Sporun bir propaganda yöntemi olarak en az 2 bin 500 yıllık bir geçmişi var, 20. yüzyıl da bu anlamda epey zengindi ancak Türkçeye “sporla aklanma” olarak çevirebileceğimiz “sportswashing” kavramı çok daha yeni.

Terim ilk kez 2015’te insan hakları savunucusu Rebecca Vincent tarafından o yıl Avrupa oyunlarına da ev sahipliği yapan Azerbaycan’ı hedef alarak kullanıldı. Vincent, Azerbaycan Lideri İlham Aliyev’in ülke içindeki baskıcı yönetimini ve berbat insan hakları karnesini prestijli spor etkinliklerine sponsor ya da ev sahibi olarak unutturmaya çalıştığını dile getiriyordu. Vincent, bu ifadeyi ortaya attığında Rusya, yakın dönemde 2014 Soçi Kış Olimpiyatlarına ev sahipliği yapmış, 2018 Dünya Kupası ev sahipliğine hazırlanıyordu. Brezilya da 2014 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapıp 2016’da Rio Yaz Olimpiyatları’nı beklemeye koyulmuştu. Ekonomik maliyet ve politik yankıları bakımından çarpıcı etkileri olan bu turnuvaların yanı sıra Körfez emirliklerinin Avrupa’nın köklü kulüplerini resmen devletleri adına satın aldığı, ABD ve Rusyalılar başta olmak üzere milyarderlerin 2003’te Roman Abramoviç’in açtığı yoldan çok daha güvenli ve cesur şekilde ilerlediği yılların içerisindeydik. Kavram, iki tartışmalı spor organizasyonu Tokyo 2020 ve Katar 2022’ye giderken 2021’de Norveç Dil Kurulu tarafından “yılın kelimesi” seçildi.

Peki “sporla aklanma”yı kulağa hoş gelen, yeni icat edilmiş bir söz öbeği olmanın ötesinde farklı kılan taraflar var mı? 2 bin 500 yıl önce Atina’da ya da 20. yüzyıl boyunca gördüklerimizden başka bir şeyi mi imliyor bu ifade? ABD’li Yazar Jules Boykoff, yakın dönemde yayımlanan “Toward a Theory of Sportswashing: Mega Events, Soft Power and Political Conflict” başlıklı akademik makalesinde bu soruya yanıt bulmaya çalışıyor. Boykoff, kavramı siyasi liderlerin dünya sahnesinde önemli ya da meşru görünmek için sporu kullanması ve bunu yaparken de -yine sporu kullanarak- içeride milliyetçiliği güçlendirmesi, kronik toplumsal problemleri ve insan hakları ihlallerini unutturması olarak açıklıyor. Bu tanıma göre elimizde örneğin Hitler’in 1936 Berlin’i kullanma amacından çok da farklı bir şey yok. Sporun araçsallaştırılmasında, olimpiyat oyunları, dünya kupası, Formula 1 yarışları, tenis, golf turnuvaları gibi prestijli büyük ya da orta ölçekli turnuvaların önemli bir yeri var. Özellikle olimpiyatlar ve dünya kupası, on milyarlarca dolarlık maliyetleriyle çok güçlü politik, ekonomik, sosyal araçlar olabileceklerini tarih boyunca çok kez gösterdiler. Mega spor organizasyonları her şeyin ötesinde siyasi liderlere meşru bir olağanüstü hal rejimi armağan ediyor ve çoğu zaman onlar da bunu yerel egemenlerin güncel çıkarlarına göre kullanıyor. Yerine göre kentsel dönüşüm, soylulaştırma, “güvenlik” harcamaları, gözetleme teknolojilerinin geliştirilmesi, kamudan özele kaynak aktarımının hızlandırılması, antidemokratik düzenlemelerin önce geçici sonra kalıcı olarak halka dayatılması gibi pratikler hayata geçiriliyor. Bazen de organizasyonun PR başarısına göre mevcut yönetim prestij kazanıyor, milliyetçiliği körüklüyor ve bunu savaş politikaları için bir üsse dönüştürüyor. Rusya hatta Suriye angajmanıyla Katar bunun yakın örnekleri.

“Sporla aklanma” kavramının şu anda karşı karşıya olduğu önemli sorunların başında bunu Batılıların “Doğu’ya”, “otoriter rejimlere” has, yeni bir maraz olarak gösterme çabası geliyor. Oysa gerçek böyle değil ve bunu gösterebilmek için de meselenin tarihsel yanına ve kapitalizmle olan doğrudan bağlantısına dikkati çekmek elzem. Devasa bütçeleriyle mega spor organizasyonları, kapitalizmin kronik aşırı üretim sorununu soğuran, aşırı birikim krizlerine çözüm sunan, mekanı ve politikayı değişime tabi tutan, savaş-güvenlik endüstrisini besleyen, antidemokratik eğilimleri güçlendiren fenomenler olarak toplumu düzenin hizasına sokuyor. Bu anlamda 2012 Londra Olimpiyatları sırasında sendikaların grev tehdidini “Olimpiyatlar tüm ülke için bir kutlamadır ve kesintiye uğratılamaz” diyerek bertaraf etmeye çalışan dönemin İşçi Partisi Lideri Ed Miliband’i hatırlamakta fayda var. Keza Los Angeles 2028, kent yoksullarına, evsizlere, yoksul mahallelere yönelik sınıf savaşında Los Angeles 1984’ten aldığı bayrağı gururla taşıdığını göstermekten çekinmiyor. Kısacası mesele sadece Rusya, Katar, Azerbaycan, Çin vs. değil. “Sporla aklanma”yı egemen dünya düzeninin değil de o düzende yükselmek isteyenlerin silahı olarak görmek vahim bir hata olacaktır.

Kaynak: EVRENSEL

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…