Seçim kumarı 2019’u niye konuşalım ki 3: Sosyalistler seçimin neresinde? – Ali Ekber Doğan

Halkın “Derdimiz seçim değil, geçim!” dediği, iktidara tepkinin had safhada olduğu, adaletsizlik ve hilelerle tek işlevi otoriter bir diktanın inşası ve yerleşikleşmesi olan plebisiter bir gösteriye dönüşmüş seçimler söz konusu olduğunda, üç tane grup neden bir araya gelip de emareleri güçlü olan pasif boykot tavrını örgütleyecek bir çıkış yapmıyor?

Hüzünlü bir soruya yanıt arayacağım bugün. “Önümüzdeki yerel seçimlerde sosyalistlerin tavrı ne olacak?” Hayır, gerçek soru bu değil. Şöyle sormalı, “sosyalistlerin önümüzdeki yerel seçimlere ilişkin bir tavrı mı?” Yok, asıl duygudan kaçmadan sormak zorundayım. “Sosyalistlerin önümüzdeki yerel seçimlere ilişkin tavrı kimin umurunda?”

Dinçer Demirkent, Gazete Duvar’da 31 Ocak tarihli yazısına bu sorular ve hüzün verici duygularla başlıyordu. Gerçekten de sosyalistlerin seçimlere dair tavrı kimsenin umurunda değil. Egemen siyasetin unsurlarının sosyalistleri en fazla dikkate aldığı dönem, 2010 Anayasa referandumu kampanya süreci oldu. Gezi sonrasındaki yerel seçimlerde ise geleneksel sosyalist öbeklerden ziyade, sosyal medyada örgütlü, Gezi ruhuyla bağlı gevşek kolektivitenin tutumuna dönük bir ilgi oldu. Ama o da CHP’nin halk isyanını Tayyip Erdoğan karşıtlığına sıkıştırıp, önlerine koyduğu açıkça sağcı adaylar ve HDP’nin bunun karşısında kendisini önermekten daha fazlasını yapmaması yüzünden “tatava yapma bas geç”e bağlandı ve heba oldu. Bu süreçlerde, sosyalistlerin ne dediği, sınırlı düzeyde de olsa, İstanbul’un bazı orta-alt sınıf mahallelerinde, radikal sol söylemin yerel kültürün parçası olduğu Hopa, Dersim, Samandağ gibi yerlerde ve üniversite öğrencileri arasında yanıtı merak edilen bir soruydu.

Bugün bile konusu açıldığında büyük gürültü koparan; “yetmez ama evet” sloganının atıldığı 2010 Anayasa değişikliği referandumu sosyalistler açısından siyaset geliştirememenin doruk noktası oldu. Bunun nedeni ortak bir sosyalist duruşun oluşturulamamasının ötesinde bir şeydi. Örgütlerin çoğu olası bütün seçenekler (evet, hayır, boykot) arasında üçe bölündü. Daha sonra hepsi bir tutum ortaya koymuş olsa da, her birinin içinde bu üç ayrı seçeneğin de savunucusu vardı. Bunun işaret ettiği şey, sosyalist bir siyasi duruşun sosyalist olmayan aktörlerin önerdiği seçenekler arasında öğütülecek kadar siyasi birliğe sahip kolektiviteler olma halinden kopmuş ve sosyal çevrelere dönüşmüş olduğudur. Burjuva siyasetinin iki hegemonik kampı arasındaki kapışmanın önüne getirdiği iki seçenek arasında her yapının bu şekilde bocalaması başka türlü açıklanamaz.

Bunların yerine, önceki süreçleri kendi örgütsel muhasebesiyle karşılayıp sonraki yıllara dair taktik ve stratejiler geliştirebilmiş siyasi yapılar olsa bu savrulmalar yaşanmaz, en azından hangi örgütün ağırlıkla ne eğilim göstereceği öngörülebilir olurdu. 2010 referandumundan beri örgütsel birliğini koruyan, bir Türkiye, bölge, dünya, sınıf mücadeleleri analizi üzerine kurulu plan program dahilinde hareket eden sosyalist örgütlerden yoksun olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Bu tarihten sonra örgüt kortejleri dışında yürüyenler, Türkiye’de örgütlerin geleneksel kendini gösterme günü sayılan 1 Mayıslarda en büyük “örgüt” olarak hareket eder oldu. Polisle geniş bir alana yayılıp, çatışan, barikatlar aşıp, Taksim’e çıkan insanlar bunlardı. Başka nedenlerin yanında, Gezi İsyanı’nı bile geleneksel soldaki bu çözülmeyle önü açılan bir patlama anı olarak değerlendirebiliriz.

Örgütlü, örgütsüz ya da sempatizan her bir sosyalistin üzerinde durması gereken sorular soralım… KHÜ Siyasal Sosyal Eğilimler araştırmasına göre, kendisine sosyalist diyenlerin oranı: Gezi yılı sonunda yüzde 3,6 iken, 2015’te 7,3’e çıkmış, 2018’de ise yüzde 2,3 ile yere serilmiştir. Aynı şekilde, 2015-2018 arasında sosyal-demokrat diyenlerin oranı da yarı yarıya azalmıştır (yüzde 12,6’dan 6,3’e). Bu insan potansiyeli nereye gitti, neden eski ya da yeni bir anti-kapitalist mahfilde bir araya getirilemedi? Kürt hareketiyle Türkiye solunun büyük bir bölümünün seçim ittifakı partisi olan HDP ya da onların dışında kalan birkaç geleneksel yapının bir araya gelerek oluşturduğu Birleşik Haziran Hareketi dışında kalan kişi ve gruplar neden yeni ve bağımsız bir örgütlenme yaratamadı? Başlangıç gibi bazı yeni oluşumlar neden sınırlı kaldı ve bir süre sonra bölündü? İşgal-mahalle evleri neden sönümlendi? Gezi’den kısa süre önce gündeme gelen ve sosyal muhalefet güçlerinin grup ve birey katılımını eş tutan yatay ilişkiler hukukuna dayalı yerel meclislerden yükselen yeni tipte ortak mücadele cephesi diye formüle edilen Halkların Demokratik Kongresi (HDK) neden tutmadı?

Bunların görünür nedeni, isyan/muhalefet enerjisinin tek bir hedefe, Erdoğan ve partisinin sandıkta yenilmesine ya da diktatörlük yürüyüşünün durdurulmasına yönlendirilmesi, kurucu faaliyetlere, örgütsel birliğe çok fazla yönelinmemesi ya da bunlarda sebat edilememesidir. Ancak, sosyalistler açısından daha temel bir neden, sosyalizmin farklı sebeplerle, en mülksüz halk kesimlerinden kopmuş, tarihsel bir geleneği yaşatma-sürdürme sorumluluğu duyan öğretmen, öğrenci, akademisyen, genişleyen eğlence-kültür sektöründe küçük girişimci, yüksek eğitimle kazanılan meslek sahiplerinin 2000’ler öncesi kuşakları gibi küçük burjuvaların söylemsel radikalizmiyle şekillenen bir varoluş alanına sahip olmasıdır.

Türkiye kapitalist formasyonu, 1990’ların ikinci yarısı ve 2000’ler boyunca yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda bırakılmış önce Kürt, bir süredir Suriyeli göçmen emeğini, doğayı ve kent toprağını alabildiğine sömürürken, sosyalist solun siyaset yaptığı zemini de ciddi ölçüde alt-üst etti. Örneğin birçok sol grubun etki ve hitap alanındaki ağırlıkla küçük burjuva orta-alt sınıflar genişleyen tüketim kapasitesi ve artan kentsel rantların etkisiyle neoliberalizmi fazlasıyla içselleştirmişti. ÖDP’nin parlak yıllarındaki kongrelerden birinde eğitimde özelleştirmeye karşı verilen önergenin sert tartışmalar sonrasında reddedilmesi bunun tipik örneğiydi. Bu içselleştirmenin yansıması 2010’lara gelindiğinde, zaten uzun süredir, küresel ölçekte bir ideolojik-kültürel krizde olan sosyalist örgütlerin çoğunun temas edebildikleri bu kesimler arasında gelişen şeyleşmiş ilişkiler-kültürün etkisiyle iç bütünlüklerini yitirmesi oldu. Söz konusu geleneksel taban derli toplu söz söylemeye çalışanlara da hiç kulak vermedi. Örgütlerin kendisi de Gezi’yi sürdüren birleşik-devrimci bir kopuş hamlesi geliştirmek yerine kendiliğindenliğin mucizelerine, iktidarın kofluğunun diktatörlük kurmaya yetmeyeceğine inanarak bekleme moduna geçti. Gezi, 17-25 Aralık, Soma protesto dalgaları içinden İslamcı-liberal, devletçi-milliyetçi hegemonya güçleri, daha sonra da AKP-FETÖ arasındaki çatışmayla şekillenen siyasal alanda yeni bir hakikat rejiminin kapısı açılabilirdi. Açılamadı. Açamadık. Hepimiz bu yetmezlikler, ürkeklikler, konformist tutumlardan dolayı sorumlu ve suçluyuz.

HDP’NİN YAPMADIĞINI NEDEN SOSYALİSTLER YAPMALI?  

Gelelim seçim sath-ı mailine (eğik düzlemine), sosyalistlerin HDP’den ayrı, bağımsız bir hattan yürümesi gerekliliği bugün dünden daha açıktır. Diktatörlük inşasının yarattığı siyasi çatışmalar, savaş, baskı ve direnişin tozu-dumanı içinde belirsizleşse de HDP kuruluş sürecinden farklılaşmış, pek çok sosyalist yapının fiziken olmasa da siyaseten içinde eridiği bir vakum işlevi görmüştür. Halbuki, o, başka türlü formüle edilse de fiilen farklı siyasi yapıların varlığını koruyarak ittifak yaptıkları bir platforma dönüşen HDK’nin seçimlere dönük çatı partisi olarak kurulmuştu. Başından beri ulusal demokratik mücadelesiyle kadın, emek, ekoloji mücadelelerini birleştirme anlamında kendi iç dinamiklerini kazanamadığı için kadük kalan HDK’nin, HDP politikalarını yerel, bölgesel, ülkesel ölçeklerde belirlemesi söz konusu değildir. Buna karşın HDP, Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığından itibaren ortaya koyduğu siyasi liderlikle ve başarılı seçim kampanyalarıyla Türkiye’nin en büyük üçüncü siyasi partisi konumuna gelmiştir.

Partinin ana gövdesini oluşturan Kürt hareketinin önümüzdeki yerel seçimlerde: Ulusal birliğini konsolide etme, AKP-MHP Saray Bloku’na karşı bölgesel hakimiyet iddiasını kaybetmeme, bunun somut çıktısı olarak, İçişleri Bakanlığı genelgeleriyle kendisinden gasp edilen belediyeleri geri alma gibi anlamlı hedefleri var. Bunların bazılarını eleştirebilir, taktikleri şöyle olmasa, böyle olsaydı diyebiliriz. Lakin bunların ulusal demokratik bir hareket için meşru hedefler olduğunu da kabul etmek durumundayız. Bununla birlikte, HDP’nin bahsettiğimiz gerekçelerle takınmadığı bir siyasi tutumu sosyalistler neden benimsemiyor diye sormak gerektiğini düşünüyorum.

50 YILDIR ANTİ-PARLAMENTARİZM ADINA SÖYLENENİN BUGÜNKÜ DEĞERİ  

Seçimlerin boykot edilmesi TİP-Yön-MDD ayrışmasından beri devrimci sosyalist siyasetin gündemindeki konulardan biri oldu. Faşist terörün arttığı kimi dönemlerde (örneğin 1979’da Dev-Yol’un, 1994’te DEP) yapılan boykot çağrılarıyla, kimi devrimci siyasetlerin her dönemde parlamentarizm karşıtlığı adına yaptıkları çağrılar arasında farklar da vardı. Birinci gruptakiler boykotu aktif biçimde örgütlemeye çalışırken, diğerlerinin boykot çağrısı yapıp çoğu zaman bir hitap alanına sahip olduğu yerellerde tabanın da baskısıyla CHP’li adaylarla iş yaptığı birçok yazıya konu olmuştur. Yakın geçmişte etkili olan boykotu ise 2010 Anayasa referandumu sırasında Kürt hareketi yaptı. Birçok yerellikte kendi tabanı sandığa gitmesin diye çalışırken, hareketin kadroları seçim günü okullarının kapısında bildiri dağıtmış, oy kullanma ve sayım işlemleri bitene kadar olay mahallerini terk etmemiştir. Tarihsel kökeninde legalizm, parlamentarizm ve boykot tartışmalarının güçlü olduğu devrimci iddialı sosyalist hareketlerin çoğu bugünkü hileli-plebisiter seçim oyununun bir köşesinde günü kurtarmaya çalışmaktadır.
Halkın “Derdimiz seçim değil, geçim!” dediği, iktidara tepkinin had safhada olduğu, adaletsizlik ve hilelerle tek işlevi otoriter bir diktanın inşası ve yerleşikleşmesi olan plebisiter bir gösteriye dönüşmüş seçimler söz konusu olduğunda, üç tane grup neden bir araya gelip de emareleri güçlü olan pasif boykot tavrını örgütleyecek bir çıkış yapmıyor? Kürt hareketinin tercihlerini de gözeten; “Bölgede HDP, Batı’da boykot” diye bir şiarla ortaya çıkılabilirdi. Bugünkü otoriter rejim-ekonomik çöküş çifte kötülüğünü doğuran Türkiye kapitalizmin egemenlerine, patronlara, kontra-çetelerine, emperyalizme, faşizme karşı demokratik bir sosyal cumhuriyetin bayrağını açmak gerektiğini söyleyen, bunu mahalle ve işçi havzalarında görünür kılan bir direniş hareketi geliştirilebilirdi. Bunun yerine bağımsız adaylarla seçim kampanyası yürütmek tam bir aymazlıktır. Elbette yukarıda ismini zikrettiğimiz kimi istisnai yerlerde ya da halka en yakın düzey olan mahalle muhtarlıkları düzeyinde boykot siyasetini sokak düzlemine taşımak için adaylar gösterilebilir, ya da CHP’nin İstanbul’da aday gösterdiği sosyalist aday Alper Taş’ın kazanması için çalışılabilir fakat bunları da dikta sultasının ezdiği, evine ekmek götüremez hale getirdiği halk kesimlerinin öfkesini boykot çağrısıyla politik mecrada birleştirmenin zemini görmek kaydıyla…

PLEBİSİTER SİSTEMİN AFYONU NEDEN SİYASET YAPMANIN TEK BİÇİMİ OLSUN?

En temel insan haklarının, hukukun askıya alındığı otokratik bir baskı rejiminin yürütücülerinin kısa aralıklarla yaptığı ve bir rıza türetme aracı olarak kullandığı sandıklara sırtını dönmedikçe, Erdoğan veyahut Saray Bloku her seçimin galibi olmaya devam edecek. Örgütlenmeyi-yönlendirilmeyi bekleyen öfkenin taşıdığı devrimci potansiyellerin heba edildiği bir normalleşme sürecinin parçası olunduğu için kimi yerlerde yeni CHP’li belediyeler seçilse, AKP’nin oyları düşse bile kazananın Saray Bloku olduğu gerçeği değişmeyecek.

Seçimlerle bugünkü ilişkilenme halinin etkisiz bir figürasyonla sınırlı kaldığının herkes farkında. Fakat örgütlü bir geçmişten gelenler başta olmak üzere çoğu insan pek çok şey için artık iş işten geçmiş gibi davranıyor. Hüzne hüzün katan bu gerçeğe takılmadan ne yapmalı sorusuna dönersek şunları söyleyebiliriz: Elimizdeki en büyük güç, Gezi’de biriktirdiğimiz eylemsel hafıza. Buradan hareketle şunları söyleyebiliriz: Bu oyunun hileli bir kumar olduğunu yüksek sesle haykırıp, yaygın sivil itaatsizlik eylemleriyle halkın öfkesini ve boykot eğilimlerini örgütlemeye-yönlendirmeye çalışmaktır. Belli günlerde topluca tanzim satış kuyruğuna girmek, vapur iskelelerinde duran insan eylemleri yapmak, işten eve ana yollardan yürüyerek gitmek, yeryüzü sofraları kurmak, belli günlerde tüketmemek gibi gündelik hayatın akışına müdahale eden eylemler ilk akla gelen sivil itaatsizlik türleridir. Bunları yaptıkça, halk kaderini sandığa endekslemek isteyenlerden daha fazla uzaklaşabilir, bu da sosyalistlere yeni bir siyasal yükselişin kapılarını açabilir. Bu siyasi müdahale çok vaatkar gözükmese de benzer nitelikte bir siyasal olay gündeme geldiğinde, geniş halk kesimlerinin sosyalistlere kulak vermesi potansiyelini içinde taşıyor.

Bahsettiğimiz kulak verme, elbette sadece halkın egemenlerce siyasal alana davet edildiği zamanlarda doğru kampanyalarla mümkün olmayacak. Kendisini, kadrolarını, işten atılacak ya da daha da yoksullaşacak emekçilerin, kadınların, KHK’lıların, ekolojik mücadelenin içinde üretecek yeni örgütler inşa edecek, bunu da başarısız olmuş benzer girişimlerden dersler çıkartarak yapacak bir ortaklaşma sürecine girerek yapabilir. Sosyalistler Türkiye’nin, bölgenin, halkların ve kendisinin beş yıl sonra nerede olacağını tartışabilir konuma gelmedikçe, bu yerin daha iyi olması için orta ve uzun vadeli politikalar geliştiremedikçe, insanların kendisine kulak vermesini nasıl bekleyebilir ki?

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir