Sesi çağırmayan sessizlik yoktur – Fuat Ercan

İnsanı sessiz kalmaya zorlayan acı
onu bağırmaya zorlayan acısından çok daha ağırdır.
(Furuğ Ferruhza)

 

Furuğ sessiz kalma ile bağırma arasında bağlantı kuruyor ve bağlantısında önemli olan sessizliğin toplumsal içeriğini yani acının yoğunluğunda sessiz kalmayı öne çıkarıyor. Sessizlik ve ses arasındaki ilişkinin yanı sıra bir de ses ve dil arasındaki bağlantı önemli, yani sesin bir dizi anlamı içeren kodlara dönüşmesi. Aristoteles bu ayrım üzerinden sadece insanı diğer canlılardan ayırmaz, ama insanın oluşturduğu toplumu da bu ayrım üzerinden analiz eder. İnsanı iki özelliği üzerinden tanımlar; “zoon politikon” (siyasal hayvan) ve “zoon logon echon” (konuşan akıllı hayvan). Burada siyasal insanı tanımlayan temel değişkenlerden biri dildir; Canlı varlıklar içerisinde konuşan tek varlık insandır. Ses, acı ile hazzın işaretidir ve bundan dolayı da öteki canlı varlıklara ait bir özelliktir (çünkü bu varlıkların doğası, acı ile hazzı tatma ve bu ikisini gösterme noktasına kadar gelişebilmiştir). Halbuki dil, uyan ile uymayanı ve adaletli ile adaletsizi göstermek içindir. İyi ile kötüyü ve adaletli ile adaletsizi duyumsamak, öteki canlı varlıklarda olmayan bir insani özelliktir ve bunların bir araya gelmesiyle yerleşim, hane halkı (oikos) ve kent ortaya çıkar. (Aristoteles, Politika, 1253a-18)

İnsan oluş, siyasal oluştan geçiyor, siyasal oluşun özelliklerinden biri ise dil kullanılmasından. Ama Aristoteles’in çalışmasında dile sahip ve “zoon politikon” kabul edilen vatandaşlar ile hanehalkı (oikos) ayrımı yapılmıştır. Bu ayrım toplumdaki eşitsizliğin doğallaştırılmasını görürüz. İktidar ve egemenlik ilişkileri hane halkının üyesi olan köleler ve kadınları sesi olan ve dili olmayan olarak düşünür ve onları hane halkı içinde siyasal olanın uzağında tanımlar. İşte sesi olan ama dili olmayanlar ile sesi ve dili olanlar ayrımı toplumsal olanın temel özelliklerinden birini egemenlik ilişkilerini verir. Burada toplumsal olanı içine alan ilişkilere ve ilişkilerde belirleyici olan kurallar ile bu kuralları belirleyen egemen arasındaki ilişkiyi düşünmemiz gerekiyor. Günümüz Türkiye koşullarında çok da zorlanmayacağımız bir talep. Ses ile dile sahip olanları kim belirleyecek genellikle bu kurallar toplamı ve toplumsal ilişkilerin belirli döneminde özellikle kriz dönemlerinde egemen. Egemeni tanımlayan şey, kurallar devam ederken istisna yapabilme kudretidir.

“İstisna normal koşullarda yürürlükte olan hukuki yaptırımları ve kayıtları askıya aldığı için hukuksuz bir alan yaratmaktadır, dolayısıyla da istisna kapsamına giren kişiler hukuksuzluk alanı içine adeta bırakılmakta/terk edilmekte; böylelikle sahip oldukları tüm haklardan mahrum bırakılmaktadırlar. Bu noktada anahtar faktör, olağanüstü hal ilan edebilme kudretidir. Neyin olağan (hukuki) neyin olağanüstü (istisna) olacağına karar vermek egemenliğin bizatihi kendisidir.” Dolayısıyla, olağanüstü hal olarak ortaya konan durum, egemenin kimin sahip olduğu haklardan mahrum bırakılıp/bırakılmayacağına karar verebildiği andır. Ancak altını çizmekte fayda var: egemenin belli bir kişinin ve grubun haklarından mahrum bırakılması olmasına karar vermesi, onun potansiyel olarak herkesi haklarından mahrum bırakma kudretiyle teçhiz olduğu gerçeğini bize unutturmamalıdır.

Bugün haklarından mahrum bırakılmayanlar yarın olmayacaklarının hiç bir garantisi yoktur ve egemen keyfiyet, çalışma biçiminden kaynaklanan bir zorunluluk sonucu, başkalarını da mutlaka haklarından mahrum bırakma ihtimalini içermektedir. (M. U. Aksoy, 2016 Kutsal İnsan: G.Agemben’in Egemenlik Anlatısı)

Başımıza kakılan Yeni Türkiye’de insan oluşun temel özelliklerinden birini konuşuyoruz. İnsan oluşa ait hakların devam eden egemenin istisna hallini konuşuyoruz. Egemenin kararı ile konuşmanın, sözün bir anda elinden alınan insanları konuşuyoruz. Türkiye’nin ben gibi/bizleri sessizliğe sokan acı üretimindeki başarısı göz ardı edilemez. İşitme duyumuz üzerinden Türkiye gündemini düşünecek kadar duygusal/duyusal bir ağırlığın içinden geçiyoruz. J. Cage’in ses ve sessizlik arasındaki bağlantıya ait argümanlar aklımıza geliyor. Cage’in ses üzerinden sessizliği keşfetmesi “Sessizlik 4’33’’ başlıklı eserinde gerçekleşiyor. Üç sessiz bölümden oluşan eser dinleyicileri çok rahatsız eder. İcra insanları rahatsız eder. Cage’in ifadesi ile; “sessizlik gibi bir şey yok, izleyiciler esas konuyu kaçırdılar. Sessizliği nasıl dinleyeceklerini bilmiyorlardı. Oysa rüzgarın, yağmur tanelerinin çıkardığı tamamen rastlantısal sesleri duyabilirlerdi.” Ve en önemli vurguyu dile getirir; Benim Sessizlik eserim boşlukta neler olacağını açıklar, sese gebe olmayan sessizlik yoktur. (Cage, Silence,1961,s:197).

Günler öyle günler ki duyma duyumuzu harekete geçiren çok farklı halleri yaşatıyor bizlere. Bu haller bir yandan insanlığın tarihsel olarak yaşadığı trajedi gibi. Ses ve sessizliğin arasında iletişimi sağlayan konuşma ve sözü yolundan çıkaran başka bir ses var, bizim için güncel. Görme duygumuzu ele geçirdiği gibi duyma duygumuz ve tüm sesler de en öne çıkan ama her mekanda açığa çıkan iktidarın buyruğu. Sofokles’in Antigone’de sessizlik ile ses arasında en çok yer verdiği dört ses var; Kreon’un buyruğu, Kreon’un buyruğuna karşı Antigone’in çığlığı ve yine Kreon’un işaret ettiği kendine yönelik eyleme, çığlığa dönüşemeyen ama tepki içeren kitlelerin homurdanması ve bir de Antigone’in ısrarla üzerinde durduğu seslerini kaybeden kız kardeşi Ismene ve daha bir tanıdık olan sesini kaybetmiş sessiz çoğunluk (Sophokles, Antigone).

Buyurgan sese kulak verelim; yani egemen olan ve tüm diğer sesleri bastıran sese;
KREON
“İşte ben, kentin gücünü böyle yasalarla arttıracağım, Oidipus’un çocukları için şu karara vardım.
Polyneikes’i kastediyorum-hiçbir şekilde cenazesi kaldırılmayacak,
cesedi yıkanıp temizlenmeyecek, mezara konmayacak ve yası tutulmayacak. İşte budur kararım.”

Bu karar var olan tüm yasa ve kurallara karşıdır. Ama buyurgan için artık önemli olan kendinin sesidir. Ama kendi sesi artık kentin/toplumun sesi olarak buyruğa dönüşmüştür. Ölen herkesin gömülmemesi tanrı Zeus ve toplum katında kabul edilmese bile “Zeus’a saygı duyuyorsam eğer, ölüyü toprakla örteni bulup getirmezsem diye, öfkeye dönüşen buyruğu Tanrıyı işaret ederek tanrıya rağmen eylemliliğe dönüşür. Yine günümüzün Barış imzacıları ve aydınlarını karşılık gelecek dönemin bilgesi Teiresias’ın tanıklığı da Kreon’un buyruğunu değiştirmez.

Kreon; “bugüne kadar hep kulak verdim öğütlerine” der. Ve Teiresias; “Öğren öyleyse şimdi bıçak sırtında dolaştığını” der. Ve buyruğa kaynaklık eden iktidar/otoritenin inadını işaret eder ve “şiddettir inadın bedeli, ölüyü rahat bırak, cesetle uğraşma.” Kreon öfkeli sesi buyruğunu dile getirir; Ne diyorsun boş konuşma, kahin milleti para peşinde koşar der. Tanık/aydınımız Teiresias ise; “Kral milleti de yolsuzluk peşinde” diye cevap verir. Cevap olarak unutma kralla konuştuğunu der Kreon. Ama Teiresias susmaz ve Kreon’un başına gelecekleri anlatmaktan geri durmaz.

Buyruk/buyruklar verili ortamın ürettiği ve kişide biçimlenen ses verme-maske anlamına geliyor. (Eski Latin persōna maske anlamında ve Yunan personare ses vermek anlamına geliyor. Ses ve maske toplumsal ortamın ürettiği ölçüde, gücünü ve güçsüzlüğünü yaşam ortamından alıyor. Ama buyruğun toplumsal destekli bir maskeye dönüşmesi diğer ezici iktidara, en çok görünmek isteyen, en çok duyulmak isteyen bir hale dönüşür. Kreon’un buyruğu-sesi oğlu Haimon’u da sessiz kalmaya yarayan bir acı ve sonra kendini öldürmesiile sonuçlanır. Ama oğlu ölümüne yol açan sessiz çığlığın atmadan önce babasına kendi sesi ile birlikte diğer sese dönüşemeyen halleri de aktarır;

Haimon;
Baba… bazen başkaları da doğruyu bilebilir. Bulunduğun konumdan zordur neler olduğunu,
Nelerin konuşulduğunu ve nelere kızıldığını bilmek. İnsanlar bakışlarından çekiniyor, korkuyor. Duymak istemediğin şeyleri söylemeye. Ama dikkatleri çekmeyen ben, fısıltılara kulak kabartabiliyor, onurlu bir hareketinden sonra sefil bir kadınmış gibi aşağılanarak ölüme
Gönderilen bu genç kıza insanların nasıl Üzüldüğünü görebiliyorum”

Buyurgan söz baştan söylemiştir sözünü, sözünün gücü karşısında söze dönüşemeyen karşı çıkışları homurdanma olarak tanımlar ve itaatlerinin zorunluluğundan bahseder;

-Ama kentte bazıları, Tahta çıktığım günden beri kafalarını sallayarak
Gizlice homurdanıyor, bana göstermeye mecbur oldukları itaate zorla katlanıyorlar.
Buyruğa karşı toplumun ortak aklını temsil eden koro ve korobaşı bile dile gelir, son zamanlarda bu ülkede olduğu gibi;

“Bilemiyorum! Bu derin sessizlik
En az feryat figan kadar karartır içimi”

Buyruğa karşı ama erkek buyruğuna karşı sessiz kalmayan, homurdanmayan bir çığlık yükselir, sessiz kalanların, homurdananların seslerini de karşısına alan Antigone’nin çığlığı/feryadı. Kız kardeşi İsmene’den kendisiyle birlikte davranmasını isterken, İsmene; “Çılgın! Kreon’a karşı mı çıkacaksın?” diye sorar. Antigone haklı kararlılığını dile getirir; “Hiçbir hakkı yok beni engellememeye” diye cevaplar. Tıpkı akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın yasal olmayan keyfi bir KHK ile atılmaları karşısında haklı duruşları/çığlıkları gibi. Ismene’den destek alamayan Antigone kızgınlıkla kızkardeşine ; “Sen de çiğnemeye devam et tanrıların yasalarını” der. Ismene’in cevabı günümüzde bir çok sessizin sesi olur; “Hiçbir şeyi çiğnemiyorum, sadece devlete karşı koyacak gücüm yok” der. Antigone çığlığında o kadar haklı olduğunu düşünür ki, kız kardeşi bari planlarını gizli tut, kimseye söyleme dediğinde;

“Ah, söyle herkese!
Eğer sessiz kalır da bunu duyurmazsan herkese,
Öğle nefret ederim ki senden”

Antigone çığlığa dönüşen eylemi yani kardeşi üzerine toprağı atar, yani buyruğa karşı gelir. Ama o kadar haklılık vardır ki eylemliliğinde Kreon yani buyurganın sorusu; “Sen de anlat bakalım lafı dolandırmadan. Bilmiyor muydun şu yaptıklarını yasaklayan buyruğumu?” Antigone; “Biliyordum tabii, bilmeyen mi kaldı?” der. Buyurgana “Bir ölümlünün emirleri, tanrıların hatasız yazıya geçirilmemiş, değişmez yasalarından önemli olamaz. O yasalar dün ya da bugün yürürlüğe girmedi, ezelden beri vardılar.. Hep var olduklarına göre de bir ölümlünün emrinden korktum diye suç işleyemem tanrıların nezdinde. Öleceğimi biliyorum, nasıl bilmem.”

Oysa Nuriye ve Semih; “kendilerinin “ölmek için” açlık grevine girmediklerini, yaşanan tüm baskılara karşı bir çığlık olmak istediklerini söylüyorlar” Yaşananlar mı? Sadece kendilerini ilgilendiren kısmı bile haksızlığın en açık hali. Bir KHK ile aşları, işlerinden olmaları. Tek istedikleri haksızlığı işaret ederek , işlerine geri dönmek. Antigone’ye dönecek olursak Kreon’u meşruluk kaynağını gösterecek bir ifade ile; “Böyle düşünen sadece sen varsın koca Thebai’de” der. Antigone ise tarihte olup gelen ve ben/bizlerin devam ettirdiği bir eylemsizliği işaret ediyor; “Diğerleri cesaret edemiyor düşüncelerini söylemeye.” Kendisi ile yapılan bir söyleşi de belki aynı durumu dile getirecektir; “En başından itibaren birlikte olsaydık açlık grevi yapmak zorunda kalmazdık. Kimse ben ne yapabilirim diye düşünmesin, gerçekten yapmak isteyenler için milyonlarca seçenek var. Herkesin farklı imkanları ve araçları var. Bunları kullanmak için sonuna kadar zorlamalılar. Kimse elimizden bir şey gelmiyor dememeli.” (http://gazetekarinca.com/2017/05/aclik-grevindeki-nuriyeyanimizda-olun).

 

Ülkede o kadar çok ses-sessizlik var ki, en can yakanını açıklarken diğer seslere yer ve zaman kalıyor. Oysa son zamanlarda diğer seslere yaşam ve hatta Polyneikes’in ölmüş bedenini mezara konmasına izin verilmemesi gibi ölümün mezara konmasına izin vermeyen bir ses var; Tekbir. Hatun Tuğluk’un cenazesi defnedilmek üzere Mezalığı’na götürüldü. 50 kişilik grup, “Burası Ermeni mezarlığı değil. Cenazeyi çıkarıp sokağa atacağız” diyerek tekbirlerle cenazeye katılanlara saldırdı. Ve cenaze mezarlıktan çıkarılmak zorunda kaldı. Tekbir sesleri sadece büyüklerin gündeminde değil eğitimin daha başında olan çocukların da gündeminde; “İstanbul Kartal’da yaz okulu öğrencilerine tekbirlerle yürüyüş yaptırıldı. Kartal Meydanda öğrenciler ‘Ya Allah Bismillah Allahüekber’ sloganlarıyla sokaklarda yürütüldü.” Tekbir sesleri diğer yandan kökeni cem yani bir araya gelmeye çağrı olan camilerden beş vakit namazın ötesinde selalar ile daha bir güçleniyor. Sadece bir örnek “ 15 Temmuz 2017 Cumartesi gününü 16 Temmuz 2017 Pazar gününe bağlayan gece, saat 00.13’te tüm yurtta 90 bin caminde eşzamanlı olarak selalar okunacak, cami ve minarelerin ışıkları sabah namazına kadar açık tutulacak.”

Persona ses ve maske ise Türkiye’nin tarihsel olarak içinden geçtiği birikimli sorunlar yumağı buyruk ve tekbir/sela arasındaki iç bağlantıların yoğunlaşarak artmasına ve toplumda diğer seslere izin vermeyen bir hal alıyor, görünen o ki daha bir baskın hale gelecek yakın zamanda. Bu sesler arası ittifakın artan egemenliği verili sorunların değerler, kapitalizm ve devlet nezdinde yoğunlaşarak artmasına neden oluyor. Tüm bu gerilim toplumda yavaş yavaş yükselen mırıldanma, homurdanma, ağlama, çığlık ve sessiz çığlık biçiminde bir gürültüye dönmüş durumda. Tüm bu sesler verili gerilimlerin patlamasının farklı biçimleri olarak düşünülebilir ama henüz bir iç uyumu olmadığı için dipten gelen uğultular ile en yukarıdaki görünen çığlık/feryatlar farklı frekanslara sahip. Fakat tüm bu uyumsuz sesler “reddedilen mevcut yaşamın dışa vurumudur, Olanın kapsadığı-ve-onun içinden fışkıran Henüz Olmayanın patlaması. Hollaway’dan farklı olarak sadece çığlığımız değil, homurdanmalar, mırıldanmalar sessiz çığlıklarımız ama Holloway’a katılarak dehşet ve umut içeriyor. Bu iki yönü birbirinden ayırılırsa tüm bu sesler banalleşir. Tüm bu seslerin ortak bir düzlemi: olanı reddetme ve olabilecekleri tasavvur etme (J.Holoway, İktidar Olmadan, s:20).

Cage’e katılarak “Ses artık sessizlik için bir engel oluşturmuyor; sessizlik artık ses bağlamında bir perde değil.” Bu belki de, Freudcu bilindışı kadar gerçekten acayip olan, fiilen düşünülmesi imkansız olan bir şeyi hayal etmenin bir yoludur(A. Phillips – Öpüşme Gıdıklanma ve… s 114)

İlginizi çekebilir