Sevilay Çelenk: Meşhur Çin bedduasıyla cezalandırılmış gibiyiz! – Can Öktemer

Akademisyen Sevilay Çelenk, uzun yıllardır popüler kültür, televizyon dizileri ve kültür üzerine yaptığı çalışmalarla biliniyor. Kendisiyle kültür savaşlarını, bu tartışmanın Türkiye’deki izlerini ve yansımalarını konuştuk.

Kültür savaşları ya da kültürel iktidar tartışmaları son dönemde Türkiye’de en çok tartışılan konuların başında geliyor. Elbette ki bu tartışma Türkiye’de yeni değil ve sadece bu topraklarda gerçekleşmiyor. İdeolojik ayrımlar, iktidarların hayata bakışı ve bu tartışmaların, zıtlaşmanın önemli uğrak noktası oluyor. Kültürün ve kültürel ürünlerin bağımsız bir şekilde ortaya çıkmasıyla, iktidarların “denetim toplumu” arzusuyla kültürü tahakküm altına almaya çalışmaları tarih boyu hep bir çekişmeye neden olmuştur. Bununla beraber Türkiye gibi modernlik süreci sancılı ve dünyada kendini nereye konumlandıracağını tam olarak kestiremeyen ülkelerde ise kültür savaşları daha ilginç boyutlar kazanabiliyor. Akademisyen Sevilay Çelenk, uzun yıllardır popüler kültür, televizyon dizileri ve kültür üzerine yaptığı çalışmalarla biliniyor. Kendisiyle kültür savaşlarını, bu tartışmanın Türkiye’deki izlerini ve yansımalarını konuştuk.

Sevilay Çelenk

Dilerseniz, girizgah olarak kültür savaşları kavramının tanımından başlayalım. Kültür savaşları tarih boyunca farklı söylemlerle ve farklı dönemlerde sıklıkla karşımıza çıkan bir kavram. Siz bu kavramı nasıl açıklarsınız?

Kültür Savaşları kavramını en geniş anlamda muhafazakar ve liberal, dinsel ve seküler ya da modern ve gelenekselci gibi farklı dünya görüşleri ya da hayat küreleri arasında başta din, eğitim, kültür ve beden politikaları konusunda olmak üzere süregiden iktidar mücadelesini anlatan bir kavram olarak tanımlayabilirim. Birçok dilde mevcut bir kavram ve dilimizde de ifadesini bu şekilde “Kültür Savaşları” olarak bulmuş. Toplum bilimlerinde ise kültürün giderek büyük önem kazandığı 1980’li yılları takiben 90’lara gelindiğinde yaygın biçimde kullanılıyor. Bununla birlikte kavramın tarihsel olarak özgün bir konjonktürdeki belirli bir mücadeleyi tanımlayan Almanca ‘kulturkampf’ kavramından esinle kullanıldığını da görebiliriz. Özel olarak çalıştığım bir dönem olmamakla birlikte, Kulturkampf kavramının ilk kez 19. yüzyılın son çeyreğinde Alman İmparatorluğu’nun Roma Katolik Kilisesi’nin toplum hayatındaki üstünlüğünü kırma amacıyla başta eğitim ve din alanlarında olmak üzere verdiği mücadeleyi ve bu mücadeleye karşı tepkileri ifade eden bir terim olarak kullanıldığını hatırlayabiliriz. Kavramın başka dillere de benzer biçimlerde geçtiği ve ulus devletlerin ortaya çıkış süreçlerini takiben daha çok dinin modern devletteki yerini belirlemeye dönük iktidar mücadelesine işaret ettiği anlaşılıyor. Günümüzde kültür savaşları kavramı hala dinsel ve seküler otoriteler arasındaki mücadeleye dair bu tarihsel kavrayışa yakın anlamlarda kullanılıyor.

Bununla birlikte Türkiye’de “Kültür Savaşları” dendiğinde bugün, AKP iktidarları döneminin kültür ve eğitim alanına müdahaleleri nedeniyle- Tanıl Bora’nın bu konudaki bir yazısında dile getirildiği üzere tersine çevrilmiş bir mücadeleye vurgu söz konusu. Kavram bu kez dini değerlere ve muhafazakarlığa toplumsal alanda, bilhassa eğitim ve kültür alanında yeniden ağırlık ve itibar kazandırmak için AKP iktidarınca sürdürülen mücadeleye işaret etmek üzere kullanılıyor.Kısacası rövanşist bir toplum mühendisliği boyutu da bulunan bir tersine çevirme söz konusu.

Kültür savaşları tartışması son yıllarda Türkiye’de de öne çıkmakta. Bu tartışmayı çeşitli analojilerle Weimer Almanya’sına benzetenler ya da Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye’nin modernlik krizi olarak da okuyanlar da mevcut. Siz, bu tartışmayı Türkiye özelinde nasıl değerlendirirsiniz? Elbette çeşitli analojiler tartışmaya dair bir şey söylemekte; lakin geçtiğimiz 16 yılda iyice alevlenen kültür savaşlarını bugün için geçmişten farklı kılan bir durumu var mı sizce?

Açıkçası böyle sorulduğunda bir yandan elbette çeşitli kesintileri içerecek biçimde olsa da belirli bir süreklilikten söz etmek mümkün. Modernlik kriziyle ilgili meseleye gelince; modernleşme çabaları hep söylenegeldiği gibi yukarıdan aşağıya bir yön içermesi nedeniyle bir kriz de üretmiş. Belki bu bağlamda krizden söz ettiğimiz yerde “sürekli” demek yerine, “süreğen kriz,” kronikleşmiş kriz desek daha anlamlı olabilir. AKP’nin 16 yıllık iktidarı süresince bu krizden çıkılamaması bir yana, krizin daha da derinleştiğini söylemek mümkün.

Burada belirtilmesi gereken şey şu; modernleşmenin toplumun kendi dinamiklerinden gelişmediği ve topluma empoze edildiği iddialarına karşılık, bugün AKP’nin iktidar uygulamalarında çeşitli biçimlerde ifadesini bulan “modernleşmenin” kurumlarıyla birlikte reddi ve modern hayata direniş, toplumun kendine, kendi ritmine ve dinamiklerine yaslanması olarak görülüyor ve yabancılaşmış bir toplumun kendini bulması olarak benimsetilmeye çalışılıyor. Oysa gerçekte böyle bir şey yok. Burada da gayet yukarıdan aşağıya bir biçimlendirme ve inşa faaliyeti yeniden ve tüm hızıyla sürüyor. Mesela toplumun imam hatip liselerinin sayısının sadece son iki yılda yüzde 27’ye yakın oranda artması konusunda bir isteği ya da baskısı olduğunu kimse söyleyemez. Nitekim aynı dönemde bu liselerin öğrenci sayıları da düşüyor. ‘Erken cumhuriyetin modernleşme projesi’ merkezi olarak planlanan, asker ve sivil bürokratlar ile entelijansiyanın bu ideolojiyle bütünleşmiş kesimlerinin oluşturduğu bir iktidar eliti alanından halk kesimlerine yaygınlaştırılmaya, benimsetilmeye yöneltilmiş bir projeydi. Menderes ve devamındaki sağ hükümetler “millet adına” söz alarak ya da alırmış gibi yaparak mücadelenin yönünü dönüştürmeye giriştiler. Söz hakkını “millete” iade etmeyi vaat ettiler. Fakat bu vaatlere her zaman derin bir popülizm ve halk kitlelerinin taleplerinin iktidar mücadelesi bakımından araçsallaştırılması eşlik etti.Toplum aslında yine “kendi dinamikleriyle” bu sürece dahil olamadı. 16 yıllık AKP iktidarının farkı bence bu popülizmi yeniden en uç noktalarına sürüklemek ve toplumu “kutuplaştırmak” oldu. Bunu yaparken muhafazakar kesimin göz ardı edilmiş taleplerinin ifade imkanı bulduğu bir siyasi hareket görünümü yaratmada da başarılı oldu. Dışarıdan ya da yukarıdan aşağıya değil de tabandan gelen bir talebe ses verdiğini, yanıt ürettiğini söylüyordu. Kuşkusuz bu dönemde AKP’ye yakın olmayan toplum kesimlerine yönelik sert bir saldırı söz konusuydu. Bu süreçlerde yapılanlar sıklıkla belirli bir “dava” söylemine bağlandı ve meşrulaştırılmaya çalışıldı.Rızası sağlanamayan kesimler pasifize edilmeye ve her türlü gaddarlıkla püskürtmeye çalışıldı. Bu süreçlerde “kültür savaşı”nın orijinal anlamına yakın bir biçimde eğitim, din ve hukuk alanı kökten bir dönüşümün hedeflendiği alanlar oldu. Elbette medyanın ele geçirilmesi ve sinema ya da tiyatro gibi kültürel üretim alanlarının çok planlı bir biçimde “kontrol altına alınması” işi de eksik bırakılmadı. Eğitim alanına ilköğretimden başlayarak çok kapsamlı ve mevcut düzeni kökten biçimde değiştiren müdahalelerde bulunuldu. Bu müdahale hiç bitmiyor üstelik. Eğitim bir yap-boz’un konusu oldu. Din alanına baktığımızda ise sayıları çok artan imam hatipler, imam atamaları, cami inşaatları,diyanet bütçesinin sürekli artırılması, tarikatlaşmış bir taşra ve hatta ülke görüyoruz…

‘MUHAFAZAKARLARIN BAŞARISIZLIKLARINDAN ÇOK YOKLUKLARINDAN SÖZ ETMEK GEREKİR’

Kültür savaşlarının bir boyutu da yerli ve milli söylem olsa gerek. Özellikle iktidar tarafından üretilen, “topluma yabancılaşmış, batı hayranı elitlerin” oluşturduğu kültürel hegemonyanın yerine, yerli ve milli bir kültür politikasının oluşturulması söylemini son zamanlarda sıklıkla işitir olduk. Özellikle iktidar cephesinden bu konu hususunda gelen başarısızlık itirafı gelmişti hatırlarsınız. Muhafazakarların kültürel üretim konusundaki başarısızlıklarını neye bağlarsınız? Bununla beraber başta iktidarın sahip olduğu birçok olanağa rağmen karşı mahallenin kültürel hegemonyasından şikayet etmesini nasıl yorumlarsınız?

Kültürel üretim alanlarında muhafazakarların başarısızlıklarından çok yokluklarından söz etmek de gerekir. Başarılı olsalardı bu alanlarda onları da görebilirdik gibi bir akıl yürütme içinden bakıyoruz ve “başarısızlık”tan söz ediyoruz. Oysa muhafazakarlar ya da İslamcı kesim bilhassa müzik ya da sahne ve performans sanatlarında zaten bilebildiğim kadarıyla bir mevcudiyet iddiası ortaya koymuyor. Bu sanat alanlarını dini inançlarla ilişkili bir yerden ya reddediyor ya da önemsizleştiriyor. Resim ve heykel için de benzer bir durum söz konusu. Elimizde edebiyat ve sinema kalıyor ki edebiyatta muhafazakar kesim bu anlamda belirli bir varlık her zaman ortaya koymuş. Edebiyat eleştirisi, dergiciliği ve yayıncılığında şöyle ya da böyle bir varlık söz konusu. Edebiyat yarışmaları var. Ödül veren kurumları, kurulları var. Kısacası edebiyat alanını kurumlarıyla birlikte var etme ve yaşatma iddiaları var ve bu konuda arkalarında bir iktidar da var.

Sinema alanına gelince, burada yakın bir tarihte aslında İslamcı kesimle ya da İslami düşünceyle belirli bir ilişkiyi sahiplendiği halde tipik İslamcı figür olarak da göremeyeceğimiz Semih Kaplanoğlu, Kutluğ Ataman veya Mahmut Fazıl Coşkun gibi isimlerin başarılı çalışmaları var. Fakat siyasi iktidarı, muhafazakarlığı ya da İslami düşünceyi daha militan biçimde sahiplenen ve yer yer propaganda nitelikli sınırlı sayıda film ne gişe başarısını yakalıyor ne daha rafine bir beğeniye sahip izleyiciyi salonlara çekebiliyor. Festivallerde de bir başarı elde etmeleri söz konusu değil. Yani öncelikle yokluk ve sonra elbette başarısızlık olarak adlandırabileceğimiz bir durum var. Şimdi bu başarısızlığı belki bir ölçüde Ortodoks solda da, sekter ulusalcılıkta da görebilirsiniz. Çok satan kitaplar, mesela “Bu Çılgın Türkler” gibi çok satanlar ortaya koyabilirsiniz ama bunun aynı zamanda kültürel ya da edebi alanda kayda değer bir “başarı” düzeyi yakaladığını, bir nitelik kriterine yanıt ürettiğini söylemek oldukça zordur. Şu Çılgın Türkler’de bir Orhan Pamuk romanı ya da bir Nuri Bilge Ceylan filminde olduğu gibi –ki söz konusu romanlarda ve filmlerde aynı zamanda çok yerli bir damardan beslenilmektedir- evrensel ölçütler çerçevesinde bir başarıdan söz edilemez diye düşünüyorum.

Evrensel sanat özgürlükçü düşünceden beslenir. Sanatın bazı alanları bu özgürlükçülüğün eşlik ettiği bir kültürel sermayeyi de gereksinir. Bu alanda eğitim ve bu alanlara duygusal yatırım gerektirir. İslamcı kesimin sanatsal kültürel üretimin edebiyat dışı alanlarına böyle bir duygusal, kültürel, maddi yatırımı ya da bu alanda şöyle elli yıl geriden gelen sakin bir “yetiştirme” gayreti yok. Dünya romanından, dünya sinemasından, dünya müziğinden beslenmeksizin, onları dikkate almaksızın bir gün birden bire ortaya çıkıp iyi bir film çekeyim, iyi bir roman yazayım diyemezsiniz. Mesela dünya ölçeğinde bir sinemacı, belki ömrü boyunca dünya sinemasının iyi örneklerinin hiçbirini izlememiş olabilir. Ama biraz kurcalarsanız, ya çok iyi bir edebiyat okuru, şiir okuru/yazarı ya da derin bir resim veya müzik kültürü bulursunuz tarihinde. Sanatın en az bir alanından beslenmiş olması ya da sanat zevkini incelten bir eğitim serüveninin olması kuvvetle muhtemeldir.Bunlara zerre prim vermediğini, tükürerek, kırarak, yıkarak gösterme gayretindeki bir zihnin birdenbire ortaya çıkıp kültürel alanda iktidar olamadık diyor… Olamazsın…Olsa olsa o alanlarda yaratılan birikime saldırı düzenler ve yok ederek ele geçirmeye çalışırsın.

Diriliş Ertuğrul, Payitaht Abdülhamid gibi diziler, yerli ve milli söyleminin kültürel olarak taşıyıcısı konumunda olduğunu söyleyebiliriz. Bu diziler, yeni bir kuruluş miti çerçevesinde Pierre Sorlin’in şu sözünü hatırlatırcasına “bugünü konuşmak için tarih kadar uygun bir araç yoktur. Sinemadaki tarih esasında günümüzü konuşur, işaret eder” bir söylem inşası görevi de görmekte. Siz bu dizileri nasıl yorumlarsınız?

Açıkçası bu dizileri emperyal bir rüyayı tazelemek, güçlendirmek gibi bir hevesin desteklediğini görmemek mümkün değil. Merkez çevre, eğitimli eğitimsiz veya modern geleneksel gibi -özünde de sorunlu- ikili karşıtlıklar etrafında kendini hep dezavantajlı, kenara itilmiş ve dışlanmış gibi gören kesimlerin toplumsal hayatın her alanında hissettikleri memnuniyetsizliği tarihsel süreçler içinde bir milletin ulusun güçten kesilmesi ile ilişkilendiren, bu anlamda kurtuluşu da o eski güce ulaşmaya endeksleyen bir anlayış bu anlatılara hayat veriyor diye düşünüyorum. Moral yükselten bir tarafı var bu dizilerin. Aynı zamanda gündeliğin azap verici bütün yönlerini daha ulvi bir beka sorunu içinde eriten bir tarafı da var. Aslında bu tür “epik” anlatılar tarihin her dönemin de vardır ve benzer işlevlere sahiptir. Bir izleyicisi de vardır bu anlatının. Diriliş Ertuğrul’u ya da İskoç ulusal kahramanlığını anlatan iki ayrı televizyon dizisi benzer duygulanmaları kışkırtır. Şimdi burada yeni olan şey, bu dizilerin AKP’nin medyayı, eğitim ve kültür alanını bir yıkımla eşzamanlı yeni bir inşa sürecine konu ettiği bir dönemde üretilmeleri ve bu sürece eklemlenmiş olmaları. Bu rövanşist dönüşüme yönelik rıza üretimini ve duygu örgütlemesini konjonktürel olarak vazife edinmiş olmaları.

‘BUNLAR BİR DUYGU İKLİMİNİN TEŞVİK ETTİĞİ ANLATILARDIR’

Dilerseniz, yine bu tarihsel anlatılar üzerinden gidelim; Türkiye sinemasında tarihi film üretiminin ne yoğun olarak yaşandığı dönem Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu yıllar olarak bilinmektedir. Bugün yine o döneme benzer bir üretim söz konusu. Arabalarının arka camlarına yapıştırılan Osmanlı Tuğralarından, Osmanlıspor gibi futbol kulüplerine varana kadar Osmanlı nostaljisi imgeleri her yerde karşımıza çıkmakta. Siz bu nostaljik hissiyatı nasıl değerlendirirsiniz?

AKP’nin kendisini Demokrat Parti ile bir süreklilik ve aralardaki darbeleri ve müdahaleleri içeren dönemleri de zaman zaman çeşitli bağlamlarda “kesinti” olarak tarif ettiğini hatırlarsak bu benzerlik de zaten malumun ilamı olur. Demokrat Parti muhtemelen televizyonun olduğu bir dönemde olsaydı sinemadan çok televizyon dizilerinde tarihle karşılaşacaktık. Elde sinema vardı ve duygu iklimi ifadesini orada buldu. Fakat ne o zaman üretilen Kızıl Tuğ Cengiz Han veya Lale Devri gibi filmleri doğrudan kendi dönemlerinin siyasi iktidarının talepleri doğrultusunda üretilmiş filmler olarak görebilir, ne de günümüzün dizilerini tamamıyla AKP’nin emir komuta zinciri içinde karşılaştığımız anlatılar olarak değerlendirebiliriz. Bunlar bir duygu ikliminin imkan ve cesaret verdiği, teşvik ettiği anlatılardır. İktidarın kültür politikalarına eklemlenerek güçlenmeye ya da tutunmaya çalışan sermaye çevreleri de,endüstrinin belli başlı aktörleri, oyuncuları ve izleyicileri de farklı gerekçelerle oradadır. Sansüre, cezalara ve baskıcı birçok uygulamaya rağmen yine de tümüyle, basit bir “zor” ilişkisi değil, karmaşık bir “rıza” ilişkisi söz konusudur. Dizilerin başrol oyuncularına baktığınızda AKP’li aktörler göremezsiniz mesela. Yapımcı firma olarak da böyle niteleyebileceğiniz firma sayısı çok azdır. Bu iklim içinde devam edebilecekleri güzergahta şimdilik bu anlatıların popüler olduğunu bilen tüm kesimler bu dizilere AKP ile birlikte hayat veriyor.

Ulus Baker, ‘Yerlilik: Bir aşındırma Denemesi’ isimli makalesinde, nostaljinin ve geçmişe özlemin esas olarak gelecek üzerine hakimiyet kurmaya yarayacağını bahsetmişti. Son dönem Türkiye’de gerek kültür savaşları bağlamında gerekse de siyasette üretilen geçmişe özlem ve tarihi canlandırma hissiyatını bu bağlamda okuyabilir miyiz sizce?

Kesinlikle çok doğru bir tespit. Fakat yine de her nostaljik özlemin muhakkak tasarlanmış bir gelecek hakimiyeti mücadelesi içermesi ya da stratejik olarak bunu gütmesi de gerekmiyor. Nostalji zaten geleceğin belirsizliklerinin, yaşanan anın kaosunun da tetiklediği bir özlemdir. Siyasi iktidarlar bakımından bu özlemden strateji çıkarmak ve bu özlemi ya da kaygıyı kendi lehine yönetmek, beka söylemlerine eklemlemek de çok anlaşılır bir şey. Bu yüzden de bu diziler böyle okunmalıdır, okunuyor da nitekim. Bugün bu dizilere yakından baktığınızda politik hayatı kuşatan, beka, dış düşman, iç düşman, birbirimizden başka güveneceğimiz bir şeyin olmaması, geçmişten başka sığınacak “ortak yurt” olmaması söylemleriyle dolu olduklarını görebiliriz.

Diriliş Ertuğrul ve Payitaht gibi dizilerde tarihsel hakikatler meselesinde ciddi hatalar göze çarpmakta. Bununla beraber bu diziler tarihi, bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlayıp, Schudson’ın kolektif bellekte çarpıtma dinamiği olarak tarif ettiği geçmişi araçsallaştırma durumu da söz konusu. Siz bu konuda ne demek istersiniz? Özellikle bu dizilerin post-truth ve popülist söylemle bir örtüşmesi söz konusu mu?

Bu dizileri izlerken, tarihsel dönemin olgusal gerçeklerine bağlılıklarını kıyas yoluyla değerlendirmek bir çalışma konusu olabilir fakat benim bu dizilerle ilişkilenme biçimim böyle değil. Buna odaklanmıyorum. Tarihçi de olmadığımdan belirli ve yaygın biçimde bilinen olaylardaki çarpıtmalar haricindekileri de bilmiyorum. Sadece abartıyı, anakronistik olduğunu, o tarihte orada böyle bir şey olamayacağını sıklıkla seziyor insan. Bu aslında izlediğimizin tarih değil kurmaca olduğu bilgisini aklımızda tuttuğumuzda zaten her tür tarih anlatısında olabilecek bir şey. Anlaşılır bir şey. Örneğin The Favourite (Sarayın Gözdesi) filmini izledik yakınlarda, bugün sosyal medya forumlarına falan girdiğimizde onun etrafında da bu tip birçok tartışmanın döndüğünü ve olgusal gerçeklerin ya da çarpıtmaların irdelendiğini görebiliriz.

Fakat biz Türkiye’de öyle ilginç bir dönem yaşıyoruz ki şu anda, sadece diziler değil reklamlardan başlayarak kayıplar ve suçlar etrafındaki reality programlarına kadar toplumun altüst olmuş haleti ruhiyesini de, post-truth’u da araçsallaştırmayı da görürsünüz. Şu meşhur Çin bedduasındaki ilginç zamanlarla cezalandırılmış gibiyiz…

Tarihin araçsallaştırılıp, belirli bir ideoloji çerçevesinde kültür politikası benimsenmesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında da mevcuttu. Bugün de benzer bir şekilde ama farklı bir ideoloji çerçevesinde kültürel inşa söz konusu. Geçmişten bugüne bakınca siz ne gibi farklılıklar ya da benzerlikler görüyorsunuz?

Aslında benzerlikler çok, tarihten dile, kılık kıyafetten yaşam tarzlarına, eğitimden hukuka, basından sanat kültür alanına, müziğe, halk oyunlarına, bütün kurumlara müdahale, hakim ideolojiyle uyumlu biçim ve içerik kazandırma çabası o zaman da vardı şimdi de var. Fakat böyle basit bir karşılaştırma yapamayız. Zira bir yandan da konjonktür inanılmaz farklı. Aslında yıkılmış büyük bir imparatorluğun bakiyesi olarak kendini inşa ve var etme çabasındaki genç Cumhuriyetin toplumun geleceğini din ya da gelenekte değil, bilim de ve “modernleşme”de tasavvur ettiği, Cumhuriyet inşa sürecinde yüzünü dönmüş olduğu Avrupa’da faşizmlerin yükselmeye başladığı bir dönemde bu çabaya giriştiği, yüzünü çevirdiği yerde tarihsel olarak daha demokratik bir Cumhuriyet için iyi bir model de olmadığı hatırlanırsa her şeyin çok farklı bağlamlarda gerçekleştiği de daha iyi anlaşılır. Bu elbette geçmişin günahlarıyla yüzleşilmemesi gerektiği gibi bir algıda nihayet bulmamalı, eleştirinin yapıcı ve onarıcı gücüne hiçbir konjonktürde yüz çevrilmemeli. Zira bir kez eleştirel düşünceden taviz verirseniz, şu ya da bu nedenle eleştiri hakkınızı askıya alırsanız, bunun sonu hiç gelmeyebilir. Biraz klişe olacak ama kazanımlar ve hatalar her zaman birlikte düşünülmeli. Bu amaçla söylüyorum. Günümüz 21. yüzyıl dünyasında, 16 yıllık kesintisiz bir iktidarın, demokratik bir Cumhuriyet için her tür imkanın ve örneğin olduğu bir dönemde -geniş bir toplumsal tabanı da varken- kültür alanını, medyayı, eğitim alanını ve bütün kurumları her tür eleştirel perspektifi de ezip geçerek dizayn etmesi, böyle bir“kültür savaşı,” cumhuriyetin ilk yıllarındakiyle pek kıyas kabul etmez diye düşünüyorum. Bütün bunlar artık komploya en uzak olanımızda bile neredeyse bambaşka bir “dava” ile karşı karşıya olduğumuz kuşkusunu yaratıyor. Toplumun AKP’li olmayan diğer bir yüzde 50’si var ve bu “dava” her neyse o davayla birçok noktada buluşmuyor. Toplumsal muhalefeti keskin bir otoriter tavırla baskılamakla, dillerinden bir zaman hiç düşürmedikleri “dava” arasındaki ilişki nedir mesela? Muhtemelen en büyük dava da artık bizzat kendi bekaları. Kültürel alanda olan şey o kadar da basit değil kısacası…

‘AÇIKÇA GELECEĞİ PEK GÖREMİYORUZ DİYEBİLİRİM’

Görünen o ki Türkiye’de ki kültür savaşları ‘Fatih-Harbiye’ hattında giderek alevlenerek devam edecek gibi görünüyor. Bu bağlamda siz Türkiye’deki kültür savaşlarının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Gelecekte bir iki kutup arasında bir sulh sağlanma olanağı var mı?

Türkiye’de herhangi bir şeyin geleceğini görmekten giderek uzağa savruluyoruz. Açıkça geleceği pek göremiyoruz diyebilirim. İki yıl gibi bir süre içinde, barış isteyen akademisyenlerden, bebekler ölmesin diyen öğretmene ve bugün de domatese, bibere, patlıcana “terörist” diyen bir zihinle, daha doğrusu bir siyaset tarzıyla karşı karşıyayız. Her türlü eleştirinin ve muhalefetin kriminalize ediliyor olmasının kendisi bir siyaset kültürü sorunudur. Kültür sorunudur. AKP’nin kültür savaşını yöneten de bu sorundur…

Son olarak, kültür savaşlarının bitmesi değilse de başka bir düzeyde sürdürülmesi ya da evrilmesi, ancak demokrasinin bütün kurumlarıyla güçlenmesiyle mümkün.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir