Sol’un ‘kol kırılır yen içinde kalır’ı… – Doğan Özgüden

Günlük sol mücadele gazetesi haline dönüştükten sonra bir yandan Demirel Hükümeti’nin, öte yandan büyük sermaye çevrelerinin baskıları nedeniyle Akşam nasıl ehlileştirilmişti?

Cumhuriyet’teki yönetim değişikliği üzerine kopan fırtınayı dikkatle izliyorum. Kalanların içinde de, ayrılanların içinde de yakından tanıdığım, 60’lı yıllarda yönettiğim Akşam Gazetesi ile Ant Dergisi‘nde birlikte çalıştığım meslekdaşlarım var…

1971 ve 1980 darbelerinden sonra da Cumhuriyet fırtınalı günlerden geçmişti.

Bâbıâli’de öyle şeyler yaşandı ki, sırf solculuk adına “kol kırılır yen içinde kalır” kafasıyla örtbas edilmiştir. Bunun en dramatik örneklerinden biri de 1965-66’da sol hareketin günlük bayrağı haline gelen Akşam‘ın ehlileştirilmesi operasyonudur.

Bir anımsatma… Türkiye’de sol hareketin hızla yükseldiği, Türkiye İşçi Partisi‘nin TBMM’de 15 milletvekiliyle temsil edildiği, devrimci gençliğin 68 başkaldırısına, devrimci sendikacılığın 15-16 Haziran direnişiyle taçlanacak direnişlere yöneldiği 1966 yılında Türkiye’nin nüfusu 32 milyon’du.

O tarihte Akşam’ın tirajı 200 bin’lerdeydi… Cumhuriyet de 100 bin’den fazla okur tarafından okunmaktaydı.

Bugün Türkiye’nin nüfusu 74 milyon… Akşam yıllarca önce iktidarların hizmetine sokulduğu için bugünkü tirajı bizi ilgilendirmiyor. Ama Cumhuriyet’in bugünkü okur sayısı, yönetim değişimi öncesi ve sonrası, beş aşağı beş yukarı, 35 bin civarında…

Bunun değerlendirmesini medya analizcilerine bırakıyorum.

Konumuz: Sol’un “kol kırılır yen içinde kalır”ı…

Cumhuriyet‘teki yeni ve bilmem kaçıncı iç darbeden sonra sol okurların belleğini tazelemek için bugün tam 52 yıl öncesine gidiyorum.

1964 sonbaharında genel yayın yönetmenliğini üstlendiğim Akşam‘ı sol bir günlük gazete haline dönüştürdükten sonra bir yandan Demirel Hükümeti’nin, öte yandan büyük sermaye çevrelerinin baskıları nedeniyle gazetenin ilan gelirlerinde tiraj artışıyla ters orantılı düşüş başlamıştı. Gelirlerdeki düşüş yüzünden SEKA’dan artan tirajı karşılayacak miktarda bobin getirtmek büyük bir sorun haline gelmişti. Hazırladığımız gazeteyi baskıya verebilmek için tüm kadro Ebusuut Caddesi’nin başından bobin kamyonunun görünmesini nasıl heyecanla beklediğimizi İnci’yle birlikte bugün bile acıyla anımsarız.

Mart 1965’de Kozlu’daki işçi direnişini Cumhuriyet “Kanunsuz Grev” olarak yansıtırken biz Akşam‘da “İşçilere ateş açıldı” manşetiyle veriyorduk. Olayı Cumhuriyet dahil tüm gazetelerden farklı verişimiz üzerine Akşam üzerindeki baskılar iyice yoğunlaşıyordu.

10 Ekim 1965 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi‘nin kampanyasını eşit şekilde yansıttığımızdan dolayı gazetenin icabına bakılması için ard arda komplolar düzenleniyor, Ankara ve taşra baskıları iktidarın kontrolundaki matbaalar tarafından engelleniyordu.

Abdi İpekçi tarafından Milliyet‘ten çıkartılınca Akşam‘a transfer ettiğimiz Çetin Altan’ın 1965 seçimlerinde TİP listesinden İstanbul bağımsız milletvekili seçildikten sonra Meclis’in ilk toplantısında partiye katıldığını açıklaması üzerine egemen çevrelerin gazetenin patronuna baskı ve tehditleri daha da artmıştı.

