Şiddet paradoksu – Selçuk Candansayar

Her tekil birey, yaşadığı tarihsel toplumsal dönemin özünü içinde barındırır. Hukuk öğrencisinin, suçunu yakalayan hukukçu öğretmenini katletmesi, Türkiye’nin (belki de dünyanın) şimdiki zamanının özü.

Bu yazı dâhil Sevgili Ceren Damar Şenel üzerine yazılanlar bir yanıyla ailenin acısını paylaşıyor ama bir yanıyla da yaslarını daha da kanatıyor. Katile dönük öfkeli haykırışlara, şiddeti üreten (!) düzen eleştirileri eşlik ediyor. Böyle olunca da handiyse cinayet bu şartlarda kaçınılmazdı ve faili ağır şekilde cezalandırmaktan başka yapılabilecek bir şey yokmuş, hissini yaygınlaştırıyor.

Eşi Levent Şenel, cenazede tam da bu açmaza karşı çıkarak, fail ve olaydan sıyrılıp, eşini anlattı. Acısına rağmen, belki de acısının içinden eşinin “iyi bir insan” olduğuna sarıldı. Umarsız çağrısı ise önce iyi birer insan olun, oldu.

Çağrısı umarsız, çünkü iyi bir insan olmanın bedelini de gösteriyor. Aramızdan kaç kişi kendisini, “kopyayı görmezden gelse miydi”, diye düşünürken yakalamıştır? Bu düşünce, kaybın ağırlığı karşısında hissedilen, ne önleyebilirdi, çaresizliğiyle ilgili olmayabilir. Çevremizde her gün, her an olup biten irili ufaklı kötülükler karşısında öyle yapmıyor muyuz?

Öyleyse bu şiddeti doğuran nedenler üzerine yapılacak her tartışmanın da kaçınılmaz bir tıkanmayla sonuçlanacağıyla yüzleşmemiz gerekli.

Hadi tamam sayalım bakalım; eğitimin denetimsiz özelleşmesi. Öğrencinin, aldığı eğitim için para ödeyince, tıpkı restoranda ısmarladığı yemeğin tam da istediği gibi olmasını beklemesi gibi, diplomayı satın aldığını düşünmesi. Peki eğitimi ve diplomayı gerçekten satanları ne yapacağız? Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet için de aynı durum söz konusu. Sağlık alınıp satılabilir olduğunda memnun kalmayanın bedelini öyle ya da böyle ödetmeyi kendisine hak görmesini nasıl engelleyeceksiniz? Bir adım daha geri çekilelim ve gücü elinde bulunduranların hukuktan kendilerini muaf tutmak bir yana kendi suç- ceza kurallarını dayatmalarının topluma örnek olmasını da ekleyelim.

Bütün bu açıklama çabalarının asli tehlikesi “doğru olmaları!” Doğru olduklarında da bize gerçekliğin bu olduğunu kanıtlamaları. Gerçeklik bu olduğunda da şiddetin faillerinin eylemlerini meşru görmeleri, hiç değilse kendilerini kader kurbanı diye yutturma heveslerini desteklemesi. Bu gerçeklik dünyasında iyi, güçsüz, yalnız, engelli, farklı, mülteci olduğunuzda ölürsünüz! Öyle ise dörtlü bir yol ayrımında kalakalırsınız. Kendini korumak için kötüye karşı çıkmamak, göz yummak; kendini korumak için kötü olmak; iyi olarak şiddet görmeyi kabullenmek; iyiyi korumak, egemen kılmak için şiddet uygulamayı seçmek. Demem o ki dörde ayrılmış gibi duran yol hemen az ilerde birleşmekte ve şiddetten başka seçeneğin olmadığı bir dünyaya açılmakta.

Şiddetin faili, göz yumanı ya da maruz kalanı olmaktan başka rolün kalmadığı hal.

Nitekim iktidar da mal bulmuş mağribi gibi tek çözüm olarak güvenlik politikalarına ağırlık vereceğini, ağır cezalar/ yaptırımlar getiren düzenlemeler yapacağını ilan etti bile. Tıpkı sağlık kuruluşlarına olduğu gibi eğitim mekânlarına da arama/ tarama cihazları, güvenlik görevlileri, öğretmene/ doktora kalkan eli kıracağız laflarıyla bize daha çok güç daha çok şiddet vaat etmeye başladı.

Güvenlik önlemi ne kadar artırılırsa, güvende olma duygusunun o kadar tahrip edileceğini bilmediğinden mi yapıyor bunu? Tam tersine her türden şiddeti meşru gördüğünün altını çizmek için uygulamaya sokuyor. Bunu yaparken de kendisine yönelebilecek şiddeti nasılsa önleyebileceğine dair aptalca bir inanca güveniyor.

Karamsarlık aşılamak istemem ama herkesi silip süpürecek bir şiddet girdabına uzun süredir sürüklenmekte olduğumuzla da yüzleşmeliyiz. Asıl karamsarlık, şiddet sorununun şiddet olmadan çözülemeyeceği paradoksu.

Kaynak: Birgün

İlginizi çekebilir