Önümüzdeki genel seçimin baskın bir seçim mi olacağını, yoksa zamanında mı yapılacağını kimse tam olarak kestiremiyor. Çünkü 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana, genel ve yerel tüm seçimlerde ve referandumda sandığa her gidişimizde, akıl sır ermez iktidar oyunları, çok da vakıf olamadığımız perde arkası pazarlık ve siyasi hesap(laşma)larla karşılaştık. Sıradan vatandaşlar ve seçmenler olarak neler neler gördük. Örneğin seçim sonuçlarına göre en çok oyu alan parti lideri hükümet kuramadığında, anayasa gereği Cumhurbaşkanı’nın hükümet kurma görevini en yüksek oyu alan ikinci partinin liderine vermesi gerekirken, vermedi; bunun yerine seçimler yinelendi. Tekrarlanan seçimlerde oy oranları ciddi ölçüde değişmişti; çünkü aradaki beş ay içinde korkunç bir şiddet sarmalı ülkeyi adeta esir almış ve yeni bir iktidar koalisyonu başta medya ve üniversiteler olmak üzere tüm aktörleriyle sivil alanı yoğun bir siyasal baskı altına almıştı. Seçmenler normal demokrasilerde olduğu gibi olağan bir şekilde yeni hükümeti seçmek için değil, bu şiddet sarmalını kim sona erdirecek diye, korku ve kaygı içinde sandığa gittiler.

Ne oluyor demeye kalmadan bir yaz gecesi akşam saatlerinde bir darbe girişimi oldu ve ardından bu sefer OHAL altında gerçekleştirilen bir referandumla rejim değişikliğine gittik. Bu referandumda mühürsüz oy pusulaları, ilgili yasaya uygun olmayan bir şekilde geçerli sayıldı. Daha sonraki, bu sefer de baskın bir seçimde, seçim sonuçlarını hangi haber ajansından takip edeceğimizi şaşırdık; çünkü iki büyük haber ajansının verileri arasında tuhaf farklılıklar vardı. Hatta sayımlar devam ederken epey uzun bir süre haber ajanslarına veri akışı kesildi. Bir yıl sonraki yerel seçimlerde İstanbul’daki seçim, oylar tekrar tekrar sayılmasına rağmen iptal edildi. Seçilen kişiye verilen mazbata geri alındı ve seçimler yinelendi.

Şimdi tüm bu deneyimlerin ardından önümüzdeki genel seçimlerle ilgili olarak sağlıklı bir fikir yürütmek, bir öngörüde bulunmak ne kadar mümkün olabilir? Zamanında yapılırsa Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılına denk geldiği için özel bir anlamı da olan bu genel seçimin zamanında yapılıp yapılmayacağı belli olmadığı için, yakın zamanda değiştirilen seçim yasasına göre mi, yoksa yürürlükteki yasaya göre mi yapılacağı bile henüz belli değil. Gerçekten 100. yıla yaklaşan cumhuriyet bu görüntüyü hak etmiyor.

Kimilerine göre 2015’ten bu yana gördüğümüz tüm bu siyasi taktik ve hesaplar, gayet zekice kurgulanmış meşru siyaset oyunlarıdır ve bu oyunları ustaca oynayanlara hayranlık duymak gerekir. Bir şekilde sandıktan birinci parti olarak çıkılmıştır, önemli olan da budur. Ancak Türkiye’nin tüm bir demokrasi tarihine baktığımızda, 2015 sonrasındaki her seçim sürecininTürkiye’yi hukuksal, kurumsal ve etik/ ahlaki açıdan demokrasiden uzaklaştıran, demokratik kurum ve değerleri yıpratan bir yönü olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Elbette bu seçimler yasaldır, yasalara göre yapılmıştır. Ancak her birinin öncesinde ve sonrasında yaşadığımız sert dönüşümler ve müdahaleler seçimlerin meşruiyetinin tartışılmasına neden olmuş ve günün sonunda Türkiye’yi Freedom House’un demokrasi endeksinde ‘Özgür Olmayan Ülkeler’ kategorisine yerleştirmiştir.

Şimdi yine bir genel seçim sath-ı mailindeyiz ve yakın geçmişte yaşadıklarımızın etkisi altında önümüzdeki günlerde karşı karşıya kalabileceğimiz müthiş siyaset oyunlarının nerelere varabileceğini düşünüyoruz. İç ve dış siyasette meydana gelen her gelişmeyi, edilen her sözü ve atılan her adımı erken seçim olacak mı olmayacak mı perspektifiyle ele alıyor, bir çıkarım yapmaya çalışıyoruz.

Bu durumun ilginç bir örneği birkaç gün önce Mehmet Metiner’in Yeni Şafak gazetesinde yazdığı köşe yazısı üzerinden yaşandı. Metiner yazısında özel bir tv kanalında yayımlanan bir dizide Kürt kimliğinin faşizan bir mantıkla aşağılandığını vurguluyor ve yönetmeni sert bir şekilde eleştirerek, dizinin aslında iktidarı ve cumhurbaşkanını yıpratma amaçlı bir komplo olduğunu söylüyordu. Mehmet Metiner Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun yıllardır siyaset danışmanlığını yapmakta; ancak esas önemi şuradan kaynaklanıyor: Metiner, Cumhurbaşkanı Erdoğan henüz daha Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken, 1991’de kendisine ‘Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri’ başlıklı bir rapor hazırlamış biri. Bu rapor Türkiye’nin Kürt sorunu bakımından son derece zorlu bir döneminde, bu konuda hazırlanan ilk sivil raporlardan biridir ve ilerleyen dönemlerde de, AKP’nin Kürt sorununa bakışını biçimlendirdiği söylenebilir. Bir diğer rapor 1990’da SHP’nin hazırladığı ve parti meclisinde kabul edilen ‘SHP’nin Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakışı ve Çözüm Önerileri’ başlıklı raporu. En az bilineni ise 1992’de Adnan Kahveci tarafından Turgut Özal’a hazırlanan rapor.

Bu raporların ortak amacı Türkiye’de şiddetin giderek tırmandığı bir ortamda, Kürt sorununun siyasal bir sorun olarak tanınması için yöntemler önermek, sorunu askeri alandan çıkararak siyasal alanda alınabilecek en doğru tutumun ne olacağı konusunda siyasete yol göstermekti. Çünkü bu dönem, 12 Eylül darbesi sonrası biçimsel demokrasiye geçilmesine rağmen Türkiye’de sivil siyasetin son derece zayıf kalmasına neden olan bir güvenlik mantığının giderek keskinleştiği, hala aşılamayan vesayetçi/ güvenlikçi bir devlet aklının siyasetin çerçevesini çizdiği bir dönemdi. Soğuk Savaş’ın sona erdiği bir konjonktürde radikal bir şekilde şiddetlenen iç çatışma ortamında Türkiye’de milli güvenlik artık dış tehditlerden çok iç tehditler üzerinden tanımlanmaya başlanmıştı. 90’lar devletin tüm kurumlarının, özellikle güvenlik aygıtının, sivil alanın, siyasal meşruiyetin ve tüm bir kamusal yaşamın keskin bir iç tehdit mantığı çerçevesinde yeniden düzenlendiği çok kritik bir on yıldı. Bu on yıl boyunca Kürt Sorunu’nun askeri alandan çıkarılamayışı ileriki dönemlerde Kürtlerin kültürel ve siyasal hak taleplerinin demokrasiyle buluşmasını olanaksız hale getirdi ve bugün halen içinde adeta debelenip durduğumuz siyasal açmazların özünü oluşturdu.

Dolayısıyla böyle bir arkaplandan gelen Metiner’in, Kürt sorununun tekrar askeri alana hapsedildiği, güvenlikçi mantığın tamamen hakim olduğu bir dönemin ardından yaptığı bu çıkışın akla getirdiği ilk soru, AKP’nin 2002’den beri birkaç kez kalkıştığı çözüm süreçlerinin bir yenisinin işaret fişeğini yakıp yakmadığı oldu. Ancak bu çıkışı tek başına değil, Metiner’in birkaç hafta önce kuruluşunu açıkladığı Demokrasi ve Birlik Derneği’nin başkanı olarak yaptığı konuşma ile birlikte ele almak gerekir. Metiner konuşmasında, ‘Eski Türkiye’nin inkarcı ve asimilasyoncu politikalarının bittiğini, asimilasyon politikalarının tüm utancıyla tarihe uğurlandığını, artık Kürtlerin varlığını inkar eden, dilini ve kültürünü yasaklayan bir devlet anlayışının olmadığını belirtiyor. Ancak buna rağmen şunu da ekliyor: ‘‘Varsa orta yerde bir sorun, bir yanlış anlaşılma, bize düşen kardeşlerin arasını bulmaktır. Her anlamda yüreği yaralı bir toplum var. Dışlandığını düşünen bir toplum var.’’ Metiner’e göre AKP çok şey yapmış olmasına rağmen halen dışlandığını düşünen bir Kürt toplumu var ve yeni bir süreçle onların kucaklanması gerekiyor. Türkiye’nin her yerinde Kürtlerin sorunlarını dinleyecekleri toplantılar düzenleyeceklerini söyleyen Metiner, sorunların çözümü için devlet düzeyinde gerekli girişimlerde bulunacaklarını da belirtiyor.

Tabii ilk bakışta yapılacak değerlendirme bu adımın yeni bir çözüm sürecinin başlangıcı dahi sayılamayacak kadar güdük, zayıf ve yetersiz bir adım olduğudur. Bir zamanlar siyasal yelpazenin her yerinden siyasetçi, yazar, aydın, sanatçı ve düşünürü seferber eden Akil Heyetleri kuran, aynı anda sorunun tüm taraflarıyla görüşen AKP, yeni çözüm sürecini bir dernekle mi başlatacak? Adına açılım denecek bir süreç, daha en başta böyle bir siyasal kapasite sorunu ile mi başlayacak? Ya da resmin görünen yüzü bu olmakla birlikte, yine perde gerisinde başka denklemler mi söz konusu? Perdenin önüne baktığımızda görünen hesap bölgenin genç Kürt seçmeninin ve her şeye rağmen AKP’ye eğilimi olan muhafazakar Kürtlerin hiç olmazsa bir kısmının oyunu çekmeye çalışmaktan ibaret görünüyor. Ancak bu kadarıyla bile ciddi çelişki ve açmazlar barındırıyor.

Bir kere, bir yandan eskinin asimilasyon politikalarının artık terkedildiği vurgulanırken halen yaralı bir toplumun var olduğunu, ortada bir sorun olduğunu kabul etmek mevcut yönetimin ‘Kürt sorunu yok, terör sorunu var.’ söylemiyle çelişkili görünüyor. Bu sorunun adı nedir? Yeni bir süreç hangi tanım üzerinden başlatılacaktır? Diğer yandan Metiner’in özellikle eskinin asimilasyon/ inkar politikalarına yaptığı vurgu halen iktidar ortağı konumundaki MHP çevrelerini oldukça rahatsız edebilecek bir vurgu. Bu şekilde iktidarın yeni bir süreç başlatması nasıl mümkün olabilir? Aksine, bu yeni ama tuhaf çözüm sürecinin bu söylemlerle iktidar koalisyonu içinde bir çözülme sürecini başlatması riski epey yüksek görünüyor.

Peki yazının başındaki meseleye dönerek soralım: Biçim, yöntem ve içerik açısından 2009 ve 2012-2014 açılımlarıyla – bu açılımların sorun ve açmazlarını bir yana koyarak- karşılaştırılamayacak kadar siyaseten zayıf olan bu girişim bize seçimlerin zamanı hakkında ne söylüyor? Maalesef hiçbir şey söylemiyor. Çünkü aslına bakarsanız bu girişim dereye öylesine atılan bir taş misali, ya tutarsa diye göle maya çalmaktan ibaret gibi görünüyor. Değil somut politikalarla, gündelik söylemlerle bile ilerletilmesi, geliştirilmesi mümkün olmayan bir çıkış bu. Tek işlevi, önümüzdeki günlerde anayasa mahkemesinin HDP hakkında verebileceği bir kapatma kararının bölgedeki etkisinin belki biraz yumuşatılması olabilir. Bu yönüyle de AKP siyasetinin sadece ekonomi alanında değil, Türkiye’nin bu en temel demokrasi meselesinde de ne kadar gerilediğini çok iyi gösteriyor. Hatta içinde bulunduğumuz seçim sürecinde kalkışılan, adına çözüm süreci bile denemeyecek bu tuhaf girişim, iktidar bloku ve tabanındaki çözülme sürecini aslında hızlandırma riski içeriyor. Görüp göreceğimiz müthiş siyaset oyunu buysa, sanırım çok da endişelenmeye gerek yok. Tabii perde arkasını henüz bilmiyoruz.

Kaynak: Kısa Dalga

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…