Bu baskılar karşısında Akşam’ı ayakta tutabilmek için tek güvencemiz, Türkiye’de işçi sınıfının sendikal ve siyasal hareketinin giderek daha da güçlenmesi ve kamuoyunun sol ve anti-emperyalist söyleme daha duyarlı hale gelmekte olmasıydı.

Mali sorunları kısmen de olsa çözebilmenin tek çaresi, Akşam’ı bir şahıs gazetesi olmaktan çıkartarak mülkiyetini halka açmaktı.

Daha önce gazeteye mali destek sağlamak için ilerici çevrelerde yaptığım nabız yoklamaları, yarın ne tavır alacağı belli olmayan bir kişinin mülkiyetinde kaldıkça Akşam’a sendikalardan, demokratik kuruluşlardan ve hattâ en inançlı okurlarından bile yeterli maddi destek sağlanamayacağını gösteriyordu.

Bu konuyu patron Malik Yolaç’a açtığımda, üzerinde konuşmaya dahi gerek duymadan sözü “Çetin Altan Sorunu”‘na getiriyordu:

“Çetin yazmağa devam ettikçe bu gazetenin mali sorunları bitmez, tek çare bu adamın gazeteyle ilişkisini kesmektir.”

O sırada faşist general Cemal Tural’ın ordunun başına gelişi anti-komünistlere büyük cesaret vermiş, bir hafta sonra büyük kentlerde komünizmle mücadele mitingleri düzenlenmeye başlanmıştı.

İstanbul’daki mitinglerin ana hedeflerinden biri de kuşkusuz Akşam Gazetesi’ydi. Büyük miting bir pazar gününe rastlıyordu. Tüm Akşam kadrosundan, izinli de olsalar, o gün gazetede görev başında olmalarını istedim. Ana giriş kapısına ve pencerelerin önüne kağıt bobinlerinden barikat yaptık. Neyse ki saldırı olmadan miting sona erdi.

Ardından Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’ın ünlü Cuma emirnameleri başladı. Daha sonra “Komünizmle Mücadele Elkitabı” adı altında bir araya getirilerek tüm ordu birliklerine “başemir” olarak dağıtılacak olan bu emirnamede Tural şöyle diyordu: “Din, toplumu, sarsılmaz bir şekilde birbirine bağlayan en önemli faktörlerden biridir. Komünistler Allah’a inanmazlar… Din, komünizmin en amansız düşmanı olduğu için, onu yok etmeye var güçleri ile çalışırlar.“

Cemal Tural, Haziran 1964’te Ankara Sıkıyönetim Komutanı iken 21 Mayıs’çıların lideri Talat Aydemir’in ve Fethi Gürcan’ın asılması sırasındaki insanlık dışı tutumuyla da ünlü generaldi.

Tam da o günlerde, Talat Aydemir’in oğlu Metin Aydemir, yanında kızkardeşinin nişanlısı 21 Mayısçı Teğmen Atilla Altugan’la birlikte bizimle temasa geçti. Metin, Hava Harp Okulu’nda öğrenciyken Talat Aydemir’in oğlu olması nedeniyle okuldan atılmıştı.

“Babamın katilleri ordunun başına geçiriliyor,” dedi. “Ortada o denli yalan, alçaklık ve ikiyüzlülük var ki, artık babamın anılarının yayınlanması zamanının geldiğini düşünüyoruz. Anıların tahrifata uğramadan yayınlanması konusunda ailece sadece size güveniyoruz.”

Gazetedeki iç sorunlardan, patronların bitip tükenmez müdahelelerinden, star yazarların kaprislerinden bunalmıştım. Ancak anıların yayına hazırlanması hapishane koşularında elyazısıyla alelacele yazılmış notların ve de ses kasetlerinin dikkatle deşifre edilmesini gerektiriyordu. Aynı zamanda hem bunları yapmam, hem de gazeteyi yönetmem mümkün değildi.

Ertesi gün Malik Yolaç ve gazetenin sahibi görünen Nur Okten’e, Talat Aydemir’in anılarını yayınlayacağımı, ancak yayına hazırlamak için zamana ihtiyacım olduğunu söyledim.

Aydemir’in anılarını yayınlayacağımı söylemem pek de hoşlarına gitmemişti. Zaten Akşam’ın “komünist gazete” diye sürekli saldırıya uğramasından rahatsızdılar. İsmet Paşa’ya başkaldırmış bir subayın anılarını yayınlamanın başlarına yeni gaileler açmasından endişeliydiler.

