Şengül Hablemitoğlu: Yas artık dijital bir fenomen – Anıl Mert Özsoy

Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu’nun yeni kitabı ‘Yas -Uzun Bir Veda’ Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Hablemitoğlu, “Yaşam ve ölüm çevrimiçi dünya ile iç içe geçti” diyor.

Siyasi cinayetler, toplu katliamlar, çocuklarının kemiklerini arayan onurlu anneler, eli kanlı sistem ve daha birçok tarifi mümkün olmayan acının yaşandığı bir coğrafyanın tam ortasındayız. Yaşanan bunca acının sonucunda yasımızı nasıl tutuyoruz? Yeni dünya yas anlayışımızı nasıl değiştirdi? Pandemi sürecinde yalnız kalan insanlarla nasıl bir dayanışma ağı kurmalıyız?

Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu’nun kişisel deneyimlerinden, yas terapilerinden ve evrensel örneklerden süzerek oluşturduğu yeni kitabı ‘Yas -Uzun Bir Veda’da tam olarak bu sorular etrafında şekilleniyor. Hablemitoğlu,”Yas artık sanal bir fenomen. Yaşam ve ölüm çevrimiçi dünya ile iç içe geçti. Binlerce yıldır ölüm ve anma ritüelleri zamana ve fiziksel olarak coğrafi alanlara göre sabitlenmişken şimdi sanal oldu. Sosyal medya profilleri, anma web siteleri ve istenilen zamanda erişilen ses kayıtları aracılığı ile insanlar kayıplarının fiziksel olmasa da sanal varlığını yaşatabiliyorlar. Teknoloji kaybın anlamını değiştirdi” diyor.

İnsanlık, tarihler boyunca kayıplar yaşadı ve bunun ardından gelen duyguyla yer yer baş etmeye çalıştı yer yer de bu duyguya tutundu. “Yas” olarak kavramlaşan durumu nasıl tanımlıyorsunuz?

Yas insanlığın ortak deneyimi. Ve en zorlayıcı deneyimlerden, üstelik keşke sadece pek çok duyguyla başa çıkmaya çalışsak. Öyle kapsayıcı bir deneyim ki, duygusal, düşünsel, sosyal, fiziksel hatta ekonomik ve bazen politik boyutları ile bizi kuşatıyor. Biyopsikososyal bir sürece dönüşüyor. Bunun anlamı, kayıp gerçeği ile iç dünyamız ve diğer tüm değişen yaşam koşullarımız arasında uyum sağlayabilmek için zamana yayılan üzüntüden çok daha fazlasının ortaya çıkması. Gösterdiğimiz tepkiler ve yaşadığımız değişim sakin bir kabulden, ciddi yaşamsal bir krize doğru geniş bir yelpazede. Demin söylediğim gibi, sadece duygusal değil. Bizi, direnelim direnmeyelim değişmeye, dönüşmeye yönlendiren bir süreç. Doğrusu yanlışı, eğrisi düzü olmayan, herkes için farklı, kontrol edemediğimiz, birbirine benzese de nasıl, ne şekilde, ne zaman ortaya çıkacağını bilmediğimiz değişimlere neden olan bir deneyim. Belki de burada en net yanıt verebileceğimiz soruyu sormak daha doğru olacak; yas ne değildir? Dediğimizde kolaylıkla şunu söyleyebiliriz; yas bir hastalık değildir. Neden olduğu pek çok değişime bakınca hastalık gibi görünebilir, tam olarak kişinin kendisini ve yaşamını onarma sürecidir. Geçici, doğal ve gereklidir. Aşamaları olduğu söylenir ancak sıralı, düzenli bir işleyişi de yoktur. Sevdiklerimizi kaybetmek önleyebileceğimiz, durdurabileceğimiz bir durum değil. İsteğimiz dışında katlanmamızı ve bir bedel ödememizi gerektiriyor. Ve kaybın bedeli duyduğumuz acıyı işlediğimiz bir süreç; yani yas tutmak.

‘KİTABI YAZARKEN KİŞİSEL OLANI BAŞUCUMA KOYDUM’

Kişisel ve akademik yas arasında durmaya gayret ederek kitabı oluşturduğunuzu söylüyorsunuz. Akademik olarak yasa yaklaşımınız kişisel hayatınıza nasıl yansıdı?

Kitabın önsözünde bu söylediğinizi şöyle açıkladım; yazarken kişisel olanı başucuma koydum, yaşamım boyunca pek çok kayıp yaşamış, farklı kayıplara tanıklık etmiş biri olarak hem yas danışmanlığı deneyimlerimi hem de öğrendiklerimi birleştirdim. Bu bir perspektif kazandırıyor insana, sonuçta yasa dair literatürle günlük yaşam birbirini tamamladı. Boşluklar doldu ya da anlamlandıramadığım pek çok açıkta kalan durum yerini buldu. Travmatik bir ölüm ve ardından yarattığı travmatik süreçle ne yapacağımı öğrenmeye çalıştım, uzun bir süredir de öğrendiklerimi anlatmaya ve başka insanlara destek olmaya çalışıyorum. Kitap bu çabalarımın bir çıktısı oldu.

‘YAS BİTMİYOR, ACI AZALIYOR, DÖNÜŞÜYOR’

Yas bitiyor mu? 

Önce şunu söylemeliyim, yas bitmiyor. Acı azalıyor, dönüşüyor. Bizi de dönüştürüyor. Kaybımızın anlamını bulmaya çalışırken acı azalıyor. Pek çoğumuz bunu sezgisel olarak yapıyoruz. Anlamı bulmak göreceli ve kişiseldir. En zor, en acı kayıp her zaman kendi kaybımızdır. Kaybımızın anlamını sadece biz biliriz. Bu zaman alan bir süreç. Aylar, yıllar geçse de bize ait olan o anlamı bulamayabiliriz. Kabul etmekle başlayabilir kimi zaman, kimi zaman bir başka kayba tanıklık ettiğimizde anlamı fark ederiz. Daha doğrusu, kaybımızla yaşamanın yolunu bulduğumuzda anlama da ulaşmış oluyoruz. Burada söylemeye çalıştığım şey şu; anlama ulaşmak ölüme ve nedenlerine dair bir kavrayışa ulaşmak değil. Çoğumuz hiçbir zaman sevdiklerimizin neden artık yaşamadıklarını asla anlayamayacağız. Ancak bunun bizim için ne anlam taşıdığını bulabilme ihtimalimiz var. Fiziksel varlığı sona eren kişinin duygusal varlığı devam ederken, kaybımızla yeni bir ilişki kurmuş oluruz. Kaybettiğimiz kişi bizim için artık geleceği olmayan bir hatıraya dönüşür. Bu hatıraya duygularımızla karşılık vererek acımızı dindiririz. Üzüntümüzün yoğunluğu azalır kendimize yaşamımıza devam etmek için izin veririz.

‘SAĞLIKLI YA DA SAĞLIKSIZ YAS SÜRECİ GİBİ BİR TANIMLAMA DOĞRU DEĞİL’

 Acı, ölüm ve kaybı kabullenmenin zihinde beliren ve baş etmesi güç soruları bertaraf ettiğini söylüyorsunuz. Bu sürecin ‘sağlıklı’ işlemesindeki temel motivasyon ve düstur nedir?

Açıkçası sağlıklı ya da sağlıksız yas süreci gibi bir tanımlama yapmamızın doğru olmadığını biliyoruz artık. Sağlıksız ya da sağlıklı diyebilmek için kuracağımız her cümle bir ön yargı ve bir norm gibi görünecektir. Oysa kuralları olan bir süreçten söz etmiyoruz. Çünkü yas tutmak geride kalan her insan için bir ihtiyaç. Herkes için süreç bu ihtiyaç doğrultusunda şekilleniyor. Bu sırada, yas tutarken bir yandan da ölümün bizden aldığı, sevdiğimiz kişinin artık olmadığı farklı bir yaşamı sürdürdüğümüz gerçeğini kabullenmeye çalışıyoruz. Eskisinden farklı bir yaşamın akışına girmek, enerjimizi, duygu ve düşüncelerimizi yavaş yavaş kayıptan uzaklaştırarak hayata yöneltmeye başladığımızda da kabullenme başlıyor. Kaybettiğimiz kişiyi hatırlayabildiğimizi sevmeye devam ettiğimizi fark ettikçe kabullenme güçleniyor. Kabullendikçe de hayata daha fazla katılıyoruz.

‘KRONİK YASA AŞİNA BİR TOPLUMUZ’

Yası çeşitlendiriyorsunuz. Bu noktada ertelenmiş, kronik ve abartılı yas dikkat çekici başlıklar olarak okur karşısına çıkıyor. Doğu toplumlarında yasın uzun ve ağır bir şekilde yaşandığı aşikar… Bir de yıllar sonra ortaya çıkan travmaların yası var. Bu noktada kronik, ertelenmiş ve abartılı yasın kişinin hayatındaki etkileri hakkında neler söylersiniz?

Doğu toplumlarında yas kişisel bir deneyim olmaktan çıkıp toplumsallaşıyor, hatta yasın cinsiyeti oluyor. Normlara dayalı bir sürece dönüşüyor. Hatta inanç sisteminin öğretileri de işin içine giriyor. Bu, yasın karmaşıklaşmasına neden olabiliyor. Tabii bütün bunlar öznel olmaktan çıkartıyor yası. Kronik yas ise, yasın süreklilik hali. Sanki travmatik ölümlerin yazgısı gibi. Cinayet, intihar, terör saldırısı nedeniyle yaşanan kayıplar kronik yasa alan açıyor. Biz kronik yasa aşina bir toplumuz. Canımızı yakan çok kayıp var. Ve durmaksızın yenileri ekleniyor kayıplarımıza. O zaman kişi geride kalan olarak yası sonlandırmamayı kaybına karşı bir sorumluluk olarak algılıyor ve yaşamını yas tutmaya adıyor. Bazen de bu öyle bir sürece dönüşüyor ki, kişi yas sürecinde kaybının ardından bir adalet ve hak arayışı içinde yasını erteleyebiliyor. Yas tepkileri doğallıkla ortaya çıkamıyor, gizleniyor ve bastırılıyor. Ya da kaybın ardından yoğun şiddetli tepkiler gösteriyoruz. Madde kullanmaktan kendine zarar vermeye kadar abartılı görünen bir durumda oluyoruz. Kaybımız öylesine kabul edilemez ki, biz de yaşamayı istemiyoruz. Biri diğerine kolaylıkla dönüşebiliyor.

‘KAYIPLARIMIZIN ARDINDAN DAYANIŞMA GÖSTEREMİYORUZ’

Psikiyatr Agah Aydın, pandemiyi atlatmak için ulusal yas ilan edilmesini ve ölülerini yalnız başlarına toprağa veren insanları anlamamız gerektiğine dair bir çağrıda bulundu. Kitabınızın yine bir bölümünde siz de pandemi sürecine değiniyorsunuz. Ne dersiniz? Ulusal yas ilan etmek etkili bir yol mu? Her geçen gün artan ölümlerle baş etmenin yolu nedir?

Agah Aydın’ın çağrısını çok önemsiyorum. Hepimizin dikkatini yöneltmesi gereken bir çağrı, bir şeyler yapmak zorundayız. Kayıplarımıza saygımızı göstermek, bu tuhaf süreci unutmamak, unutturmamak için yas ilan etmek, anma alanları belirlemek ve çoğaltmak zorundayız. Salgın hepimizi etkiledi, ancak kayıplarımızın ardından dayanışma gösteremiyoruz. Oysa kolektif bir yas yaşıyoruz. Topluca yaşamımıza dair kontrolümüzü kaybettiğimiz bir süreçten geçiyoruz. Birlikte yas tutmanın, birbirimizin acısına ortak olmanın yollarını bulmalıyız. Vedalaşamadan yalnız öldü insanlar. Kayıp sayımız 45 binin üzerinde. Birden fazla yakınını kaybedenler var. İşini, evini, geleceğini kaybedenler var. Kayıplarımızın yasını birlikte dayanışarak tutmalıyız. Geride kalanlara destek olmak için kamusal kapsayıcı bir girişime ihtiyacımız var.

‘YAŞAM VE ÖLÜM ÇEVRİMİÇİ DÜNYA İLE İÇ İÇE GEÇTİ’

 Dijital çağ her şeyi olduğu gibi yası da etkiledi ve bu dönüşüm kaçınılmazdı. Dijital platformlarda yas tutmaya dair ne söylersiniz?

Yas artık sanal bir fenomen. Yaşam ve ölüm çevrimiçi dünya ile iç içe geçti. Binlerce yıldır ölüm ve anma ritüelleri zamana ve fiziksel olarak coğrafi alanlara göre sabitlenmişken şimdi sanal oldu. Sosyal medya profilleri, anma web siteleri ve istenilen zamanda erişilen ses kayıtları aracılığı ile insanlar kayıplarının fiziksel olmasa da sanal varlığını yaşatabiliyorlar. Teknoloji kaybın anlamını değiştirdi. Ölümle, kayıpla karşılaşma şeklimiz değişmese de artık, yas tutma şeklimiz kültür, coğrafya vs pek çok şeyden bağımsız hale geldi. Günümüzün çoğulcu, çok kültürlü ve çok inançlı dünyasında yasla ilgili tek bir beklenti dizisi yok tabii ki. Hele de işin içine sanal dünya girdikten sonra bu durum tamamen farklılaştı. Son yirmi beş yılda, yas çalışmaları, aşama ya da görev temelli yas modellerinden, daha esnek olan ve zaman ya da hedeflerle sınırlandırılmayan öznel modellere doğru kaydı. Yasın akıcı ve sürekli değişen döngüsel doğasına sınırlar koymanın mümkün olmadığı da artık kabul ediliyor. Bu yüzden de, devam etme, kabullenme ve kaybın yarattığı boşluk tartışmalı bir yerde duruyor. İletişimin 140 karaktere ve 1 dakikaya ya da saniyelere indirgendiği bir düzende ölümün kanıksandığı bir ortamda, Facebook’ta yayınlanan cenaze selfielerine ya da kayıp mesajlarına bakınca yas tutmanın değişmemesi kaçınılmaz. Günlük yaşamımızda kaybın değerini işlemeye zaman tanımadan, hızla yaşamın akışına, işimize gücümüze dönmemizi bekleyen bir toplumda yas tutabilir miyiz? Bilindik beklentilerin dışına çıktık. Dijitalleşme ve yüksek teknolojiler, gerçeğin yeniden üretilebilir ve oluşturulabilir bir forma dönüşmesi, özellikle sanal gerçeklik uygulamaları insanları gerçek yaşamda ulaşamayacakları ortamlara götürüyor ve istedikleri kişilerle bir araya getiriyor. Bir anlamda teknolojik dirilişi yaşatıyor kayıp yakınlarına. Yakın zamanda Güney Kore’de yapılan ölen kızı ile anneyi bir araya getiren artırılmış sanal gerçeklik uygulamasını hatırlayacaktır herkes. Ölen kişiyi aktif bir varlık olarak akılda tutma ve yaşıyormuşçasına etkileşimde bulunmaya olanak sağlayan bazı uygulamalar var, sanal mezarlıklar var. Bütün uygulamalar yas tutmanın başlangıcı ile kaybı kabullenme arasında geçirilen sürecini hükümsüzleştirecek gibi görünüyor. Bu açıdan sınırları ve sonu olmayan bir sürecin içindeyiz.

Okurlarınızı bekleyen yeni çalışmalarınız var mı?

Kızım’la, Kanije ile bir çalışmaya başladık. Birlikte yazıyoruz. Kabataslak söyleyeyim, toplumsal travmalardan sonra affetme ve uzlaşmaya dair bir çalışma olacak. Yine üzerinde çalıştığım bir taslak daha var, anneler ve kızları ile ilgili. Bakalım ne zaman bitecekler…

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir