Şovenizmin İsim Babası, Pessoa ve İspanya’nın Uzaylıları – Murat Türker

Avrupa’nın en köklü film festivallerinden 71. Locarno’da gösterilmiş olan nispeten uzunca üç kısa film Fransa, Portekiz ve İspanya’nın tarihine ve ruhuna bir nebze de olsa nüfuz etmemizi sağlıyor.

20. yüzyılın en kayda değer edebi simalarından ve Portekizce dilinde eser vermiş en önemli şairlerden sayılan Fernando Pessoa meğerse memleketini ABD menşeli Coca-Louca’dan kurtaran adammış. Yönetmenliğini ABD doğumlu Eugène Green‘in üstlendiği 2018 Portekiz/Fransa/Belçika ortak yapımı 27 dakikalık Fernando Pessoa Portekiz’i Nasıl Kurtardı (Como Fernando Pessoa Salvou Portugal/How Fernando Pessoa Saved Portugal) adlı film Locarno’nun Yaşam Emareleri bölümünde yer almıştı.

Ülkeye ilk olarak 1920’lerde ithal edilme ihtimali olan “Amerikalılar”ın millî meşrubatını tattığında hiç beğenmemesine rağmen patronunun öngördüğü reklam kampanyası için gayet çarpıcı bir slogan bulmuştur meşhur şair.

Fakat dinî değerler kesinlikle gözardı edilmeden ülkeyi istedikleri gibi yönetenlerin otoriter rejiminde reklam spotu fazlasıyla günahkâr addedilir; sokaklardan Coca-Louca’nın afişleri hızla yırtılarak sökülür, alkollü olmamasına rağmen alkolün etkilerine sahip olduğu söylenen içeceğin tüm stokları da hemen imha edilir. Pessoa’nın ithalatçı patronu mahvolmuştur fakat gericilerin tepkisini çeken kampanya spotunu mahlaslarından biriyle yazmış olduğundan muzip Pessoa yine yırtar…

Şovenizmin isim babası olduğu söylenen Nicolas Chauvin‘in temsil ettikleri milliyetçi coşkunluk olarak özetlenebilir. Fakat zamanla daha çok bağnazlık ve agresyonla özdeşleştirilen bu kavramın aslında bir şehir efsanesi, entelektüel kent elitinin uydurması olduğu belirginleşti ve rüstik savaşçı imgesinin, deyim yerindeyse gazı kaçtı.

Locarno’nun yine Yaşam Emareleri kısmında yer alan Nicolas Chauvin’in Muhteşem Kabul Konuşması (Le Discours d’acceptation glorieux de Nicolas Chauvin/ The Glorious Acceptance of Nicolas Chauvin) adlı 2018 Fransa yapımı 26 dakikalık filmin yönetmeni genç ve iddialı sinemacı Benjamin Crotty.

Genelde ebeveyn, fakat bilhassa anneyle sorunları olan bir çocukluktan kaynaklı cinsiyetçilik, uçkuruna düşkünlük, ırkçılık, şiddete meyillilik, aşağılık kompleksi ve daha birçok vasfı bünyesinde taşıyan gazi Chauvin filmde basbayağı beş paralık ediliyor.

Ne de olsa 19. yüzyıldan kalma bir karakter olmasına rağmen Chauvin maalesef yalnız Fransa’da değil, milliyetçiliğin ithal edildiği tüm diyarlarda özenilen bir zombi haline gelmiş durumda. Alexis Manenti’nin hararetle canlandırdığı küstah karakter çağlar arasında gidip gelirken, ironi yetmezmiş gibi alaycılıktan da hiç imtina etmeyen yönetmen Crotty eleştiri oklarını bir bir hedeflerine isabet ettiriyor.

Yıllar boyunca faşist rejim tarafından ezilen halk artık gemlerinden boşalmış, hürriyeti doyasıya yaşamak için kendini adeta paralıyordu. Franco dikatörlüğünün sona ermesinden sonra İspanya’nın 80’lerde patlayan Madrid Hareketi (La Movida Madrileña) kapsamında, Zombies müzik grubunun üyelerinden sanatçı Tesa Arranz da kendini hedonizme intihari ölçülerde teslim edenlerdendi. Almodóvar, Alaska, Zulueta ve Berlanga gibi o dönemin aykırı tiplerinin Tesa ile teşriki mesaisi yoğundu.

Yakından görenlerin yakışıklı ve çekici bulduğu yönetmen Luiz López Carrasco 23 dakikalık İspanya 2017 yapımı Uzaylılar (Aliens) adlı deneysel belgesel ile yalnız kahramanının kendisini Marslı hissetmesinden veya yüzlerce uzaylı portresi çizmiş olmasından değil, kendini toplumun veya yeryüzünün bir parçası gibi hissetmeyenlerin dünyasına eğildiğinden filmine bu ismi uygun görmüş sanki.

Locarno’nun üstteki kısa metrajlılar gibi Yaşam Emareleri yarışmasında yer alan filmde Mini DV ve VHS ile çekilmiş görüntüler o yılların ruhunu daha yoğun biçimde hissettirmek için etkinlikle kullanılmış. Tesa 700’e yakın portreyi bir portfolyoyu karıştırırmışız gibi bize tek tek gösterirken manik bir ritmle o yıllarda yaşananları bir üst ses olarak aktarıyor, göz atmamak veya kulak kabartmamak ne mümkün!

Şairden reklamcı olur mu?

“İmparatorluklar artık ordularla fethedilmeyecek, şimdiden tezi yok bu iş reklam kampanyalarıyla yapılacak!” Şair ve aynı zamanda memur Pessoa’nın patronunun gözleri dönmüştü desem yalan olacak çünkü ironiyi elden bırakmayan yönetmen Green gayet stilize oyunculuklar tercih etmiş. Pessoa rolünde son zamanların revaçtaki aktörü Carloto Cotta da bu husustaki dirayetli performansını sürdürüyor.

ABD’den ithal edilecek içecek kendisine tattırıldığında onu “iğrenç” olarak nitelendirir munis ve ciddi görünümlü Pessoa; şairlerin toplumun ruhunu en iyi okuyanlar olduğunu, dizeleriyle toplumu en hassas noktalarından yakalama kapasitesine sahip olduklarını ifade eden patronuna bir süre direnir.

ABD’liler saf bir milletmiş, alkolü günah sayıyorlarmış, üstelik şu anda devlet alkolü yasaklamış, toplumların zevkleri bazı şeyler yavaş yavaş alıştırılarak kültürel bir edinim olarak onlara kazandırılabiliyormuş gibi sözlerle ikna teyakkuzuna devam eder açgözlü işveren.

Oysa şiirle reklamın birbirine zıt, asla bir araya gelemeyecek şeyler olduğunu, dinî açıdan kabul edilemez bir birliktelik misali, mutsuz bir evlilik gibi başarısızlığa mahkûm olduğunu ifade eder Pessoa.

Sonuçta Pessoa’nın bir şair olarak ne kadar başarılı olduğunun ispatı olur bir anlamda, hüsranla sonuçlanan kampanya. İçecek hakkında “Önce şaşırtır, sonra size sahip olur” spotu şeytani bulunmuştur, devletle Cizvit kilise el ele, Coca-Louca’nın ülkeyi zaptetmesine izin vermezler.

Pessoa’nın bu icraatındaki mahlası Álvaro de Campos otorite tarafından dekadan ve oğlancı olarak yaftalanır, fakat Pessoa’nın dediğine göre o çoktan genelde yaşadığı İskoçya’yı boylamıştır…

Fernando Pessoa Portekiz’i Nasıl Kurtardı basit olduğu ölçüde eğlenceli bir seyirlik.

Coca-Louca’yı oluşturan iki kelimeden louca Portekizce’de çılgın veya deli anlamına gelse de seyirciye hâkim olan, ölçülü kara mizahın dudaklarda bıraktığı müstehzi gülümseme oluyor. Bir de, geçmişin muhteşem olduğu kadar acımasız sömürge imparatorluğu Portekiz’den geriye kalanın getirdiği eziklik ve hüzün Camané‘nin sözleri Pessoa’ya ait iki fadosuyla bir kez daha kulağımızı okşayıp ruhumuza gerçek anlamda aslında o sahip oluyor…

Uçkurum ve ben

 

“Irkçı değilim, her ırktan kadınla yattım, erkek bile becerdim!” diyor monoloğunda, maçoluğun engin dağarcığını ayrıntılarıyla teşhir ederken Nicolas Chauvin: ” Ama homoseksüel değilim!” diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Hoyratça flört ettiği kadınlardan birine başarılarını tek tek aktarırken uçkurundan üçüncü şahısta gururla bahsediyor.

Yoksul bir geçmişe sahip olduğu için aslında kendini eksik hissediyor, megalomaniye kapılarak kendini küstahça ortalığa dökerken ajite oluyor. Tam hiperaktif, adeta bir sinir hastası; hatta bir psikopat ve aynı zamanda da paranoyak. Liderliğin Napolyon‘la özdeşleştiği Fransız dimağında güçlü lidere bağlanma ihtiyacının günümüzde kaslı vücudunu teşhir eden Macron‘la örtüştüğünün teyidini de alıyoruz çılgın performans sırasında.

Chauvin layık görüldüğü ödülü almak için çıktığı fantastik sahnede kendini yerden yere atarken aslında günümüz şovenlerinin tarzı ile kendisininki birebir örtüşüyor; kapitalist sistemin katmerleyerek çağımıza uyarladığı benmerkezcilik ve narsisizm, şiddetle harmanlanarak asla gocunulmayan bir yüzsüzlüğe dönüşüyor.

Yönetmen Crotty insanlığın psiko-tarihinde belki kaybedilen bir anneye, belki de dayakçı bir babaya duyulan özlemi kompanse etmeye yarayan mitolojiyi irdeliyor sanki. Yırtık pırtık askerî üniforması içinde, yaralı bereli Chauvin‘in ağzından son verdiği örneklerden birinde yine bize savaş alanlarından sesleniyor. Fransa’nın eski başkanlarından Hollande‘ın bilmemkaç milyarlık silah satışından dem vuruluyor, ufukta değişen ne yazık ki pek bir şey yok dercesine…

Etkili bir beyin jimnastiği olduğu kadar sürükleyici bir seyirlik; Nicolas Chauvin’in Muhteşem Kabul Konuşması‘nın Locarno’da Mantarraya ödülünü yönetmenine kazandırması boşuna değil.

Bu arada şovenizm hususunda Vikipedi’de bir araştırma yapmak istediğiniz takdirde Nicolas Chauvin’in hayal ürünü bir tiyatro karakteri olduğu bilgisine, diğer dillerde ayrıntılarıyla vâkıf olmanıza rağmen Türkçe versiyonunda izine rastlamayabilirsiniz. Hatta şovenizmin Türkçe açıklandığı tüm metne hâkim olan duygu, millî gururun incinmesiyle ortaya çıkan bu saldırgan vatanseverliğe hoşgörülü, müsamahakâr bir tavırla, adeta mazeretlerinden dolayı kaçınılmaz bir sonuç gibi bakmamız gerektiği doğrultusunda; ne şaşırtıcı değil mi?

Dibe vurma durumu

“Bilincimin normalden çok farklı ve değişik seviyelerde dolaşmasına ihtiyacım vardı, buna kendimi adeta mecbur hissediyordum, çünkü 18 yaşımdaydım, hiçbir şey beni şaşırtmıyordu ve çoook sıkılıyordum” diyor Uzaylılarbelgeselinin kahramanı Tesa Arranz. Uyuşturucu ve uyarıcılarla yoğrulmuş 80’li yıllarda, kokain ve eroini beraber alıyor, fakat Amsterdam’dan getirilmiş büyükçe bir parti asidi tek bir kerede yutunca bipolar durumu tetikleniyordu. Franco diktatörlüğünün özgürlükleri yıllarca kısıtlaması sonucunda insanlar kendilerini mahvedecek seviyede dağıtıyor, eğlencelerde, cinsel fantazilerde sınır tanımıyordu.

Benim İspanya’yı ziyaret ettiğim 90’lı senelerin başında ise daha çok hissedilen ülkenin Avrupa Birliğine girmesiyle belirli bir refaha kavuşmanın, kapitalist tüketime dayalı tatminin, kazananların kulübüne kabul edilip sınıf atlamanın özgüveniydi. Buna rağmen Madrid Kraliyet Sarayını ziyaretim sırasında tanıştığım biriyle müzenin devasa ağaçlarla süslenmiş bahçesinde fingirdeştiğimi, kentin saunalarında sabahlara kadar yaşanan orjilere pervasızca katıldığımı, Barselona’da ise arkadaşlarımın zoruyla pek de tanımadığım bir insanın yatağına sürüklenmişliğimi hatırlıyorum.

İktisadi açıdan savurma furyasının İspanya’ya pek hayır getirmediği bir süre önce anlaşıldı, fakat neyse ki Tesa yaşadığı mistik bir dönemden sonra düzlüğe çıkmış ve madde bağımlılığından kurtulmuş. Hatta şu anda 25 yaşında bir oğlu varmış, üniversiteyi bitirmiş, mesleğini ifa ediyormuş, çok güzel de gitar çalıyormuş. “İki baban var senin, dediğim zaman gülüyor!” diyor Tesa, ne de olsa o zamanlar cinselliğini cömertçe paylaştığı iki erkekten hangisinden hamile kaldığını bilmiyor, bunu irdelemek de kimsenin aklına pek gelmiyor. Zaten Tesa’ya göre bizi kurtaracak olan da, filmin devamı için de gereken tek şey sevgi, doğru söze ne demeli?

Kaynak: Bianet

İlginizi çekebilir