“Bu yakın tarihimizin karanlığa gömülmüş bir sayfasıdır. Bu sayfayı açmak olsa olsa Akşam’a onur verir,” dedim.

Yayınlanmasını kabul ettiler.

“Ancak bu anıları yayına hazırlanması pek kolay değil. Elyazısıyla yazılmış birçok metni okuyup özetlemek, onlarca kaseti dinleyip stenoyla not alarak yazıya dökmek çok vakit alır. İnci’yle birlikte bir ay kadar eve çekilip anıları yayına hazırlayacağız,” dedim.

Hemen onay verdiler.

Yolaç, fırsattan istifade, yine Çetin konusuna girdi:

“Biliyorum, sen Çetin’in bir süre için dahi olsa gazeteden uzaklaştırılmasına karşısın. Ama ben hukuk müşavirimizle konuştum. Çetin’in birikmiş yıllık izinleri var. Sen yokken onu da izne çıkartalım.”

“İznini kullanıp kullanmaması Çetin’in bileceği iş, dedim. Kendisiyle konuşmam lazım. İzin kullanmak istemiyorsa, izne zorlayamam.”

Çetin’e telefon ettim. Derhal itiraz etti:

“Ben izin falan istemiyorum. Bu Malik’i bilirim, bir kez izne çıkarttı mı bir daha gazeteye adım attırmaz.”

Tekrar Yolaç’la konuştum.

“Çetin izne çıkmak istemiyor, okurlarından kopmak istemiyor. Yapacak bir şey yok,” dedim.

O güne kadar gazetenin birinci sayfasını, gazetenin sol politikasına uygun olarak İnci hazırlıyordu. O da benimle birlikte hatıraların redaksiyonunda çalışacağından, birinci sayfa sorumluluğunu aynı çizgiyi devam ettirebileceğine inandığım haberler müdürü Cengiz Tuncer’e emanet ettim.

Hemen ertesi gün Ülker Sokak’taki evimizde anıların redaksiyonuna başladık. Akşama doğru Cengiz’den bir telefon geldi:

“Sen birinci sayfayı bana emanet ettin ama, Malik Bey biraz önce spor sayfası sekreteriyle birlikte geldi, birinci sayfayı benim değil onun yapacağını söyledi.”

O arkadaş teknik olarak iyi bir spor sayfası sekreteriydi, ama ne siyasetle ne de bizim izlediğimiz sol çizgiyle bir ilgisi vardı.

Belli ki Malik Yolaç yokluğumun daha ilk gününde gazetenin çizgisini değiştirmek, sonunda Çetin Altan’ı da tasfiye ederek Akşam’ı kendi deyimiyle “komünist damgası”ndan kurtarmak için bir operasyon başlatmıştı.

Ertesi sabah gazeteye dönerek tüm yazı işleri müdürlerini ve servis şeflerini toplantıya çağırdım. Yolaç’ın aylardır yaptığı baskıları anlattıktan sonra, gazete çizgisinin değiştirilmesine ve Çetin’in feda edilmesine karşı birlikte tavır konmasını istedim.

Tüm arkadaşlar kenetlenmişti. Ortak bir bildiri yayınlayarak Çetin Altan ve diğer yazarlarımızla dayanışma içinde olduğumuzu, Akşam’ın yayın çizgisini değiştirmeye yönelik tüm girişim ve komplolara karşı direneceğimizi bir bildiriyle açıkladık. Ankara ve İzmir büroları da direnişimizi destekliyordu.

Çetin’le İlhami’ye, gelişmeleri birlikte değerlendirmek üzere derhal İstanbul’a gelmelerini söyledim. Patron müdahalesinden vazgeçinceye kadar Çetin Altan ve İlhami Soysal da yazı yazmayacaklardı.

Okurlar gazete sahipliğine sürekli protesto mesajları göndererek bundan böyle Akşam almayacaklarını bildiriyorlardı.

İşte o kritik aşamada devreye birdenbire sol mücadelenin işçi sınıfı öncülüğünde değil, Atatürkçü asker-sivil bürokrasinin öncülüğünde yürütülmesini savunan Yön’cüler girdi. Yön sahibi Doğan Avcıoğlu’nun kardeşi Hamdi Avcıoğlu benden önce Akşam’da gece sekreteri olarak çalışmıştı, Malik Yolaç’ı iyi tanıyordu.

Büroma gelerek, bu olayın solun genel çıkarları aleyhine geliştiğini, Yolaç’ın bu durumda gazeteyi tamamen kapatabileceğini, Çetin’in Akşam’da yazmaya devam etmesini sağlamak için bizim bazı tavizler vermemiz gerektiğini söylemeye başladı.

Anlaşılan Yolaç “gazeteyi kapatma” tehdidini de kullanarak çalışanların toplu direnişini kırma, gazete yönetimini fiilen ele geçirmek için karşı cepheyi parçalama taktiğine başvuruyordu.

Bu arada bir telefon da İlhan Selçuk’tan geldi.

“Doğan, lütfen anlayışlı olun, Akşam kapanır da Çetin bir yerde yazamazsa, ben sol fıkra yazarı olarak tek başıma kalırım. Çetin’den sonra beni de Cumhuriyet’ten uzaklaştırırlar,” diye sızlanıyordu.

Ankara’dan beklediğim Çetin ile İlhami İstanbul’a gelmişler, fakat Akşam yerine doğru Yön İdarehanesi’ne gitmişlerdi. Telefon eden İlhami, “Akşam şimdi karmakarışık, bu sorunları rahat tartışamayız, en iyisi Yön’de buluşalım,” dedi.

Yön’e gittiğimde, İlhami kapıdaydı:

“Biz direnişe imza verdik ama, siz de olayı büyütmüşsünüz. Hamdi Malik Bey’le konuşmuş, sadece gazetenin sol dozajını düşürüp ilan sahiplerini rahatlatmak için birinci sayfayı kendi kafasına uygun biriyle yapmak istiyormuş.”

“Peki sen ne diyorsun?”

“Vallahi Doğan, bu kriz bir an önce çözülse iyi olur. Ben de güç durumda kaldım. Yenilerde buzdolabı falan alıp borca da girmiştim. Bana kalırsa Malik Bey’in isteklerini kabul edelim. Edersek, Çetin’in yazmasına karışmayacakmış.”

İçeri girdiğimde Çetin de aynı telden çalıyordu. Sanki olup bitenlerin hiçbir şekilde onunla ilgisi yokmuş, bu direnişe kendisini korumak için girdiğimizi bilmiyormuş gibi:

“Yahu, bir bardak suda fırtına kopartmayalım, diyordu. İşte şurada iyi kötü yazıp duruyoruz. Bırakın Malik de kendi gazetesinde dilediğini yapsın.”

Tartışmanın bir anlamı yoktu, belli ki Yolaç’ın manevrası başarılı olmuştu.

“İlhami’nin tavrını da, senin tavrını da nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum… Sizin yazma özgürlüğünüzü savunmak için tüm arkadaşları bu direnişe ben soktum. Bu söylediklerinizi kendilerine nasıl anlatabilirim!”

Çetin bu kez daha da ileri gitti:

“Tamam da, bu Akşam’da benden başka solcu var mıydı ki?”

“Seni Akşam’a alırken Yolaç’ın senin hakkında söylediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Sağolasın… Evet Çetin, Akşam’da da, Türkiye’de de senden başka solcu yok. Sen solculuğuna Malik Yolaç’la devam et,” diyerek görüşmeden öfkeli bir şekilde ayrıldım.

Eve döndüğümde İnci son derece öfkeliydi. Çetin biraz önce kendisine telefon ederek onu da kışkırtmaya çalışmıştı:

“Bak İnci, Doğan’a söyle bu inadından vazgeçsin. Fena mı, günlük bir gazetenin başında bulunmanın itibarı var, tiyatrolara, konserlere davet ediliyorsunuz. Bunları feda etmeğe değer mi?”

İnci de, Çetin’e “Eğer Doğan bu şantaja boyun eğerse derhal boşanırım,” diye yanıt vererek telefonu kapatmıştı.

Direniş yapan bazı arkadaşlarla akşam 21’de bizim evde randevumuz vardı. İlk Cengiz Tuncer geldi :

“Bu iş burada biter,” dedi. “Çetin’le İlhami Malik Yolaç’la anlaşmışlar bile… Her ikisinin yarın gazetede yazıları yayınlanıyor. Zaten Handan da Beyoğlu’nda kapı kapı direnişin kırıldığını, Çetin’le İlhami’nin gazeteye döndüğünü anlatıyor…”

Handan, İlhan Selçuk’un eşiydi. Kocasının Yön’cülerle birlikte tezgahladığı operasyon başarıya ulaşmıştı.

Gazetenin en tanınmış iki yazarı yazmaya devam ettiklerine göre, Akşam’ı sol yapan, Çetin’e Milliyet’ten ayrıldıktan sonra tekrar günlük fıkra yazma, hattâ daha sonra milletvekili olma olanağı sağlayan kadroya gerek kalmamıştı.

Patron Ökten ilk hamlede haberler müdürü Cengiz Tuncer, dış haberler müdürü Hüseyin Baş ve birinci sayfa sekreteri İnci Tuğsavul’un kontratlarını feshettiğini duyurdu.

Asıl patron Yolaç ise, Akşam’a büyük tiraj kazandıracağını hissettiği Talat Aydemir’in anılarını yayına hazırlamadan gazeteyle ilişkimi kesmemi istemediği için, benimle özel bir görüşme yaptı:

“Bak Doğan, sana daha önce de kaç kez söylemiştim. Bu Çetin’e fazla güvenme, demiştim. Kendisine sahip çıktığın halde bu defa kurbanı sen oldun. Artık gazetenin genel yönetimini tamamen ben üstleniyorum, bundan böyle kimseye de bırakmam. Çetin’le İlhami ne yazarlarsa yazsınlar, ben birinci sayfayla durumu kurtarırım.”

Hemen ardından yeni bir öneri getirdi:

“Bu gazeteye getirdiğin katkıları inkar etmiyorum. Genel yayın müdürü olarak kalmasan da seninle işbirliğini sürdürmek isterim. Talat Aydemir’in anılarını bitirdikten sonra birlikte haftalık bir haber dergisi çıkartalım. Orada ne yaparsan yap, karışmam. O da olmazsa, yayın danışmanı olarak kal…”

“Malik Bey, Aydemir’in anılarını bitirmemi garantilemek için bu öneriyi yapıyorsanız, kendinizi hiç zorlamayın. Ben gazetede hiçbir sıfatım olmasa da anıları bitirir, zamanında teslim ederim. Bu Aydemir ailesine sözümdür. Ondan sonra da kendime yeni bir yol çizerim. Henüz 30 yaşındayım, bu yaşa kadar çok mücadelelerden geçtim, çok ihanete uğradım, ama önümde uzun yıllar, seçilecek çok yollar var. Sizi Çetin’le başbaşa bırakıyorum…”

Bu ehlileştirme operasyonuna direnenlere herhalde “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışıyla sol çevrelerden de maalesef herhangi bir destek gelmedi. Çünkü Çetin yazmaya devam ediyordu…

İnci’yle birlikte Akşam’dan ayrıldıktan sonra bir süre sol kitaplar yazıp çevirdik, ardından da,1967 başından itibaren Yaşar Kemal ve Fethi Naci’yle birlikte işçi sınıfı öncülüğünü savunan haftalık sosyalist Ant Dergisi‘ni yayınlamaya başladık.

Cengiz Tuncer bir süre sonra kurduğu E Yayınları ile Türkiye yayın dünyasına büyük yenilikler getirdi.

Hüseyin Baş dış politika yazılarını Ant‘ta sürdürdü.

TİP milletvekili Çetin Altan parti görevi olarak uzun süre Ant‘a haftalık yazılar yazdı, ama Uluslararası Vietnam Mahkemesi‘ne yargıç olarak katılmış olan TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’a Akşam‘ın ağır saldırıda bulunmasını eleştirdiğimiz için patronun baskısı üzerine Ant‘a yazılarını kesmek zorunda kaldı.

Avcıoğlu kardeşlerin Yön Dergisi ise Ant yayına başladıktan bir süre sonra yaşamına son verdi.

Ve 1971 darbesi… Ant sıkıyönetim tarafından kapatıldı… Yüzlerce yıllık ceza tehdidi altında bizler sürgüne çıkmak zorunda kaldık… Darbeciler Çetin Altan’ı da, asker-sivil bürokrasinin öncülüğünden yana olan İlhan Selçuk’u da, İlhami Soysal’ı da,  Doğan Avcıoğlu’nu da tutukladılar.

Akşam ise sürekli patron değiştirdi, ama hep iktidarların yalakalığını yapmaya devam etti…

Cumhuriyet‘in de fırtınalı yaşamında hangi limana demir atacağını, ona emek veren meslekdaşların seçiminin ne olacağını yaşarsak göreceğiz…

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir