Smyrna Agorası Kazı Başkanı Ersoy: Çivi bile çakmak yasak gibi şehir efsaneleri yaratıyoruz

İzmir’in en kalabalık bölgelerinden biri olan İki Çeşmelik Caddesi üzerindeki Smyrna Agorası, Büyük İskender’den günümüze uzanan tarihe tanıklık ediyor. Smyrna Agorası Kazı Başkanı Dr. Akın Ersoy’la kent arkeolojisini ve yürüttükleri çalışmaları konuştuk.

Modern İzmir kentinin merkezinde yer alan Smyrna/İzmir Agorası, dünyanın kent merkezindeki en büyük antik dönem agoralarından biri. 1932 yılından beri aralıklarla İzmir Arkeoloji Müzesi başkanlığında, 2007 yılından bu yana ise Dokuz Eylül Üniversitesi tarafından yürütülen kazı çalışmaları ile kentin tarihi zenginliği gün yüzüne çıkıyor.

İzmir’in en kalabalık bölgelerinden biri olan İki Çeşmelik Caddesi üzerindeki Smyrna Agorası, Büyük İskender’den günümüze uzanan tarihe tanıklık ediyor. Kadifekale ile İzmir körfezi arasındaki yamaca yerleşen ve yüzyıllar boyu farklı kültürleri ağırlayan Roma kenti, bazilikası, hamamı, tiyatrosu, tarihi duvar yazıları ve antik suyolları ile tarihten kesitler sunuyor. Peki, İzmirliler kentin varlığının farkında mı? Özellikle antik kent ile iç içe yaşayan Kemeraltı ve Kadifekale’deki halk yaşadığı yeri nasıl kullanıyor? Çağdaş yaşamla eskiyi koruma arasındaki dengeyi nasıl sağlayabiliriz? Tüm bu soruları ‘kent arkeolojisi’ ana başlığı altında Smyrna Agorası Kazı Başkanı Dr. Akın Ersoy ile konuştuk.

‘TARİHSEL MİRASIN ZARAR GÖRDÜĞÜNE İNANANLAR DA VAR’

Kent arkeolojisi ne demek, arkeolojiye ne kazandırır ya da ne kazandırması beklenir? Kısaca anlatır mısınız?

Bu tanımlama ile yaşayan kentlerde arkeolojik alanlara ilişkin olarak yapılan çalışmalar kastedilir. Bu tür çalışmaların yapıldığı en çok bilinen kentler içinde İstanbul, İzmir, Atina, Roma vb. birçok kenti sayabiliriz.

Kentsel Arkeolojik çalışmalar gerçek anlamda 2. Dünya Savaşı sonrasında tahrip olan Avrupa kentlerinin yeniden ayağa kaldırılması sırasında arkeolojik mirasın ortaya çıkarılması kaygısından kaynaklanmıştır. Roma’da, Atina’da gördüğümüz arkeolojik alanlar böyle bir başlangıcın ürünü. Bu ve benzeri kentlerde sadece arkeolojik mirası ile değil 18. ve 19. yüzyıldan gelen anıtsal yapıları ve bunların arasına serpiştirilen Barcelona’daki gibi sanatçı-mimarların modern tasarımları ile bütünleşen müze kentler ortaya çıkmıştır. Turizmden elde edilen girdiler de müze kentlerin korunması çabası için önemli bir etken olmuştur.

                                                                                                                                                                          Smyrna Agorası Kazı Başkanı Dr. Akın Ersoy

Türkiye’deki kentsel arkeolojik çalışmalar ne durumda?

Bizdeki dinamikler Batı’dakilerle örtüştüğü kadar ayrılmaktadır da. Ülkemiz gibi kentlerimiz de gelişmekte ve büyüme eğiliminde. Bahsettiğimiz kapitalist ve modernist baskılar modern kentlerin eski merkezlerinde baskıya neden olduğu zaman tarihsel mirasın bir engel olduğuna inananlar kadar mirasın zarar gördüğüne inananlar da var. İşte bu durumu, iki bakış açısını bir araya getirip aşmamız gerekiyor.

‘HIZLI KENTLEŞME TARİHSEL MİRAS İÇİN BİR RİSK’

İstanbul Yenikapı’da olduğu gibi, bu tür büyük maliyetli projeler olmasaydı İstanbul’un tarihi mirası hakkında derinlikli ve heyecan verici bilgiye sahip olur muyduk? Yoksa hiçbir müdahalede bulunmamayı mı tercih etmeliydik?

Bu proje olmasaydı orada ne olduğunu da çeşitli boyutlarıyla bilemeyecektik. Son halde alt yapı ve üst yapıya müdahale etmek mümkün olmayacağından eski kentler üzerinde süren yaşamı kaldırıp başka bir yere taşımanız gerekecektir. Bu anlamda eski kentlerde koruma ve kullanma dengesi çok önemli.

Batı’da kentsel arkeolojiye bakış nasıl peki?

Batı’da görece daha küçük eski kentlerde, tabi ki kültürel alt yapı ve ekonomi gibi dinamiklerle tarihsel mirasa bizden çok önce sahip çıkıldı. Hepimizin gezdiği eski kent merkezleri kapitalist ve modernist baskılara rağmen korunurken bu kentlerin yeni merkezleri eski kent merkezlerinden uzaklaştırıldılar. Büyük kadim kentlerde ise aynı baskılar başka çözümlerin ortaya konmasını gerektirdi. Örneğin Londra’da bilinen bir global finans şirketinin ana binasının inşaatında Roma Dönemi Londra’sına ait kalıntılar ortaya çıkmıştı. Bu kalıntıların korunması ve sergilenmesinde arkeolojik çalışmaların ve koruma prosedürlerinin maliyeti, yıkım ve inşaat maliyetlerine entegre edilerek sürdürüldü. Bu yöntem diğer büyük Batı kentlerinde de benimsenmiş durumda. Aksi halde tüm modern kenti başka bir noktaya taşımanız gerekir.

 

Metro, tünel, köprü gibi kentsel alt veya üst yapıların iyi planlanıp bu tür tarihsel alanlarda da uygulanması gerektiği bir gerçek. Sizce çağdaş yaşamla, eskiyi koruma arasındaki dengeyi nasıl korumalıyız?

Hızlı kentleşme eski ve kadim kentlerin arkeolojik ve tarihsel mirasını koruma konusunda risktir. Kentleşme köprülerin, yolların, metro hatlarının gelmesini gerektirdiğinde veya iş merkezleri yapmayı gerektirdiğinde sorun başlıyor. Metro hattı yapmadığınızda “ne olacak bu kentin hali” denmekte. Yapılmak istendiğinde tarihsel mirasın “zarar gördüğü” dillendirilip, yazılmakta, çizilmekte..
Her projenin ve proje alanının kendi dinamikleri var. Bu dinamiklerin ilgili kişi ve kurumlarca gerektiğince tartışılıp, yapılması gerektiği sonucuna varıldığında, az önce de söylemeye çalıştığım gibi, arkeolojik mirasın ortaya çıkarılması ve korunmasına ilişkin prosedür ve protokoller temel alınmalı. Zaman kaygısı olmaksızın sistematik belgeleme, araştırma, laboratuvar, jeofizik gibi maliyetler yeni projeye ve uygulanmasına eklendiğinde heyecan verici sonuçlara ulaşmamızı sağlayabilir.

‘BİR ÇİVİ BİLE ÇAKMAK YASAK’ GİBİ ŞEHİR EFSANELERİ YARATIYORUZ’

İzmirliler kentin varlığının farkındalar mı? Özellikle antik kent ile iç içe yaşayan Kemeraltı ve Kadifekale deki halk yaşadığı yeri nasıl kullanıyor? Buna ilişkin koruma projeleri üretilebilir mi?

İzmir, Kemeraltı-Kadifekale ekseninde zengin bir tarihsel mirasa sahip. Tarih ve koruma bilgi ve bilincimizin eksikliği tarihe ve onun korunmasına korku ile bakılmasına neden oluyor. Gerçi bazı örnekler de bu korkuyu ne yazık ki tetiklemiştir. Halk arasında “Bir çivi bile çakmak yasak” gibi şehir efsaneleri yaratıyoruz. Eski kentlerde yaşayan diğer insanlar gibi İzmirlilerin de bir bölümü talep ettikleri modern yaşam biçimini yaşayamayacaklarını düşündükleri eski mahallerini ve konutlarını terk edip, konut ve iş yerlerini satıyor veya kaderine bırakıyorlar. 1980’ler ile başlayan süreçte köyden kente göç edenler satın aldıkları, kiraladıkları bu tarihi mekanları bu kez kendi yaşam biçimlerine uygun olarak dönüştürdüler. Bu dönüşüm tarihi mekanların, mekan organizasyonlarını ve sanatsal özelliklerini de etkiledi. Terk edilen, boş kalan, yıkılan eski yapılar kapı ve pencereleri, aynaları ve benzer etnografik değerlerin sökülüp götürüldüğü gibi define kazılarına ve bunun sonucu olarak da bazı hallerde arkeolojik katmanların karışmasına ve tahrip olmasına neden oldu.

Eğitim gerekli ve kendi bahçemize sahip çıkmak zorunludur. Kimi insanımız değişik nedenlerle babadan kalan evlerine duygusal yaklaşımlarla üzülerek bakarken sahip çıkma konusunda inisiyatif kullanmakta aynı duyarlılığı göstermiyor. “Ben hariç diğerleri” diye düşünüyoruz. Sahip çıkmayı başkasından ve devletten bekliyoruz. Devletin mevzuatı aslında korumaya dönük çözümler içeriyor. Sanıyorum anlatamıyoruz veya anlatılamıyor. Koruma projelerinden çekinmemeliyiz. Anıtları ve arkeolojik alanları yaşatarak koruyabiliriz. Bu anlamda koruma ve kullanma dengesi büyük önem taşıyor.

Kaynak: Gazete Duvar

İlginizi çekebilir