Serveti neden ve nasıl vergilendirmeliyiz (10) –Kamu finansmanında yeni perspektif ihtiyacı ve servet vergisi – Mustafa Durmuş

Nihayet yazı dizisinin son bölümüne geldik. Bu bölümde doğal olarak Türkiye’ye ilişkin bir servet vergisi önerisinin tartışılması gerekiyor. Böyle bir verginin vergileme tekniği ile ilişkisinin kurularak yasa teklifi haline getirilmesi genel olarak vergi hukukçularının işi. Bizim burada yapabileceklerimiz (böyle bir vergiye olan ihtiyacı önceki yazılarımızda ortaya koymuştuk), verginin tasarlanmasına ilişkin çerçeve ilkeleri ortaya koymakla sınırlı kalacak.

Öncelikle, “eski ölüyor, ancak yeni henüz doğabilmiş değil”. Bu tespit kamu finansmanı açısından da doğru. Covid-19 Salgını deneyiminden faydalanarak kapitalizme özgü geleneksel vergileme, kamu borçlanması, emisyon ya da kamu fiyatlaması gibi kamu finansmanı biçimlerini masaya yatırmak zorundayız.

Yeni bir kolektif finansman perspektifi

Yani yeni bir kamu finansmanı ya da kolektif (sosyal) finansman perspektifine ihtiyacımız var. Böyle bir ihtiyaç belirlemesinin ilk çıkarımı bir bütün olarak vergi sisteminde ve vergi politikalarında radikal değişiklikler yapılmaksızın, tek başına bir servet vergisi uygulamasıyla (niyet ne kadar iyi olursa olsun) insanlığın ve doğanın karşı karşıya bulunduğu sorunları çözebilmenin mümkün olamayacağıdır. Kaldı ki ne kadar etkin olursa olsun, en radikal vergi reformu dahi sistemik sorunları çözme konusunda yeterli olmayacaktır.

Kısaca sırasıyla; vergileme konusunda yeni bir perspektife ihtiyacımızın var. Ayrıca ülkeyi çevreleyen küresel bir ekonomi var ve bu ekonomi uluslararası finans kapitalin emrine girmiş durumda, bu da bizleri yeni ekonomik krizler, eşitsizlikler ve sosyal çöküşlerle karşı karşıya bırakabilir. Bu gidişatı durdurabilmenin (son tahlilde) kapitalizme son vermekle mümkün olabileceğinin bilincinde olmalıyız.

Diğer yandan bugünden, sistem içi radikal reform önerilerini gündeme getirmemiz ve bunların gerçekleşmesi için mücadele vermemiz de gerekiyor. Bu reformlar öncelikle finansman modelleri ile ilgili olmalı. Yani köklü bir biçimde yeni bir kolektif (sosyal) finansman perspektifi oluşturmalı, buna uygun para ve kredilendirme modelleri ve vergi sistemleri tasarlamalı ve servet vergisi gibi vergileri böyle daha büyük bir çerçeve içinde tasarlamalıyız.

Neo-liberalizmin, neden olduğu ekonomik, toplumsal, siyasal felaketlerin sonucunda giderek gözden düşmesinin, konjonktür olarak, bize yeni para, finans ve vergi sistemlerinin hayata geçirilmesi, böylece ekonominin ve ekosistemin demokratikleştirilmesi ve sürdürülebilir kılınabilmesi için önemli imkanlar sunduğunun da bilincinde olmak gerekiyor.

Maliye politikaları insan ve doğa haklarına hizmet etmeli

Bu bağlamda, öncelikle, kolektif finansman ve maliye politikaları ile insan ve doğa hakları arasında bağ kurmak durumundayız. Hem kamu parası, hem kredi/finans, hem de de vergileri içeren mali sistemleri ve politikaları tasarlarken, uygularken, izlerken ve değerlendirirken bir çatı olarak temel insan hakları ilkelerini ve doğanın korunmasını esas almalıyız.

Yani para, finans ve vergi sistemleri temel hakların gerekliliklerine göre yeniden tasarlamalı ve uygulanmalı. Oysa bugün bunun tersi yapılıyor. Bu sistemler ve politikalar böyle hakların hayata geçirilebilmesi amacının birer aracı olarak kurgulanmalı, uluslararası insan hakları beyannamesinin ilke ve yükümlülüklerine tabi tutulmalı. Devlet bütçeleri de, temel hak ve özgürlüklerin önlenmesi ya da sınırlandırılması için değil, bunların hayata geçirilmesi ve daha da genişletilmesi ve güçlendirilmesi için kullanılabilecek araçlar olarak görülmeli.(1)

Toplumsal ihtiyaçları, istikrarı, barışı, insan ve doğa haklarını gözeten bir vergileme

Bu bağlamda, örnek vermek gerekirse, maliye politikalarının üç işlevinden sırasıyla; “yeniden bölüşüm işlevine” uygun olarak, vergiler mükelleflerinin gerçek anlamda ödeme gücüne göre alınmalı. Vergi sistemi yeterli kaynağı sosyal ihtiyaçlar için harekete geçirirken, eşitsizlikleri azaltmaya yardımcı olmalı. Kamu harcamaları herkes için gerekli olan ‘yaşamın temel ekonomisini’ ve bunun araçlarını sunmalı.

“Tahsis işlevi” açısından kamu kaynaklarının nereye tahsis edileceği konusunda insan ve doğa haklarının garanti edilmesi belirleyici olmalı. “İstikrar sağlama işlevi” ile ilgili olaraksa maliye politikası, insan ve doğa üzerinde olumsuz etki yaratan iktisadi döngüleri yumuşatabilmeli, iktisadi krizleri önleyebilmeli. İnsan ve doğa hakları perspektifinden, istikrar işlevi aynı zamanda toplumsal istikrar ve barışın sağlanması olarak da anlaşılmalı. Devletler doğayı gözeten yeşil yatırımlar ve eğitim ve sağlık alt yapısını güçlendiren yatırımlarla istihdam yaratmalı, güçlü sosyal koruma programlarını fonlayarak insanları kriz ve döngülere karşı korumalı.

Kerela kooperatif bankacılığı: yeni kolektif finansmanın başarılı örneği

Kolektif finansman modelini bir örnekle kısaca açıklayalım. Hindistan merkezi devleti “Hindutva Faşizmi” olarak da adlandırılan bir otoriter devlet biçimi örneği sergilese de, ülkenin federatif yapısı altında Kerela gibi (2) bazı yerel yönetimlerde kooperatif bankacılığı biçimindeki kolektif finansmanın ve üretim örgütlenmesinin en çarpıcı örneklerine rastlayabilmek mümkün.

‘Kerala Yerel Yönetim Bölgesi’nin 11 binden fazla kooperatifi mevcut. Bu kooperatiflerdeki çalışan işçilerin sendikalaşma oranı oldukça yüksek ve kolektif finansman ve yerel yönetimler desteğiyle bu kooperatifler son derece başarılı bir biçimde faaliyetlerini sürdürüyorlar. Örneğin Kerela’da son 20 yıldan bu yana ‘Aile Refahı Programı’ (Kudumbashree) başarılı bir biçimde uygulanıyor. Bu programın sayıları 4,3 milyonu bulan yoksul kadın katılımcısı var ve bu kadınlar 275 bin komşu kolektifte örgütlenmiş durumdalar. Bu şekilde tarım sektöründe yaklaşık 320 bin kadının hayatını kazandığı ileri sürülüyor.

Uygulamada, bu kadınlar küçük gruplar halinde kendilerine en yakın kooperatiflere ait arazileri seçiyorlar ve bu arazilerde pirinç, meyve ve sebze yetiştiriyorlar. Makine, tohum ve teknik eğitim desteğinin yanı sıra, gübre ve toprak kiralamasında kullanılmak üzere sayıları 980’i bulan ve 1 milyar doları aşkın mevduata sahip bulunan kooperatif banka şubesinden çok düşük faizli kredi kullanabiliyorlar. Kendi geçimleri için üretim yaptıkları gibi, üretimlerinin fazlasını pazarlarda satıp para kazanıyorlar.

Böyle bir ‘dayanışma ekonomisi’nin ardında önemli politik bir irade mevcut: Bölgedeki sol partilerin ve toplumsal hareketlerin koalisyonu konumundaki Sol Demokratik Cephe. Şu anda yerel devleti yöneten bu güç, merkezi Modi Hükümeti’nin koymuş olduğu mali kısıtları aşabilmek, Kerala’nın mevcut kooperatif bankalarını daha da güçlendirebilmek ve 1,647 adet Ziraat Kooperatifi Kredi Topluluğu’na hizmet verebilmek için çok daha büyük bir kooperatif bankası kurmayı hedefliyor. Bu banka ayrıca çok daha yoksullara temel, yaratıcı ve karşılanabilir bankacılık hizmetleri de sunmayı planlıyor. (3)

Şu ana kadar Bölgedeki sol partiler, işçi sendikaları ve toplumsal hareketler, başarılı bir biçimde kooperatiflerin, sosyal koruma programlarının ve işçi haklarının korunarak devamını sağlayabildiler.

Neo-liberalizmin bütün tehditlerine rağmen işçi kooperatifleri başarılı oluyorlar. Birçok kooperatif, finansman ağı, yerel yönetimler, üretici piyasaları aracılığıyla birbiriyle bağlantılı durumda. Dayanışma ekonomisini geliştirmek için bir hareket altında birleştiler. Kurdukları Uralungal Emek Sözleşme Kooperatif Topluluğu (ULCSS) Asya’nın en büyük yapı kooperatifi ve 3 bin işçi ortağı var. Elde edilen kâr işçiler arasında dağıtılıyor ve işçi ücretlerinin dışarıya göre yüzde 30 daha yüksek olduğu ileri sürülüyor. Yerel yönetimden alınan işler toplam işlerin yarısından fazlasını oluştururken, yerel yönetimler ayrıca makine alımı için düşük faizli kredi sunuyor. ULCSS toplumsal sorumluluk da üstleniyor. Örneğin 2018 yılında yaşanan sel felaketinde 300 gönüllüyü mobilize ederek sadece dört günde bin ev yaptırarak, Kudumbashreli kadınlar 100 bin evi temizleyerek ve 1 milyon dolar bağışta bulunarak çok büyük bir dayanışma gösterdiler (bu bağış Bill ve Melinda Gates Vakfı’ndan yapılan bağışların iki katı düzeyinde). (4)

 

 

Kolektif finansman modeli olarak “sosyal varlık fonu” / “yurttaş varlık fonu”

Finansman alanında böyle orta ve uzun vadeli dönüşümler hedeflenirken, aynı zamanda, bugünden dayanışma fonu biçiminde bir ‘sosyal varlık fonu’ kurulabilir ve ihtiyaç duyulan temel kamusal hizmetler bu fon tarafından finanse edilebilir. Bu fonun finansman kaynağını Covid-19 ile birlikte ortaya çıkan kazançların vergilendirilmesi anlamına da gelecek olan ve bir tür servet vergisi öncülü niteliğindeki bir ‘dayanışma vergisi’ oluşturabilir.

Böyle bir vergi sosyalist bir politika aracı olmadığı gibi, emek sömürüsünü de tamamıyla ortadan kaldırabilecek bir araç değildir. Sadece Covid-19 ile birlikte ülke ekonomisinde ortaya çıkan devasa finansal deliği kapatma konusunda geçici bir çözüm olabilir. (5)

Daha ileri ve kalıcı bir seçenek olarak, yurttaşların ortak mülkiyetine ait bir ‘yurttaş varlık fonu’ kurulabilir. Bu fon yatırımlarını, oranı yükseltilmiş kurumlar vergisi ve servet vergisinden sağlayacağı vergi gelirleriyle finanse edebilir. Böyle bir fon aracılığıyla, gelir eşitliğini sağlayacak ve gelecek kuşakları gözetebilecek sosyal harcamalar finanse edilebilir.

Artan oranlı bir vergileme ile finanse edilmiş bir ‘yurttaş varlık fonu’, kalıcı bir yatırım fonu olarak, kamusal, bireysel ve kurumsal varlıklardan daha fazla toplumsal değer yaratmanın ilerici ve kapsayıcı bir yoludur. Devletten özerk bir biçimde doğrudan yurttaşlar tarafından ve şeffaf bir biçimde açıkça belirtilmiş hedefler doğrultusunda yönetilebilir. (6)

Topluluk mülkiyeti, kooperatifler ve dayanışma ekonomileri

Bu ve benzeri sosyal fonlar kooperatif ve dayanışma ekonomileri için bir temel oluşturabilirler. Böylece işçi, çiftçi, konut, tüketici, gıda gibi her türden kooperatif ve komün ile yerel ekonomiler ayağa kaldırılabilir, kooperatif bankalar kurulabilir, iklim yıkımına karşı yeşil projeler hayata geçirilebilir.

Kısaca, piyasacı kâr maksimizasyonu ve merkezi devlet koordinasyonuna dayanan eski işletme modelleri miadını dolduruyor. Egemen sınıfların Covid-19 Salgını, ekonomik kriz ve iklim yıkımı karşısında şu ana kadar sunduğu seçenekler ise çıkmaza girmiş durumda. Yani iklim krizi ve Covid-19’un neden olduğu sorunlarla egemen sınıflar artık baş edemiyor, ulus devletlerse faturayı emekçilere keserken, giderek daha da otoriterleşiyorler.

Bu nedenle, solun, emek, demokrasi ve özgürlük güçlerinin, kadın hareketlerinin, doğa dostu hareketlerin süratle, radikal alternatif ekonomik modelleri ve bunları hayata geçirebilecek yeni kolektif finansman ve üretim-dağıtım stratejilerini geliştirmesi ve bunları tüm toplumla buluşturması gerekiyor.

Merkezi otoriteden özerk topluluklar doğrudan demokrasiyi deneyimledikçe çok daha iyi yönetilebilirler. Böyle bir demokrasi aynı zamanda çalışma hayatında ve işyerlerinde de uygulanmak zorundadır. Eğer sorunu emekçiler kendi perspektiflerinden çözmezlerse her şeyin patronların istediği biçimlerde sonuçlanması kaçınılmazdır. (7)

Bu bağlamda topluluk-işçi mülkiyetine dayalı yerel demokrasiyi merkezine alan yeni düşüncelerin ve pratiklerin incelenmesi son derece yararlı olabilir. Bunlardan biri topluluk mülkiyetine dayalı sistemlerin hem ideologlarından, hem de ABD’deki uygulayıcılarından olan Gar Alperovitz’in topluluk mülkiyeti ile ilgili çalışmaları ve önerileri.

Alperovitz’e göre, günümüzde bir topluluğun sadece yüzde 55 – 60’ı artık ücretli işçi konumunda çalışırken, kalanı kadınlar, ücretsiz bakım işçileri, gençler, yaşlılar, hasta ve engellilerden oluşturuyor. Bu bağlamda, bugünün işçi, çiftçi, tüketici kooperatifleri, semt şirketleri, toprak-arazi vakıfları, belediyelerin enerji ve geniş band sistemleri gibi topluluk ve işçi mülkiyeti karması niteliğindeki uygulamaları, İsrail Kibutzları, Komün-ism, Rus tarımsal örgütlenmeleri (kolektif komünal yapılar) ve Paris Komünü gibi tarihteki alternatif topluluk yapılanmalarının bugünkü karşılığıdır. (8)

İspanya’dan, Çin, Vietnam, ABD ve Birleşik Krallık’a alternatif topluluk yapılanmaları

Topluluk mülkiyetini esas alan dayanışma ekonomilerinin başka örnekleri de mevcut. Örneğin, İspanya’da 1959 yılında Caja Laboral Popular adlı bir işçi bankası kuruldu. Bu banka Mondragon kentindeki kooperatiflerin gelişimini finansal olarak destekledi ve sonrasında bu model tüm Bask ülkesine kadar yayıldı. Çin’deki müthiş gelişmenin ardındaki faktör sanıldığı gibi doğrudan yabancı sermaye yatırımları değil, 1980’lerden bu yana kır ve kentlerde kurulmuş olan kredi kooperatifleri. Çünkü bunlar yerel yönetimlere ait kasaba ve köylerdeki girişimlere büyük miktarda kredi verdiler. Vietnam da Çin modelini izledi ve 2017 yılında binden fazla Halk Kredi Fonu’nu kurdu. Bu şekilde 2,8 milyon insan sisteme katılırken, 63 kent ve diğer yönetim biriminin 56’sı bu ağa dâhil oldu. Bu fonlar Vietnam’daki kırsal sanayileşme ve KOBİ gelişiminin temelini oluşturdular. (9)

Cleveland Kooperatifi (ABD) ise ticari bir işçi kooperatifi niteliğindeki; hastane çamaşırhanesi olan, güneş enerjisi panelleri kurulumu ve diğer ekolojik projelere sahip bir kolektif zenginlik kooperatifi. Güvenli istihdam, ortaklaşma ve işçiler arasında kâr paylaşımı sağlıyor. Keza Birleşik Krallık’taki Preston kooperatifi (bugün zor durumda olsa da), 2013 yılından bu yana 138 milyon dolarlık gelir ve 4 bin kişiye yaşam ücretli istihdam sağladı, yerel hastaneler ve eğitim kurumları işletti. Böyle kooperatif örgütlenmelerinin ortak noktası toplum için faydalı mal ve hizmetler üretmeleri. (10)

Vergi sisteminde radikal değişikliklere ihtiyaç var!

Kuşkusuz para, finans/kredi sistemine ilişkin olarak yukarıdaki alternatifi tamamlar nitelikte bir radikal bir vergi sistemi değişikliği ve buna uygun politikalar da gerekiyor.

Bu bağlamda, Türkiye’de, öncelikle Gelir Vergisi tarifesinin dik artan oranlı bir biçimde düzenlenerek, yani hem gelir dilimlerinin sayısının artırılması (örneğin 6-7 basamak), hem de bunlara denk düşen oranların giderek büyüyen bir biçimde yükseltilmesi (yüzde 60’a kadar) ve yaşanılabilir bir ücret düzeyinin vergi dışı tutulması gerekiyor.

Tarife böyle belirlenirken, sermaye geliri elde edenlere sağlanan cömert muafiyet, istisna ve indirimlere de son verilmeli. Bu yolla hem faiz, kâr payı ve yüksek düzeyde kira geliri elde edenlerin daha yüksek oranda vergilendirilerek yeni kaynak yaratılması, hem de işçilerin, emekçilerin üzerindeki dolaysız vergilerin yükünün azaltılması mümkün olabilir.

Benzer bir biçimde Kurumlar Vergisi oranı yüzde 35’e yükseltilmeli, gerekirse büyük ve küçük işletmeler için iki farklı vergi oranı uygulanmalı, ancak bu verginin kapsamındaki muafiyet ve istisnalar, indirimler asgaride tutularak vergi kayıpları önlenmeli. Vergi cennetlerine kaçışı önleyecek önlemler alınmalı.

Bu noktada kuşkusuz uluslararası bir düzenlemeye de ihtiyaç var. Azgelişmiş ülkelerin aşağıya doğru vergi yarışı anlamında, yıkıcı vergi rekabetine zorlanmamaları ve bu vergiden yeterince gelir sağlayabilmeleri için uluslararası düzeyde bir asgari kurumlar vergisi uygulaması gerekiyor. (11)

Artan oranlı ve kalıcı bir servet vergisi

Son olarak, artan oranlı, kalıcı bir servet vergisi, hem Covid-19’un neden olduğu (başta aşı üretimi olmak üzere) sağlık ve eğitimle ilgili olarak ortaya çıkan ek hizmetlerin gerektirdiği finansmanı sağlayabilecek, hem derin yoksulluğa karşı halkı korumak için gerekli olan “Temel Gelir Güvencesi” gibi bir programı finanse edebilecek, hem de gelir ve servet dağılımı eşitsizliklerini azaltmaya yardımcı olabilecek bir içerikte tasarlanmalı.

Çünkü servet vergisi vergilemede adaletini sağlama konusunda en doğrudan etkiye sahip bir vergi. Bu vergi ile ciddi düzeyde vergi geliri sağlanabildiği gibi, servet dağılımını eşitleyici bir etki de yaratmak mümkün. Teknik olarak uygulanmasının önünde her hangi bir engel yok, böyle bir verginin uygulanması sadece ekonomi politik bir tercih konusu. (12)

Bir başka deyimle, böyle bir vergi; hem, özellikle de Covid-19 ile iyice artan, toplumsal ihtiyaçlar için gerçek bir kamusal finansman kaynağı oluşturacak, hem de yeniden bölüşüm aracı olarak kullanılarak yoksulluk ve gelir adaletsizliğinin azaltılmasına hizmet edebilecek türden bir vergi. Aynı zamanda servetin belli ellerde yığılmasını önleyerek demokrasideki aşınmayı önleyebilecek özelliklere sahip bir vergi.

Servet vergisinin konusunun ve matrahının belirlenmesi

Artan oranlı servet vergisi (genel olarak) hem finansal, hem de finansal olmayan servetleri kapsayacak bir biçimde, belli bir miktardaki net servet muafiyet eşiğinin üzerindeki finansal servetlerden başlamak üzere, yüzde 1’den başlayan ve giderek yüzde 10’a kadar çıkan oranlarda tasarlanarak uygulanabilir.

Verginin konusunu oluşturan servet; piyasa fiyatlarıyla, borçlar düşüldükten sonraki net finansal ve finansal olmayan servettir. Banka mevduatları, devlet bono ve tahvilleri, borsadaki paylar, özel emeklilik fonlarının getirileri, sermaye şirketlerindeki hisseler, kâr payları, adi ortaklıklardaki paylar, patentler gibi entelektüel mülkiyet haklarının getirileri, emlak, gayrimenkul, bina, rezidans, arazi-arsa, makine, ekipman, gibi fiziki servet unsurları da servetin konusuna dahil edilebilir.

Gelecekte elde edilmesi beklenen ücret gelirleri, emeklilik ödemeleri ya da devlet yardımları bu verginin konusunun dışında bırakılırken, vakıflar gibi kâr amacı gütmeyen kuruluşlara ait maddi varlıklar da servetin konusuna dâhil edilmeli. Bu vakıflara ait varlıklar şeffaf bir biçimde ortaya konulabilmeli, resmi kurumlar arası bilgi paylaşımı ve üçüncü taraflara raporlama sağlanabilmeli.

Net servetin bulunabilmesi için düşülmesi gereken borçlar ise uzun vadeli konut kredilerine ait borçlar, ticari kredilerden ve tüketici kredilerinden doğan borçlar (otomobil kredisi, kredi kartı borcu gibi) ve öğrencilerin öğrenim kredisi borçları gibi borçlardır.

Böyle bir verginin matrahı net finansal ve finansal olmayan servetlerden borçların düşülmesinden sonraki kalan kısımdır. Yani bireyin ya da ailenin servetidir ve belli bir muafiyet eşiğinden sonra hesaplanır. Ancak borçlar düşülürken muafiyet sınırına dikkat edilmeli. Vergi matrahı servetin piyasa değerleriyle uyumlu olmalı, yani varlığın gerçek piyasa değerini yansıtmalı ve artan oranlı olarak düzenlenmeli.

Sadece en zenginler ödemeli

Vergi tasarlanırken; eğer hali hazırda ülkede geniş tabanlı bir gelir vergisi uygulaması mevcutsa, muafiyet eşiği yüksek tutularak yalnızca en zenginler (verginin oranı da sermaye kaçışlarına neden olmayacak biçimde belirlenerek) vergilendirilmeli. Geniş tabanlı gelir vergisi yoksa muafiyet sınırı düşük tutulabilir. Eğer tüm vergi sistemi progresif hale getirilmek isteniyorsa ve net servet vergisi geniş tabanlı gelir vergisi ve /veya servet transferi üzerinden alınan vergilere tamamlayıcı olarak alınıyorsa, vergi artan oranlı olarak tasarlanmalı. (13)

(Böyle bir verginin uygulanmasında esas alınacak servetler ve buradan sağlanabilecek kamu geliriyle ilgili olarak, Türkiye’deki servetin büyüklüğü ve dağılımını anlatan bir önceki yazımız yol gösterici olabilir).

Ancak, servet vergileri yapıları gereği politik zorluklara ve engellemelere çok açık vergiler olduğundan, bu müdahaleleri asgaride tutabilmek için muafiyet eşiği yeterince yüksek tutulmalı, likidite sorunu yaşayanlar için vergi taksitli olarak ödenebilmeli.

Buna karşılık matrahı erozyona uğratacak işlemlere izin verilmemeli, vergi kaçırmaya karşı sert önlemler alınmalı, özellikle de sermaye hareketlerini kontrol altına alacak, böylece vergi sonrasında servetlerin yurt dışına çıkartılmasını önleyecek yasal düzenlemeler mutlaka yapılmalı.

 

 

Servet vergisi topluma iyi anlatılmalı

Son olarak, böyle bir vergi topluma sunulurken, toplumun servete bakışı dikkate alınmalı. Bu bağlamda, amaç en tepedeki zenginleri vergilendirmek olmasına rağmen, verginin mükellefi olamayacak düzeyde düşük servet sahiplerinin ya da sıradan insanların tepkilerini yumuşatacak önlemler alınmalı. Verginin tasarlanmasının öncesinde kamuoyu araştırması yapılmalı.

Bu konuda (2019 Aralık-2020 Haziran tarihleri arasında) Birleşik Krallık’ta bir grup akademisyenin sahada yürüttükleri bir çalışmanın bulguları son derece yol gösterici ve uyarıcı olabilir. Buna göre (14):

  • Halk, vergi sisteminin işleyişini tam olarak kavrayamasa da, vergiden kaçınma ve vergi kaçırmadan nefret ediyor. Bu nedenle de servet vergisi savunulurken zenginlerin bu tutumları ön plana çıkartılmalı.
  • İnsanlar kemer sıkmadan bıkmış durumda. Ayrıca Covid-19 Salgınının kamusal hizmetlere olan ihtiyacı artırdığına inanıyorlar. Bu bağlamda kamu parasının harcanma şekli ile ilgili endişeleri olsa da, halk topluma dönük iyi nitelikli kamusal hizmet sunulabilmesi için daha yüksek oranda vergi alınmasını destekliyor.
  • Halk zenginlerin daha fazla vergi vermesini yüzde 74 oranında doğru buluyor. Muhafazakâr Parti seçmenleri dahi, yüzde 46 gibi azımsanamayacak bir oranda, Covid-19’dan sonra daha yüksek vergi alınması gerektiğine inanıyor.

Fransa’da halkın yüzde 76’sı, Kanada’da yüzde 79’u, ABD’de yüzde 64’ü servetin vergilendirilmesi gerektiğine inanıyor. Kanadalı muhafazakârların yüzde 64’ünün ve ABD’li muhafazakârların yüzde 54’ünün servet vergisi alınmasını destekliyor olması böyle bir verginin hayata geçirilebilmesini güçlendiriyor.(15)

Gelecek kaygısı servet sahibi olmayı meşru kılıyor

Diğer yandan Birleşik Krallık’taki çalışmanın uyarıcı nitelikte başka bulguları da söz konusu. Servet vergisi tasarlanırken bunlara özellikle dikkat edilmesi gerekiyor.

Örnek olarak, insanlar büyük çoğunlukla, bir yandan topluma katkıda bulunmayan, servetlerini vergi cennetlerinde tutan zenginlere tepki gösterirken, diğer yandan servet sahibi olmayı etik olarak doğru buluyorlar. Çünkü kendi çocuklarının gelecekte sıkıntı çekmesini istemiyorlar. Ayrıca, özellikle hiç serveti olmayanlara, servetten kalıtsal olarak kötü bir şeymiş gibi söz etmemek gerekiyor zira bu insanlar zenginlere imreniyorlar.

Bu nedenle de servet vergisinden sağlanacak gelirlerin gelecekte hiç kimsenin sıkıntı çekmeyeceği, herkesin sosyal güvenliğinin tam olarak sağlanabileceği bir sistemin kurulmasında kullanılacağı, bu bağlamda kamu harcamaları ve vergilerin insani gelişimi ve toplumsal ihtiyaçların karşılanmasını önceleyen bir toplum yaratmada ne denli önemli olduğu vurgusu yapılmalı.

Yani insanların kendilerini tam güvende hissedebilecekleri bir toplum ve buna uygun sosyal güvenlik sisteminin kurulmasında hem kamu harcamalarının, hem de servet vergileri gibi vergilerin çok önemli bir rol oynayacağı, bu yüzden de servet biriktirme ihtiyacının azalacağı bir toplumsal dönüşümün mümkün olabileceği ısrarla anlatılmalı.

Sonuç olarak

Servet vergisi ile ilgili her şeyi halkın anlayabileceği basitlikte, yalın bir dille açıklamak gerekiyor. İnsanların vergiler konusundaki bilgileri kısıtlı olsa da, uygun bir dil kullanıldığında ve uygun metaforlar seçildiğinde, servetin vergilendirilmesinin haklı gerekçeleri rahatlıkla izah edilebilir.

Tarihte büyük savaşların ve krizlerin sosyal refah sistemlerinin önünü de açabildiklerini hatırlamak gerekiyor. Covid-19 Salgını da mevcut sistemin defolarını su yüzüne çıkardı, statükonun bozulmasına ve değişimin başlamasına neden oldu. Bugün “evrensel temel gelirin” dünyanın birçok ülkesinde yüksek sesle dillendiriliyor olması ve bunu da finanse etmeye dönük temel araçlardan biri olarak servet vergilerinin gündeme getirilmesi tesadüf değil. Yani Salgın sonrasında bizleri neyin beklediği asıl olarak bizlerin sürece müdahil olup onu yönlendirmemize, örgütlü bir mücadele yürütmemize bağlı.

Özetle, bugün artık daha cesur ve radikal olmak gerekiyor. Radikal olmak ise insanları umutsuzluğa inandırmaktan değil, umudu mümkün kılmaktan geçiyor. (16) Mevcut düzenin adaletsizliklerini, kötülüklerini teşhir etmek yetmiyor, ona karşı halkın önüne yeni, ayağı yere basan seçeneklerle çıkmak ve bu seçenekleri de umutlu bir dil ile topluma sunmak gerekiyor. Kolektif bir kamu finansmanının bir aracı olarak servet vergisi bu radikal seçeneklerden yalnızca biri. (14 Şubat 2021)

Dip notlar:

  1. Grazielle David, Pedro Rossi, Sergio Chaparro, “Human rights and fiscal policy: a necessary link”, https://www.worldeconomicsassociation.org (8 September 2020).
  2. Benny Kuruvilla, “Kerela’a web of cooperatives: Advancing teh solidarity economy”, Public Finance for the Future We Want, Amsterdam: Transnational Institute et al, (June 2019), s. 78-92, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).
  3. Agm.
  4. Agm.
  5. https://morningstaronline.co.uk/article/f/one-trillion-reasons-windfall-tax (28 December 2020).
  6. Lansley, S. and McCann, D., ‘Citizens’ Wealth Funds: A powerful new economic and social instrument’, in Public Finance, agk, s. 47-61, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).
  7. Antony McMullen, “ The pandemic we have to have”, https://probonoaustralia.com.au (2 June 2020).
  8. Michaela Collord, “The old ideas are collapsing”: an interview with Gar Alperovitz, https://www.opendemocracy.net (5 June 2020).
  9. Milford Bateman, “Towards community-owned and controlled finance for local economic development”, in Public Finance, agk, s. 62-78, https://longreads.tn.org (9 Şubat 2021).
  10. McMullen, agm.
  11. Séverine Picard, “Fair corporate taxation: why and how international tax rules need to be changed”, European Economic, Employment and Social Policy (ETUI) Policy Brief No.14/2020.
  12. Emmanuel Saez, Gabriel Zucman, “Progressive Wealth Taxation”, BPEA Conference Drafts, September 5–6, 2019), s. 49.
  13. OECD Tax Policy Studies, The Role and Design of Net Wealth Taxes in the OECD, No. 26, https://www.oecd.org (12 April 2018).
  14. Tax Justice UK, Talking tax: How to win support for taxing wealth, https://www.taxjustice.uk (September 2020).
  15. https://wid.world/news-article/newsletter-february-2021 (12 Şubat 2021).
  16. Raymond Williams, Resources of Hope, Culture, Democracy, Socialism, Verso Books, 1989, s.118.

 

 

İlginizi çekebilir