Serdar Kökçeoğlu: Egemenler türlü oyunlar oynarken izleyicinin gerçeğe iştahı kabarıyor – Soner Sert

Yönetmen Serdar Kökçeoğlu ile sinemasını, belgesel sinemayı ve yeni projelerini konuştuk. Kökçeoğlu, “Belgeseller, sinemamız açısından şu an en sürprizli, en ilgi çekici alan” dedi.

Yönetmenlik eğitimi aldıktan sonra, kendisinin deyimiyle, “Biraz setlerden çekindiğim, biraz da sinema üzerine okumayı yazmayı çok sevdiğim için” sinema alanında yayın yönetmeni, editör ve yazar olarak çalışan Serdar Kökçeoğlu, 2015 yazında bir ajansta “vantilatör karşısında serinlerken ve akşama kadar yarım düzine yazıyı nasıl bitireceğimi düşünürken” tembelliğinden sıyrılıp film yapmaya karar verir.

Kökçeoğlu, “İstanbul’u Dinlemek” adını taşıyan bir kısa film yapar. Sonrasında da, geçtiğimiz günlerde 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde jüri özel ödülü, 39. İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde de mansiyon ödülü aldığı “Mimaroğlu” isimli belgesel film gelir. “Mimaroğlu’nun bu coğrafyada yeteri kadar bilinmemesini de kabullenemiyordum” sözleriyle tarif ettiği eserini, “Mimaroğlu’nu düşünürken hem kalbi hem de radikal bir formu olan bir film düşledik” umuduyla çektiklerini söylüyor Serdar Kökçeoğlu. Aynı “Autechre’ın müziği gibi.”

Serdar Kökçeoğlu

Kökçeoğlu ile bir araya geldik ve sinemasını, gerçekliği ve hazırladığı yeni projelerini konuştuk.

Kavramsal olarak bakıldığında belgesel sinema, diğer sanat dallarına nazaran gerçeğe sadık kalmasıyla öne çıkıyor. Zihninizde belirlemeye başlayan bir fikir belgesele varmadan önce, tıpkı bir ağacın dalları gibi kurmacaya, hayali olana uzanıyordur muhakkak. Bu durum bir sanatçıyı kısıtlamaz mı?

Belgeselin olmazsa olmaz malzemesi gerçekler. Olaylar, insanlar, sokaklar veya doğa… Ama kurmacaya da karşı kıyıdan bakmıyor, oradan kurmacaya vapurla geçilmiyor. Çok yakınlar. Ben kendimi gerçeklerden yola çıkan bir hikâye anlatıcısı gibi hissediyorum. Mimaroğlu ailesine yakından baktım ve oradan üç hikâye seçtim. Günümüzde ve giderek, belki hep öyledir, kurmaca ve belgesel ve hatta deneysel sinema birbirine yaklaştı. Çok yaratıcı belgeseller izliyoruz. Arkasında bir sinemacı olduğunu hissettiren, bir öyküsü olan, deneysel belgeseller bunlar. Dünyaya, doğaya, insana dair de fikir üretiyorlar.

‘BELGESELLER, SİNEMAMIZ AÇISINDAN ŞU AN EN İLGİ ÇEKİCİ ALAN’

Türkiye’de belgesel sinema pek önemsenmez. Festivallerde geri planda kalır, TV satışı yapılmaz, kaynak yaratmada sıkıntı yaşanır. Kendinizi “üvey evlat” gibi hissediyor musunuz?

Üvey evlat olmak iyidir bazen. Üvey evlat daha rahat başkaldırabilir. Kurmaca genellikle risk almadan, hazır sinema dillerinden faydalanarak ve güvenli yollardan hesaplı kitaplı senaryolarla giderken, belgeseller risk alıyor, deniyor ve yeni, yaratıcı yollar arıyor. Bu seneki Antalya Film Festivali’nde Zeynep Dadak, Deniz Tortum, Eytan İpeker ve Metin Akdemir ile aynı seçkide olmak çok güzeldi… Belgeseldeki değişimi önemsemeyen, bunu görmeyen, yazmayan geride kalır bence. Kaynak yaratma meselesi de değişmeye başladı. Sizin yaratıcılığınıza, ifade özgürlüğünüze karışmayan sayısız fon var. Belgeseller, sinemamız açısından şu an en sürprizli, en ilgi çekici alan. Üvey evlat evden ayrıldı ama akşam yemeklerinde daha sık konuşuluyor, konuşulacak.

Bir estetik tercih olarak belgesel için, sinemanın özü, kaynağı diyebiliriz. Zira çekilen ilk filmler belgeseldi. Tarihsel bağlam içinde, belgeselin bugüne ulaşma serüvenini, geçirdiği değişimleri nasıl yorumluyorsunuz? Kendinizi bu gelenek içinde nerede görüyorsunuz?

