Sol ittifak? Okuyan’dan Demirtaş’a, sınıftan kimliğe – Can Öztürk

Gündelik siyasetin dayattığı bir tartışma dahi olsa “üçüncü ittifak” ya da “sol ittifak” tartışmalarının daha uzun vadeli sonuçları olacaktır.

Sol ittifak? Okuyan’dan Demirtaş’a, sınıftan kimliğe

Geçtiğimiz hafta TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın olası ittifaklarla ve seçimlerle ilgili Gazete Duvar’dan Serkan Alan ile yaptığı söyleşi, iki farklı siyasi hareket arasında yıllardır süregelen tartışmaların yeniden gündeme alınmasına sebep oldu. Aslında tarihleri ve pratikleri itibariyle içlerinde zaman zaman farklı yapıları ve fikirleri barındırmış olan bu iki hareketi bugün mecburen kaba bir kavramsallaştırmayla Türk Solu ile Kürt Siyasi Hareketi olarak anlıyoruz. “Türk Solu” ve “Kürt Siyasi Hareketi” adı verilen değişmez ve yekpare iki yapı olmadığının idrakiyle de olsa bu indirgemeci ve kaba tanımlamaların belirli tartışmaları somutlaştırdığını düşünerek kullanacağım bu kavramları. Bu ikisi arasındaki ihtilaflar yeni değil elbet, ancak süregiden çözümsüzlükleri düşünüldüğünde hâlâ güncel.

Okuyan’ın söyleşisinin sosyal medyada alan açtığı tartışmanın bir kısmını TKP’nin Demirtaş’ın üslubundan duyduğu rahatsızlık oluşturdu; tam olarak hangi üsluptan rahatsız olunduğu da pek açık değilken üstelik. Okuyan şöyle diyor: “Üslup olarak bizi rahatsız eden şeyler var. Neden var? Öz hakiki sol gibi kavramlar geçiyor. ‘Beni de solcu görmüyorlar’ falan diye”. Burada rahatsız olunanın ne olduğu kavramak kolay değil. Belki solcu olmadığı düşünülen Demirtaş’ın soldaki tarihsel bölünmüşlüğe atıfta bulunması, bu bölünmüşlük yüzünden pek çok fırsatın heba edildiğini ifade etmesi belli bir rahatsızlığa sebep olmuş olabilir. Ancak daha sonra üsluptan içeriğe geçiyor Okuyan ve Demirtaş’ın sol kadroların bürokraside ve hükumette kendine yer bulması gerektiğine dair söylediklerini eleştiriyor. Bu fikrin tehlikeli olduğunu, “Türkiye solunu bir günahın ortağı yapma tehlikesi barındırdığını”, ve Demirtaş bunu bu amaçla yazmamış olsa da “objektif olarak buna hizmet edeceğini” söylüyor. Demirtaş’ın yazdıklarının neye hizmet edeceğinden haberdar olmadığının düşünülmesi ilginç elbette. Onun bu fikirlerini yazıyla önce avukatlarına, onlar üzerinden de medyaya ilettiği bu uzun sürece bakıldığında, yazdıklarının hizmet edebileceği amaçları etraflıca değerlendirecek vakti olduğunu varsayabiliriz. Ancak Okuyan’ın özellikle bu sözleri, “kendisi bu amaçla yapmamış olsa dahi”, Türk solunun Kürt siyasetiyle kurduğu ilişkinin dinamiklerine dair birtakım semptomları gün yüzüne çıkarıyor.

Bu semptomlardan biri Türk solunun kendisini küçük kardeşin “amaçlamadan”, yani iradesi dışında yarattığı “tehlikeleri” bertaraf etmeye çalışan bir ağabey olarak hayal etmesi. Bir diğeri ise Demirtaş’ın veya başka bir Kürt siyasetçinin beyan ettiği şeyin neye hizmet edeceğini bilmediği varsayımı. Kürtlere düşüncelerinin ve eylemlerinin faili olma hakkı tanımayan, onların söylediklerinin, neyi amaçlarlarsa amaçlasınlar, “objektif olarak” başka şeylere hizmet ettiğini öne süren bir anlayışın tezahürü olması dolayısıyla bu önemli. Burada Türk solu ile Kürt siyaseti arasındaki ihtilafların somutlaştığı bir boyut daha var.

Bu ihtilafların en başında şüphesiz ki sınıf ve etnik kimlik meselesi geliyor. Bazı sol çevrelerde Kürt siyasi hareketinin etnik kimliği önceleyerek yanlış siyaset ürettiğine dair bir fikrin hâkim olduğu aşikâr. Kürt meselesinin de en nihayetinde bir sınıf meselesi olduğunu, neredeyse bütün meselelerin eninde sonunda bir büyük resim olan sınıf kavgasına indirgenebileceğini anlatan bu fikir Türk solunun Kürt siyasetiyle hakikatli bir ilişki kuramayışındaki en temel etken. Kürt hareketinin ürettiği “kimlik siyasetinin” mütemadiyen pejoratif bir çerçeveden değerlendirildiği bu açmaz yıllardır Türk solunun Kürtler ile kurduğu ilişkinin dinamiklerini belirliyor.

