diğer mecralarda yayımlanıyor. Konuyu takip eden birinin bile birbirinden zor ayırt edebileceği, kişilerin değiştiği ama onun dışında kadrajın, ışığın, mekanın ve en önemlisi “poz”un aynı kaldığı birbirine benzer binlerce toplu fotoğraf çekiliyor.

İmgeler üretiyoruz

Walter Benjamin tarihin imgelerden inşa edildiğini söyler, içinde bulunduğumuz süreçte imgeler biriktiriyor, imgeler üretiyoruz ve o çok söylenen deyimle “tarihe not düşüyoruz”. Mahkeme koridorlarında, adliye önlerinde çekilen fotoğraflar her birimiz için öncelikle kuşkusuz kişisel bir deneyimi kayıt altına alıyor. Fakat toplu fotoğrafların bu fotoğraflarda biraraya gelmenin bir başka anlamı daha var. Dönüp dönüp baktığım bu birbirine çok benzer fotoğraflarda herkesin gözünün içi gülüyor, yanyana ve birarada olmanın bir dayanışmayı üretebilmiş olmanın lezzeti var.

Bir tarihi inşa ediyoruz

Roland Barthes fotoğrafın sonsuza dek kopyaladığı şeyin aslında sadece bir kez olduğunu, varoluş açısından asla yinelenemeyecek olduğunu ve fotoğrafın bunu mekanik olarak yinelediğini söylerken aslında aynı fotoğrafın onlarca değişik aktör ile yeniden üretilmesi aynı pozu verin onlarca insanın aynı sözü çoğalttığını aynı gülümsemeyi büyüttüğünü söylemek de ilk elde mümkün. Diğer yandan bunun da direnişin ve sözün arkasında durmanın inatçı bir vesikası, kimse anlamasa ve bilmese bile gizli bir dilin, güçlendirici bir tavrın ortaya serilmesi olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Hem tanıklığımızı belgeliyor, hem tanık olduğumuz ve taraf olduğumuz bir tarihi inşa ediyoruz. Fotogˆraf toplamak, dünyayı biriktirmektir; zaptedilmiş deneyimlerdir der Susan Sontag. Bu deneyim yaşandı, yaşanıyor ülkenin her yerinden akademisyenler aynı koridorlarda aynı gülümser ve direngen ifade ile aynı fotoğrafları vermeye devam ediyor ve kim bilir daha ne kadar bu pozları vermeye devam edecekler. Bu fotoğraflara bakan birisi olarak benim deneyimim de Barthes’in deneyimine benzer nitelikte; gibi gözlenen ve gözleyen öznenin deneyimi*…

*Bu konuya devam etmeli veya edeceğim gibi bir not düşmek isterim.

Yarın: Aslı Odman, Özgür Müttüoğlu ve Mehmet Fatih Traş anısına…

http://yeniyasamgazetesi1.com/barisin-onurlu-insanlari/

http://yeniyasamgazetesi1.com/baris-adalet-ve-demokrasiye-giden-yol-gulcan-dereli/

http://yeniyasamgazetesi1.com/gucleniyoruz-umutlaniyoruz-cogaliyoruz/

http://yeniyasamgazetesi1.com/ayrildigim-gunu-unutamam-gulcan-dereli/

http://yeniyasamgazetesi1.com/yas-icinde-bir-baris-akademisyeni-ve-agac-koku-recelleri/

http://yeniyasamgazetesi1.com/universitelerimizden-tasfiyeler-ve-sonuc-geri-donecegiz/

http://yeniyasamgazetesi1.com/suca-ortak-olmayanlarin-hakikati/

http://yeniyasamgazetesi1.com/cizre-lyon-londra-ucgeninde-bir-gerceklik-oykusu/

http://yeniyasamgazetesi1.com/yeniden-insa-imkani-kapida/

Kaynak: Yeni Yaşam-Gülcan Dereli

 

İlginizi çekebilir