SEÇİMLE GELİP HİÇ GİTMEDEN İKTİDAR KALMAK-5 – Seçmen değişiyor, yenileniyor, peki ya toplum! – Sezgin Tüzün

*Fotoğraf: AKP Van İl Örgütü

AKP, söylemiyle eylemi çakışan değil, çatışan bir parti. Söylemleri, seçmen tabanının beklentileri yönünde olsa da AKP; eylemleri ve ekonomi politikalarıyla servetlerine servetler katabilmek için, yollarındaki tüm engeller kaldırılan varsıllardan yana inşa ediliyor.

 

Türkiye’de 2002 Kasım’ında kayıtlı seçmen sayısı toplamı 41 milyon 291 bin 568’di. Bu sayı her seçimde az ya da çok artarak 2018’e gelindiğinde 56 milyon 322 bin 632’ye yükseldi. Yurtiçindeki kayıtlı seçmenler bir yandan ölüm ve yurtdışına göçle azalırken, yurtdışından göçler, yerleşik yurtiçi çocuk nüfusun 18 yaşına erişip seçmen olmasıyla artıyor. Bu da 2002’den 2018’e artan seçmen sayısının 15 milyon değil, 15 milyondan çok daha fazla olduğu anlamına geliyor.

İlk kez oy kullanacaklar

Dolayısıyla gelecek milletvekilliği ve/ya da cumhurbaşkanlığı seçiminde -zamanında ya da erken yapılmasına göre- mevcut seçmen kitlesine 5 milyon ya da üzerinde yeni seçmen eklenecek. Böylece yeni yapılacak seçimde oy kullanacak seçmenlerin en az üçte biri AKP iktidarı döneminde seçmen kayıtlarına giren ve ilk kez oy kullanan seçmenlerden oluşacak.

Nüfus 

2000 Genel Nüfus Sayımı verilerine göre Türkiye nüfusunun ortanca yaşı(medyan yaş – ülke nüfusunun tamamı en küçük yaştan en büyük yaşa doğru sıralandığında tam ortadaki kişinin yaşı) 24,8 olarak ölçülürken, 2020’de bu yaşın 32’ye yükseldiği görülüyor. Ortanca yaş, normal dağılımda ortalama yaşa da karşılık geleceği için, son 20 yıllık dönemde Türkiye nüfusunun ortalama yaşının 7 yaş büyüdüğünü ve Türkiye’nin artık 20 yıl öncesi kadar genç olmadığını söylemek mümkün.  Dolayısıyla sonraki süreçlerde seçim kayıtlarına yeni seçmen eklenme oranı düşerken, mevcut seçmenlerin seçmen olarak kalma süreleri de uzamış ve giderek uzuyor olacak.

Dağılım

Yine 2000 Genel Nüfus Sayımı verilerine göre Türkiye nüfusunun yüzde 66,2’si kentlerde 33,8’i ise kırsal yerleşim birimlerinde yaşıyordu. Bu dağılım kabaca seçmenlerin kır/kent dağılımına da karşılık gelen bir yapıyı sergiliyordu. Ne var ki 30 il, büyükşehir yapıldıktan ve 2014’de bu illerin belediyeleri büyükşehir belediyelerine dönüştürüldükten sonra o illerin köyleri de mahalleye dönüştürülünce tüm Türkiye’nin kırsal yerleşim yerlerinde yaşayan seçmenlerinin oranı yüzde 10,31’e düştü. 2015 Kasım seçimlerinde işte bu 10,31’lik kapsama giren yerleşimlerin kayıtlı seçmenleri, AKP’ye Türkiye ortalamasının 4 puan üstünde oy verdiler.

Türkiye’nin alt statülü kentsel mahallelerinde toplam kayıtlı seçmenlerin yüzde 19,15’i yaşıyor. Bu seçmenler de, aynı seçimlerde, AKP’ye Türkiye ortalamasının 5 puan daha üzerinde oy veren bir seçmen kitlesini oluşturuyorlar.

Türkiye seçmenlerinin yüzde 60,6’sı, kentlerin orta statülü mahallelerinde yaşıyor ve AKP’ye Türkiye ortalamaları düzeyinde oy veriyor. Demek AKP, öncelikle alt statülü kent mahalleleri ve kırsal yerleşimlerin seçmenlerince destekleniyor. Onları orta statülü kent mahallelerinde yaşayan kesimler izliyor. Geriye seçmenlerin kabaca yüzde 10’u kadar olan, kentlerin üst statülü mahallelerinde yaşayan seçmenler kalıyor. Bu kesimden de AKP, 2015 Kasım seçimlerinde Türkiye ortalamasından 12-13 puan daha az oy alabiliyor.

İktidar olmak, iktidar kalmak

Demokrasilerde seçimler yoluyla hükümet kuracak çoğunluk elde edilir ve hükümet kurularak iktidar olunur. Seçim kaybedilince iktidar, seçimi kazananlara devredilir. ‘İktidar olmak’ ile ‘iktidar kalmak’, birbirinden farklı ve zıt yönetim anlayışlarını ifade eden iki kavram. İlki, yani iktidar olma kavramı iktidara gelindiği gibi iktidardan gitmeyi de hazmetmenin ifade biçimi. İktidar kalmak, evet iktidarda kalmak değil, her durum ve koşulda yönetimi terk etmemeyi, orada kalmak için her çareye başvurmayı mubah sayan otoriter yönetim anlayışının ürünü olan bir kavram.

Demokrasilerin orta sınıf ve tabakalara gereksinimi var. Bu kesimler gelişip örgütlü hale geldikçe, güçlendikçe demokrasinin de gelişiminden, sistemin işlerlik kazanıp etkinlik kazanmasından söz etmek mümkün. Toplumsal bilgi ve bilinç düzeyi yükseldikçe; her toplumsal kesimin söyleyecek sözleri zenginleşip, hayalleri genişleyip, yapacak şeyleri çoğalıp umutlarını gerçekleştirme olanakları büyüdükçe demokrasinin yayılma alanı genişler.

Buna karşın orta sınıfların yoksullaşıp yok olma süreçlerine girmesi bir yandan onları örgütsüz, ufuksuz, gelenek-görenek sınırlarına mahkûm edilmiş kitleler haline sokarken, diğer yandan bu ortam otoriter yönetim anlayışının gelişimine de kapı açar.

Demokrasi güçlenmek için orta sınıf ve tabakaların örgütlenme ve bilinçlenmelerine ne denli gereksinim duyarsa, otoriter yönetimler de bu sınıf ve tabakaların eriyip gitmesine, güçsüzleşmesine o denli muhtaçtırlar. Bu nedenle iktidarların yönelimlerinin analizini yaparken, onların orta sınıf ve tabakalar için geliştirdikleri ve uyguladıkları politikalar turnusol kâğıdı işlevini görür. Türkiye’de de iktidar ve muhalefet partileri bağlamında bu yaklaşımların örneklerini görmek mümkün.

Milliyetçi- İslamcı

AKP, söylemiyle eylemi çakışan değil, çatışan bir parti. Söylemleri, seçmen tabanının beklentileri yönünde olsa da AKP; eylemleri ve ekonomi politikalarıyla servetlerine servetler katabilmek için, yollarındaki tüm engeller kaldırılan (ilişki içinde olunan ve olunmayan) varsıllardan yana inşa ediliyor. Bir başka dünyaya, inançlarına havale edilen; ne güzel öldüler, her anneye böyle şehadet nasip olmaz diye ölüm güzellemeleri yapılan; ülkenin genç emek kaynağı olarak yoksul ve orta halli kitlelerin desteğini arkasına alarak iktidarına iktidarlar katan, önce ümmetçi – İslamcı sonra milliyetçi-İslamcı olan ittifak, neredeyse her kararıyla, varsıl yandaşlarının mevcut varlıklarına dünyalıklar ekleyerek yarınlara yürürken bu kervana orta sınıf ve tabakalardan katılanların, neredeyse olmadığı gözleniyor.

Kadınlar

Bu anlayışta kadınlar önce eş, sonra anne ve de ev kadını olarak üç-beş çocuk doğurup, onları yetiştirerek orduya asker, ülkeye işgücü arz eden kaynak olurken, gelenek-görenekten ayrılan ve İstanbul Sözleşmesi’yle korunma isteyenlerden olmaz, olamazlar. Çünkü o kadınlar da bilir ki, onları koruyan önce inançları, sonra da gelenek-görenek ve de aile yapılarıdır! Kaldı ki aksine durum Türk aile sisteminin çöküşünü getirmez mi? Getirir elbet. Zaten ölen, öldürülen kadınlar -uymaları gereken- gelenek ve göreneklere, kendi kaderlerine isyan eden kadınlar değiller mi?

Yoksul ailelerde doğan üç-beş-yedi çocuk; orduya asker, kocaya eş, ülkeye işgücü olmak için inançla ve gelenek-göreneklerine bağlı, itaat ve biat ile eğitilmiş, yetişip dünleri yarınlara taşımak için var olmadılar mı? Eğer öyle varlarsa; ne diye kadın iseler erkeklere, erkek iseler yönetenlerine sorgu sual edip, öbür dünyanın ayaklarına serilen mutluluklarından olsunlar ki!

İktidarı iktidar yapanlar

Ülkenin kırsal yerleşimlerinde, kentlerin kıyısındaki mahallelerinde yaşayanlar, her on seçmenden üçü; artık kendilerine bir aidiyet tanımlayıp Türkiye ortalamasının en az yüzde 10 daha üstünde bir destekle iktidarı, iktidar yapmakla kendilerini ifade ediyorlar ve var ediyorlar.

Kentsel Türkiye’nin orta statülü mahallelerinde yaşayan her on seçmenden altısı; kendilerini korumanın yolunu gelenek ve göreneklerinde, aile kalkanında, iktidar partisiyle ilişkili eş-dost aracılığıyla sorun çözmede bulup, kendini korumayı da mütedeyyinlik kılıfında arıyor. Bu kendini koruma/arama sürecinde, her iki çalışandan birinin ücreti haline gelen asgari ücretle çalışan orta sınıf ve tabakalar, sosyo-ekonomik olarak aşağıya doğru kayarak, alt toplumsal kesimlerle hem yoksulluk hem yaşam biçimi hem de dünya görüşü çizgisinde bütünleşiyorlar. Oysa her demokraside orta sınıf ve tabakalar her zaman demokrasinin olmazsa olmazları arasında sayılırlar.

Yeni seçmen

Biliyoruz ki, yeni seçmen en çok alt ve orta statülü mahallelerden katılıyorlar yaşama. Bu kitle, geleceğini de kendi ortamında yaratmaya mahkûm edildiği için bir yandan inancın, dinin diğer yandan da milliyetçiliğin çerçevelediği bir dünyanın parçası olmaya hükümlü gibiler. İşte bu sınırların umutsuz ve geleceksiz, iş kazalarının iş cinayetlerine dönüştüğü, işin ve iş güvenliğinin olmadığı bir ortamda; hızlı öğrenen, teknoloji ve yeni nesil uygulamalarına yatkın, sorgulayıcı, internet üzerinden sosyalleşen, bilgiye kolay ulaşabildiği için çabuk sıkılan, bireyci ve yaratıcı gençlerin önünde uzanan gelecek, acaba nasıl bir gelecek?

Onları neler bekliyor? Küsüp gitmek mi, kalıp mücadele ederek mevcut ilişkiler sistemini, düzeni değiştirmek mi? Yoksa var olan kaosun içinde sahip olunan özelliklerin köreltilmesi, yitirilmesi, serseri bir mayına dönüştürülmesi yoluyla adım adım yok edilerek, sistemin parçası olmalarını beklemek mi?

Gençler toplumun parçası. Onlar da aileleri gibi kır ya da alt-orta-üst statülü mahallelerde sürdürüyorlar yaşamlarını. Hepsinin sorunu aynı değil, sorunların çözümü de bireysel rüzgarlarla üstesinden gelinir şeyler olmadığına göre, toplumsal farkındalık geliştikçe, bireyden, sınıfa, topluma; dayanışmadan örgütleşmeye, gönüllüden-meslek örgütlerine, dernekten partiye uzayıp gidiyor çözüm yolları. Çözüm, üretilen çözümsüzlük yollarını aşıp çareyi yaratmaktan geçiyor, bunun da anlamı sınıfsal ve toplumsal olarak üretilecek bilinç demek.

Bilinç ise iktidar olmakla, iktidar kalmak arasındaki farkın anlaşılmasının turnusol kağıtlarından biri.

 

SEÇİMLE GELİP HİÇ GİTMEDEN İKTİDAR KALMAK

1- Yollara döşenen iktidar taşları

2- ‘Tramvaydan bir an önce inme’ ihtirası

3- Giden seçmenler, tramvaysız gelen oylar

4- Kamuoyu yoklamalarının çizdiği ve çizemediği çerçeveler

Kaynak: Bianet

İlginizi çekebilir