Yıllarca toplumda ki bireyler şiddetin fiziksel olacağına o kadar alıştırılmış, kabullendirilmiş, normalleştirilmiş ki diğer şiddet türlerinin bazen şiddet olduğunun bile farkına varılamıyor

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü yaklaşırken şiddet daha fazla konuşulmaya başlamakta, kadınlara yönelik erkek şiddetinin farkındalığı çoğu zaman bu günler ve söylemlerle sınırlı kalmaktadır. Her ne kadar şiddet denilince ilk akla gelen fiziksel şiddet olsa da buna itiraz etmek gerekiyor. Kadına yönelik şiddetin sadece fiziksel şiddet ile sınırlı kalmadığı, fiziksel şiddete varan birden fazla şiddet türüyle örülen bu aşamaları görmek ve ifade etmek gerekiyor.

Şiddet fiziksel, psikolojik/duygusal, ekonomik ve cinsel olmak üzere dört ayrı kategoride tanımlanmaktadır. Fiziksel şiddet dışında kalan diğer şiddet türleri aslında farkına biraz geç varılan, az tartışılan ve gündemleştirilen türler. Fakat istisnasız fiziksel şiddete varan sürecin tüm şiddet türlerini de içerisinde barındırdığı aşikar.

Sosyolog Johan Galtung şiddeti tanımlarken farklı şekilde kategorize eder. Şiddet üçgeni adını verdiği bu teorisi; Doğrudan şiddet, yapısal şiddet ve kültürel şiddet olarak üçe ayrılır. Doğrudan şiddet yazının başında da ifade ettiğim gibi kişisel, fiziksel, cinsel, ekonomik, psk/duygusal şiddet türlerini içerir. Doğrudan şiddet, faili belli olan, kimden geldiği bilinen bir şiddet türüdür. Yapısal şiddet ise toplumsal cinsiyet eşitsizliği, militarizm, ırkçılık, milliyetçilik, ekonomik eşitsizlik, türcülük, homofobi gibi alt başlıkları içerir. Failin çok görünür olmadığı, belirli kurumlardan ve sosyal yapılardan kaynaklanan şiddet biçimidir. Kültürel şiddet ise bir kültürde doğrudan ve yapısal şiddeti meşru hale getiren, şiddete olan toleransı artıran, daha görünmez olan ama yapısal ve doğrudan şiddeti besleyen şiddet biçimidir. Galtung, doğrudan ve yapısal şiddet biçimlerinde şiddetin açık olduğunu belirtirken kültürel şiddette ise gizli olduğunu ekler. Din, dil, ideolojiler, sanat ve bilim gibi alanların gücü ile kültürel şiddet gerçekleşir diye ifade eder. Burada kültürleri şiddet olarak sınıflandırmaktan ziyade kültürlerin belirli yönlerinin kültürel şiddet örneği olduğunu belirtir. Kültürel şiddet unsurları, toplumların içine derinlemesine yerleşir. Bu yerleşme toplumsal cinsiyet rol modellerini oluşturur. Bunun toplumda olağanlaşmasını sağlayarak yaşama ve dile yansıtır. Bu haliyle şiddetin görünmezliği derinleşir, günlük yaşamda normal gelmeye başlar ve sorgulatmaz. Normlaşır. Haliyle kültürel şiddetin dönüşümü oldukça yavaştır ve bu dönüşümün yavaşlığı yapısal şiddeti ve doğrudan şiddeti de etkiler. Bir örnek verecek olursak kültürlerin içine yerleşen cinsiyetçi şakalar, söylemler gündelik hayatımızda karşılaştığımız kültürel şiddet unsurlarındandır.

Önemli bir başka husus kadına yönelik şiddetin sadece özel alanda yaşanan bir durum olmadığıdır. Kadına yönelik şiddetin kamusal/toplumsal alanda yaşanan boyutları vardır. Bu tanımlamalardan yola çıkarak bu yazı içerisinde görünmeyen şiddet biçimi olarak kadına yönelik yapısal şiddete değinip, biçimleri detaylandırmaya çalışacağım.

Gönüllü ya da profesyonel çalışma alanlarında kadınlar ciddi derecede eril tahakküme maruz bırakılmaktadır. Ya da daha geniş kapsamda iş yerlerinde, eylem alanlarında, kurumlarda, -karma veya özgün olsun- resmi ya da gönüllü kuruluşlarda, sokakta vs. özce kamusal birçok alanda eril zihniyetin zuhur ettiği, yıllarca işleyiş ve teamüle döktüğü, zaman zaman gelenek adı altında yönteme dönüştürdüğü, kurumsallaştırdığı, cinsiyetçi/eril dil ve yöntem söz konusu. Kurumsallaştırma ile ne kastediliyor? sorusu akla gelebilir. Burada ufak bir parantez açarsak; Sosyolojide kurum, kültürün ve insanların yaşam tarzlarının yoğrulmuş şekilde biçimselleşmiş bir parçası anlamında kullanılır. Toplumun temel ve önemli ihtiyaçları çerçevesinde birleşmiş/örgütlenmiş ve bütünleşmiş değerlerin, kuralların ve davranış kalıplarının bileşimi olan sosyal kurumlar olarak ifade edilir. Tam da bu noktada toplumun yapısal bir parçası olan kurumlar doğal olarak yapısal ve kültürel şiddetinde ortaya çıkabileceği mekanlar veya yöntem haline gelebilir.

Yapısal iktidarın makro boyutları ve mikro boyutlarında yaşanan bu şiddet türlerinin birbirinden bağımsız olmadığını belirtmek gerekiyor. Sonuç itibariyle yapısal iktidarın cinsiyetini belirleyen de eril zihniyetin ortaya çıkardığı olgulardır. Özellikle cinsiyetçi dil, erkek egemen toplum zemininde gittikçe azalması gerekirken artan, yanlı ve erilliği yücelten, kadının ikinci plana yerleştiren, bunu savunan (açık veya gizli ya da örtük) bilinçli/bilinçsiz tutumlar, yaşam biçimi, düşünce ve ideolojidir. Davranışa, kullanılan dile, esprilere, şakalara, davranışlara ve yaklaşımlara yansır. Cinsiyetçi dil tüm bunları besler. Bu dil de tarihsel olarak kadınlara dönük, kalıplaşmış ve yanlış toplumsal kodlara dayanır. Kadınların ve erkeklerin toplumda oynamaları gereken rollere olan inanca dayanır. Cinsiyetçilik özce kadınları ikinci planda tutmak temeline dayanır bu da tarihsel olarak oldukça geriye gider. Çok farklı baskı araçları ve yöntemler işletilir. Farkındalığının artırılması açısından bazı şiddet türlerinin tanımlamalarını kavramlarını tartışmak, gündeme getirmek gerekiyor.

Demokratik özgür bir yaşamı inşasında kadın+ların bu şiddet biçimlerine yönelik bilinç yükseltmesi önemlidir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması aslında toplumsal cinsiyet farkları üzerinden kurgulanan hiyerarşik ilişkilerin sonlandırılması, güç farklılıklarına yol açan bu ilişkilerin, değerlerin ve kurumların toplumsallaşma mekanına dönüşmesi açısından çok önemlidir. Bu açıdan oldukça önemli toplumsal cinsiyet duyarlılığı aynı zamanda onarıcı adaletin de bir parçasıdır. Mobbing, Mansplaining, Manterrupting aslında çokça maruz kalınan, bilinen ama kavramsal olarak karşılığı çoğu zaman bulunamadığı ve buna istinaden ortaya çıkmış kavramlar ve tanımlardır. (bu tanımlamalar için “İHD Cinsiyetçi, Baskıcı Davranışların ve Mobbingin Önlenmesine Dair Politika Belgesi”ndeki kullanacağım) Kamusal alanlarda en çok maruz kalınan şiddet türlerinden mobbing ve mansplaining, manterrupting tanımlamalarına bakalım ve bu tanımlar içinde kadınların maruz kaldığı şiddet biçimlerini de görelim.

 

 

“Mansplaining İngilizcede man (erkek) ve explain (izah etme veya açıklık getirme) sözcüklerinin karışımı. Bir erkeğin bir kadına bir şeyi patronluk taslayarak açıklaması ve bunu kadının görüşlerini hiç dikkate almadığını gösterir şekilde genellikle cümlesini yarıda keserek yapması. Kadının sözünü, açıklama gerektirmeyen bir şeyi açıklamak için kesmesi. Bu eylemlerde, erkek bir konuda kadından daha fazla şey bildiğini var sayar.”

“Manterrupting Man (erkek) ve interrupt (araya girmek, sözünü kesmek) sözcüklerinin karışımı. Bir kadının sözünün bir erkek tarafından gereksiz biçimde kesilmesi.

“Mobbing, başkalarını yıpratmak, engellemek amacıyla tekrarlanan ve süreklilik gösteren, yöneldiği birey üzerinde baskı yaratan, korkutan ve yıldıran davranışlardır. İşyerinde psikolojik taciz (mobbing), sadece yöneticilerin kendi astlarına karşı uyguladıkları bir davranış biçimi olmayıp ast-üst ayrımı olmaksızın her kademede çalışanın birbirine uygulayabileceği bir davranış biçimidir.”

Tanımladığımız şiddet biçimleri fiziksel şiddet olgusu karşısında oldukça flu aslında. Bu belirsizlik hali yaşanılan durumlarda bunun adının şiddet olduğunu koymayı oldukça güçleştiriyor. Yıllarca toplumda ki bireyler şiddetin fiziksel olacağına o kadar alıştırılmış, kabullendirilmiş, normalleştirilmiş ki diğer şiddet türlerinin bazen şiddet olduğunun bile farkına varılamıyor. Şiddet denilince zihinlere genellikle fiziksel şiddet gelse de duygusal, psikolojik ve ekonomik şiddet türleri zannediyorum ikincil veya üçüncül olarak algılanıyor. Cinsel şiddet ise bir tabu.

Söz konusu şiddet türleri zamanla kaçınılmaz olarak kadınların daha geri planda kalmasına ve örgütlerde kadın perspektifinin sessizleşmesine yol açmaktadır. Özellikle mobbing zamana yayılarak sistematikleşen ve dozu her aşamada artarak çeşitli eylemselliklere dönüşür. Bu eylemsellikler kadınları aşağılamak, yetersiz hissettirmek, kendisini gerçekleştirmesini engellemek, özgürlüklerini kısıtlamak gibi bilinçli olarak kurumlar ya da (erkek) bireyler tarafından yapılan uygulamalar olabileceği gibi bilinçsizce işleyen düşünceler, yargılar, normlar ve ideolojiler bütünü olarak da vücut bulabilir. Sürekli bu tür şiddet biçimlerine maruz kalmak/ maruz bırakılmak kadınların özgüvenlerinde ciddi tahribatlar yaratabilir. Kadınların bilgi fikir eylem üretiminin öznesi olmayacağı varsayımıyla kalıp davranışlar haline gelir. Buna ilişkin yükselen itirazlarda ise çeşitli refleksler geliştirilerek başka bir şiddet aşamasına geçilir. İzolasyon, aşırı iş yükleme ya da tam tersi iş azaltma, manipülasyon, sürekli olumsuz eleştirme, söylenti yayma, kınama, itibara saldırı, kendini göstermeyi engelleme, kişinin mesleki durumuna saldırı gibi bir çok aşamaya evrilebilir.

Hüseyin Akcan Benjamin’in izinden: kültür, barbarlık ve şiddet adlı bir gazete yazısında “yapısal iktidarın, sözleşmesel olarak dayattığı kadim ve asli yasa, öteki kılınan üzerinden kurulan birlikteliğe dayanır. Bu birliktelik çoğu zaman kadın, din, inanç, cinsiyet, etnisite gibi çeşitli kimlikler üzerinde gerçekleşir. Kültürel ve tarihsel olgunun içerisinde mevcut barbarın izini bulmak, deşmek ve ortaya koyup tartışmak zamanı çoktan geçti, dayatılan ve yok sayılan özne, kendi bilincinde dışsallaştırdığı efendiye itaat kavramını parçalayıp un ufak etmedikçe, kültürel nabzın nüfuz ettiği barbarlık, virüs gibi bulaşıp yayılmaya muktedirdir. Esasında siyasi iktidarın cinsiyetini belirleyen de, yapısal beyaz erkek izlerini ortaya koyan da aynı olgu olabilmektedir. Bu nedenle sosyal ve tarihsel süreçte kurumsallaşan kültürel iklime bakmak ve oradan yapı sökümüne başlamak kanımca gereklidir” tespitinde bulunur. Bu tespitini toplumda kendini üstün ırk gören etnik kimliklere ilişkin yapar. Bence bu tespitin aynı zamanda kadına yönelik yaklaşık yedi bin yıldır sürdürülen kimlik tahribatına ilişkin de yapılabileceğini düşünüyorum.

Yapısal makro ve mikro şiddete, patriyarkaya karşı topyekûn bir mücadelenin önemini de hatırlamamız gerekiyor. Bir şiddet türü diğerinden daha vahimdir gibi kategorize etmek, kadınların öldürülmesine, travma yaşamasına giden yolu açıyor, kimlik karmaşasını daha kompleks hale getiriyor. Görünmeyen şiddeti görünür kılmak, ifade etmek, tartışmak, gündemleştirmek farkındalığın artmasının itici gücü olacaktır. Bu şiddet türlerinin bir şiddet biçimi olduğunun net bir bir biçimde adını koymak, içinde bulunan örgüt ile fiili ya da üyelik bağı olan herkes tarafından bilinmesini sağlamak amacıyla düzenli eğitimler düzenlemek, onarıcı bir dönüşümü sağlamak adına; güçlendirici perspektif, zamanında müdahale, süreçlerin düzenli takibi, tekrarlanmasını önlemek adına somut önleyici politikalar, ilkesel politika belgeleri şiddetle mücadele etmek açısından oldukça önemlidir. Bu demokratik özgür bir yaşamı arzulayan, ahlaki ve politik topluma inanan herkese düşen bir sorumluluktur. Toplumsal demokrasinin kurulması, kadın erkek özgürlüğü eşit ve doğru yaşama alanından geçecektir.

Kaynak: Yeni Yaşam Kadın Eki

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…