Martinikli antiemperyalist Aimé Césaire’nin, 1956 yılında dönemin Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Maurice Thorez’e yazdığı ve Parti’den istifasını ilettiği mektubu, Türk solu ile Kürt hareketi arasındaki sözünü ettiğimiz açmazlara ışık olabilir. Césaire mektubunda ırk ve kültürel kimlik meselelerinin kabaca bir sınıf kavgasına indirgenemeyeceğini savunuyor. Farklı halkların ait oldukları ırklar, renkler, kültürel kimlikler yüzünden yaşadıkları baskının ve sömürünün her biri için “biricik” olduğunu, bu halkların tarihlerinin biricikliğinin “başka kimseye ait olmayan korkunç talihsizliklerden oluştuğunu” öne sürüyor (1). Ona göre bu halkların karşı karşıya oldukları sorunlar, yani “sömürge sorunları”, daha büyük ve önemli olduğu varsayılan bir bütünün ufak bir parçası olarak görülemez. Çünkü en nihayetinde “sömürge toplumlarının sömürgeciliğe karşı verdiği, siyahların ve farklı renkten insanların ırkçılığa karşı verdiği kavga, Fransız işçisinin Fransız kapitalizmine karşı verdiği kavgayla bir tutulamaz” (2).

Buna paralel olarak Kürt halkının ve emekçilerinin Türkiye’de hem kapitalizme hem ırkçılığa karşı verdiği kavga da tek başına sınıf meselesi ile açıklanamaz. En basit çerçeveyle Kürt mevsimlik işçilerinin sorunlarının tümünün Türk işçilerin yaşadığı sorunlarla örtüşmesi ne kültürel ne de maddi koşullar açısından mümkün. Tabii bu Kürt emekçileriyle Türk emekçilerinin ortak mücadele yürütemeyeceği anlamına gelmiyor. Bilakis, bu mücadelenin nasıl yürütüleceğine dair koşulların hakikat gözetilerek konuşulmasını dayatıyor.

Bu koşullardan biri, Césaire’ın işaret ettiği üzere, “ittifak kurmak ile tabi olmak arasındaki” ya da “dayanışmak ile teslim olmak arasındaki” farkın etraflıca anlaşılmasıdır (3). Bir kültürel kimlik mücadelesinin, ondan daha büyük olduğuna iman edilen bir sınıf kavgasının sadece ufak bir parçası olarak görülemeyeceğinin anlaşılması. Kimliğini, dilini ve kültürünü yaşatabilmek için bir yaşam mücadelesi yürütenlere, kendi üstünlüğünden emin bir ağabey edasıyla “doğru yolu” göstermeye çalışmanın gülünçlüğünün ve faydasızlığının anlaşılması.

Césaire mektubunda kendini ilerici olarak görenlere şunu hatırlatıyor: “Eğer ilerici siyasetlerin nihai hedefi sömürülen her toplumun özgürleşmesi ise, ilerici partilerin gündelik faaliyetlerinin bu özgürleşme arzusuyla çelişmemesi gerekir” (4). Kimlik mücadelesinin bir büyük sınıf mücadelesi içerisinde eritilmesi ve önemsizleştirilmesi bu arzuyla çok keskin bir şekilde çelişir.

Gündelik siyasetin dayattığı bir tartışma dahi olsa “üçüncü ittifak” ya da “sol ittifak” tartışmalarının daha uzun vadeli sonuçları olacaktır. Bu bağlamda Türkiye solunun Batı toplumlarındaki sol siyaset tarihinin etkisini geride bırakıp, kendi sorunlarıyla daha dürüst biçimlerde yüzleşebilmek için en nihayetinde Türkiye’nin de dahil olduğu “Üçüncü Dünya”nın sol siyaset tarihine, Césaire’lara, Fanon’lara, Cabral’lara daha çok kulak kabartmasında fayda olabilir.

*Öğretim Görevlisi, Bilkent Üniversitesi

(1) Aimé Césaire – “Maurice Thorez’e Mektup” (https://abahlali.org/wp-content/uploads/2015/11/153945859-Aime-Cesaire-Letter-to-Maurice-Thorez-1956.pdf)

(2) Césaire – s.3

(3) Césaire, s.5.

(4) Césaire, s.5.

Kaynak: Gazete Duvar

İlginizi çekebilir