Televizyon çağı öncesi belgeseller daha sinemaya yakındı, televizyon belgeselleri belgeselin sinemasal değerini azalttı denebilir ama esasında gerçek olan şu: Her dönem belgeselin sınırlarını zorlayan, gerçeklerden ilham alan yaratıcı öyküler anlatılmış. Bizim ülkemizde son dönemde romantik müzik ve konuşan kafa üzerine kurulu, ‘otur ve izle sana bir şeyler anlatacağız’ diyen belgesellerden uzaklaşan, türün kurallarıyla oynayan, izleyiciye düşünme alanı açan belgeseller çekilmeye başladı. Antalya’daki seçki bu açıdan çok zihin açıcıydı. Ben sinemada yeni yollar aramayı çok seviyorum. İlk filmini çeken genç yönetmenlerin risk almadan, dil arayışına girmeden tanıdık bir sinema üretmesine üzülüyorum.

‘BELGESEL BİR TARTIŞMA, ZİHİN AÇMA ALANI’

Özellikle sosyal medyada, hazır bilgi veren birtakım Youtube içerikleri belgesel olarak tanımlana geliyor. Bu noktadan yola çıkarak iki ayrı soru soracağız. İlki, belgesel bilgi taşıma aracı mıdır? İkincisi, bu içerikleri estetik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belgesel sadece bilgi taşıma aracı değildir. “Mimaroğlu”nda asla bilgi verme gibi bir amacım olmadı. Bilgi her yerde, cep telefonunda vs. Belgesel bence müthiş bir tartışma, zihin açma alanı. “Mimaroğlu”nu çekerken farklı bakış açılarıyla izleyiciye alan açmak istedim. Tabii ki bir fikrim var ama dayatmaktan kaçındım. Belgesel, estetik açıdan uçsuz bucaksızdır. Her türlü görsel kaynağı ve görüntü alma aracını ve her türlü işitsel kaynağı kullanabilir. Doğuştan deneyci. Youtube’u kullanan çok yaratıcı isimler de var, Metahaven gibi.

Belgesel sinema, gerçekle olan doğrudan ilişkisinden dolayı, sık sık egemenlerin hışmına uğruyor. İdeolojik bağlamda bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidarlar güç kaybettikçe gerçeklerle oynarlar. Başka bir oyunu oynarlar. İyi hikâye anlatıcıları bu oyunu her türlü, her türle bozabilirler. Belgeseller zamanın ruhunu yakalama anlamında daha şanslı tabii ki.

‘İPLER SİNEMACININ ELİNDE OLURSA İYİ ÖRNEKLER ÇIKABİLİR’

Son günlerde, filmler/diziler yayımlayan çeşitli internet mecralarının daha aktif kullanılıyor olması hasebiyle, birkaç sermayedarın “piyasaya” gireceği konuşuluyor. Bu durum sadece dizi sektörü için değil, sinema sektörü için de heyecan yarattı. Peki, belgesel sinemacılar bunun neresinde? İnternet mecralarından destek alarak iş üretebilmek, geçmişteki üretim koşullarına nazaran sizi özgürleştirir mi? Ne düşüyorsunuz?

Netflix’in belgesel aşkı bütün platformların belgeselcilerle bir çay/kahve içmesini sağlayabilir. Öte yandan belgesellerin internet platformlarında artması çok sevindirici olabilir. Yukarıdaki sorudan ödünç alayım, egemenler kararan bir dünyada türlü oyunlar oynarken izleyicinin de gerçeğe olan iştahı kabarıyor. Bu da belgesele olan ilgiyi açıklıyor. Film yapmak çok pahalı bir durum tabii ki ve nadiren özgür bir şekilde işliyor. Ama belgeselciler daha düşük bütçelerle çalışabiliyor. Bütünüyle önyargım yok, ipler daha çok sinemacının elinde olursa iyi örnekler çıkabilir. Ama en özgür sinemacılar tamamen kendi imkânlarıyla çekip kurgulayanlar tabii ki.

Hazırladığınız yeni bir proje var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Hazırladığım birkaç proje var. Bir tanesi Levent Çetin ve Elif Dizdaroğlu ile geliştirdiğimiz, bağımsız müzik sahnesinde ayakta durmaya çalışan genç bir kadını anlatan bir mini dizi. Antalya Film Forum’dan ödül alan “Berlinist”. “Müzik varsa umut var” diyen, dipten ışığa giden müzikli bir hikâye. Kurmaca ama benim ve arkadaşlarımın hikâyesi daha çok. Hayal kırıklıkları, memleketten gitme-kalma meseleleri, bir türlü yüzleşemediğimiz yoksulluğumuz. Kadıköy’den prekarya manzaraları. Bir Ece Ayhan belgeseli projem de var ama bir biyografi değil, kıyılarda gezinen bir görsel sözlük. Ayhan’ın düzyazılarında zevkle geziniyorum epeydir. 1993 yılına dair politik bir hikâye yazıyorum bir yandan da. Çalışmak bu dönemde bana iyi geliyor, ‘çekilir mi?’ diye düşünmeden biriktiriyorum.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir