”Şarabi Şair” Can Yücel

12 Ağustos 1999 tarihinde İzmir’de öldü, vasiyetine uyularak Datça’da toprağa verildi.

Kısaca Can Yücel’i tanıtalım: 

1926 İstanbul doğumlu. Eski milli eğitim bakanlarından Hasan Âli Yücel’in oğludur. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Latince-Yunanca okudu. Öğrenimine İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde klasik filoloji okuyarak devam etti. Sanat tarihi dersleri izledi. Şair, çevirmen ve radyo görevlisi olarak tanındı. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı (1953-1958) . Türkiye’ye döndükten sonra bir süre turist rehberi olarak çalıştıktan sonra bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını sürdürdü. Nazım, nesir çevirileriyle de tanınan Can YÜCEL, şiir alanında ilk kitabı YAZMA (1950) dan sonra uzun bir süre biçim arayışlarıyla oyalandı.

Çeşitli edebiyat, kültür ve siyasi dergilerde; şiirleri, edebiyat ve tiyatro çevirileri ile siyasal konularda yazıları yayımlandı. 12 Mart döneminde Che Guevara ‘nın “Gerilla Harbi” ve “İnsan ve Sosyalizm” kitaplarının çevirisi nedeniyle 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1974 affıyla tahliye oldu. 12 Eylül sonrasında “Somut” dergisindeki “Hamileler” isimli şiiri edebe aykırı, müstehcen olduğu iddiasıyla para cezasına çarptırıldı. Aynı iddiayla “Rengâhenk” adlı kitabı toplatıldı.

Şairliğini, şiirin külhanca raconlarından yararlanarak siyasal inançlarıyla yoğurdu.

Eserleri

Yazma (1950)
Sevgi Duvarı (1973)
Bir Siyasinin Şiirleri (1974)
Canfeda (1986)
Çok Bi Çocuk (1988)
Kısa Devre (1988)
Kuzgunun Yavrusu (1990)

***

Birkaç şiirini paylaşalım:

 

***

Ve birkaç yazı:

Nazım Alpman’ın Artı Gerçek’te çıkan ”Can Yücel Datça’da yaşıyor”, Haydar Ergülen Sabit Fikir’de çıkan ”Sağcı Can Yücel, solcu da Attila İlhan olunca!”, Sezai Sarıoğlu’nın Evrensel’de çıkan ”Can Yücel: Evetistan’a hayır!” ve Pulbiber’de çıkan “Dipdiri O Sol Yanı”yla Can Yücel” yazılarını Özgür Denizli okurları ile paylaşıyoruz.

***

Can Yücel Datça’da yaşıyor – Nazım Alpman

Can Baba hayatının son döneminde ‘Mekanım Datça olsun’ demişti. Oldu da… Datça, Can Baba’nın tek başına karar verip yerleştiği bir yer değildi.

Her yıl ağustos ayı yaklaşırken hüzünlü rezervasyonların yönü Datça’ya döner. 12 Ağustos’ta Datça mezarlığının en yüksek noktasında yatan Can Yücel’in mezarı başında toplanan dostları, kısa konuşmalarla Can Baba’ya saygı duruşunda bulunurlar.

Bu yıl da öyle olacak. 12 Ağustos 2018 Pazar günü saat 14.00’te Knidos Akademisi (UKKSA) Başkanı Nevzat Metin’in çağrısıyla Datça’ya gelen, Datça’da yaşayan, izinlerini Datça ve çevresinde kullanan Can Yücel’in dostları aynı yerde olacaklar:

Can Baba’nın huzurunda!

Acaba kendisi bu durumdan haberdar olsa ne yapardı? Onu en iyi tanıyanlar biri olan değerli tiyatro ve sinema sanatçısı Gülsen Tuncer bir anma toplantısında tahminini dile getirmişti:

-Can Baba bizi görse, ‘Bu sıcakta, işiniz gücünüz yok mu sizin? Gidin denize girin, kitap okuyun akşama da için, Datça’nın tadını çıkarın’ derdi.

Mezar başındaki anma sadece sıradan bir ritüel değil, bir tutunma ihtiyacını da karşılıyor:

Çünkü Can Yücel demek, direniş demektir!..

***

Can Baba hayatının son döneminde “Mekanım Datça olsun” demişti. Oldu da… Datça, Can Baba’nın tek başına karar verip yerleştiği bir yer değildi. Onun bir de can yoldaşı var: Güler Yücel!

1950’lerin ortasında tanışıp anında da evlenen iki büyük sanatçının hikayesini önce torunları 1993 doğumlu Nathalie Defne Gier Yücel’in 2009’da “Aile tarih projesi” olarak yazdığı kitapçıktan okuyalım:

“1957’de İzmir’den İstanbul’a dönen Can, İlhan Koman, Güler Erder ve birkaç arkadaşıyla sık sık Çiçek Pasajı’nda buluşmaya başlamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun talebesi olan Güler ile bu ortamda tanışır. Keyifli sohbetlerin sonunda bir gün Can, gündelik, sıradan bir talepmiş gibi Güler’e döner ve der ki:

-Hadi gel biz evlenelim!

İlk başta şaşıran Güler, kendi gibi hızlı yaşayan bu şairinin teklifini aynı süratle kabul eder. Böylece tanışmalarıyla evlenmeleri bir olur.”

Aynı sahneye Gülen Yücel, yeni yazdığı otobiyografisi “Olduğu Gibi” de şöyle anlatıyor:

“O sıralar akademiyi boşlayıp, Çiçek Pasajı’na gitmeye başladım. Bütün edebiyatçılar oraya giderdi. Bütün sanatçılar orada toplanırlardı. Sohbetler değerliydi. Güzel kafa çekilen bir yerdi. İşte Can’a orada rastladım. O gün bana evlenme teklif etti. O ana kadar kimse bana evlenme teklif etmemişti. Ben de hemen kabul ettim. Yıllar geçtikten sonra pek çok aday adayı ‘Ben sana aşıktım, niye Can’la evlendin?’ diye sordu. Demek ki Can hepsinden cesurmuş!..”

***

Güler Yücel’in Kalkınma Atölyesi adlı kuruluş tarafından bir başarı öyküsü olarak basılan “Olduğu Gibi” şimdiye kadar bilinen bütün otobiyografilerden çok farklı bir kitap… İçinde Güler Yücel’in hayat hikayesi, şiirleri, resimleri, hayatındaki değerli insanların kısa yaşam öyküleri eşsiz bir lezzette harmanlanarak ortaya çıkmış özel eser… Özetlemek gerekirse Güler Yücel gibi diyebilirim.

Kitapta benim de minik bir katkım olduğunu “iftiharla” belirtmeliyim. Geçen sonbaharda kitap daha prova baskı halindeyken Güler Abla bana uzatmıştı, göz atalım diye. En başta yer alan Göç şiirinin altında Can Yücel imzası vardı:

“Tespih böceği ihtiyar kadın

Çömelmiş yere

Güçsüz belli de

Yine de taş gibi…”

Şiir böyle başlıyor, hüzünlü bir mısra ile bitiyor.

Okuduktan sonra “Bu Can Abinin mi?” diye sordum, “Hayır, benim şiirim o” dedi. Sonra da başımı göğe erdiren talimatı verdi:

-Düzelt işte, hazır görmüşsün!

Ben ki kendi gazete yazılarını bile bin bir tashihle yazan Nazım Alpman, koskoca Güler Yücel’in otobiyografisine düzeltme yapabilmiştim!

Güler Abla mezar başındaki anmalara katılmaz. Belki de Can’ının öldüğünü kabullenemez. Onu resimlerinde, şiirlerinde yaşatmaya devam eder.

Güler Yücel yaşayan Can Yücel’dir.

***

***

Sağcı Can Yücel, solcu da Attila İlhan olunca!

Haydar Ergülen Sabit Fikir için yazdı…

‘ÇOK Bİ ŞAİR’: CAN YÜCEL

Can Yücel’i yazmaya Attila İlhan’la başlamak. Nokta. Aynı yarım cümleyi iki kez daha kurabilir, ikisinde de iki ‘korkulu usta’nın adını anabilirim. Herkesin bildiğini yazıdan niye saklamalı: Biri Edip Cansever, biri Turgut Uyar. ‘Şairler ayakta ölür!’ şiarını acaba kırmızı bir karanfil gibi kasketinin yanına mı iliştirmişti ‘Kaptan’, yoksa biraz kulak arkası mı etmişti ‘bunlar alkolden öldüler’ derken? Niyeyse. Derken sıra niyeyse Can babaya da gelmişti, üstelik ölümünden 5 yıl sonra: ‘Can Yücel sağcıydı, hiç solcu olmadı, baba parasıyla Londra’da fink attı’ da demişti sanırım. Eh sağcı Can Yücel, solcu da Attila İlhan olunca, gazeteler de bunu görmezden gelemezdi haliyle.

Edip ve Turgut beylerin gidişinin ardından, yönettiği Sanat Olayı dergisindeki ‘son yazı’sında, başyazıyı ‘ilk yazı’ olarak değil ‘son yazı’ olarak yazardı o dergide, ‘Kaptan’, niyeyse alkolmetre gibi değerlendirmişti iki ‘çağrılmayan’ı birden. O zaman şair miydik bilmem ama gençtik işte, galiba şairlikten çok gençliğimize dokunmuştu ‘Kaptan’ın ‘Bey’lere giderken ‘su’ atması. Atmasaydı işte! Bir protesto metni hazırlanmıştı, imzalamıştık, ben yetinmemiş bir de küçük yazı yazmıştım. Neredeyse “Olur mu böyle olur mu / şair şairi vurur mu?” kıvamında ve ‘aydınlanmacı’ bir ‘marş’ tadında bir yazıydı.

O hepimizden genç olmuştu olmasına ve sanırım hala hepimizden de gençti ve yine sanırım bütün bunları da yapmasına sebep o damarlarında durmadan yenilenen ‘genç kan’dı. İyi de onlar da aynı mahallenin gençleri olmuşlardı, o yüzden bu uzaklık biraz tuhaf geliyordu bana, bize. Toplumcu Gerçekçi şiir anlayışı, İkinci Yeni, ‘sinemasal imge’yi kendisinin getirmiş olduğunu söylemesi, imge yağmuru, İkinci Yeni’nin gizli babası sayılması, Gerçekçilik Savaşı, İkinci Yeni’cileri ‘ikinci kaçak’lar diye görmesi, Menderes diktasının şairleri diye suçlaması… Herhalde bunlar sebep olmuştu aralarının ölümüne açılması, ezeli değilse de edebi sebeblerdi, fakat Kaptan bunları ebedileştirmeyi kafasına koymuştu anlaşılan.

Can Yücel için ‘sağcı’ dediğinde ise yıl 2004’dü ve sanırım insanın ‘ikinci çocuk’luğunun başlayacağı bir yaştaydı, 79 yaşında. Bu kez doğrudan bana da sormuşlardı ve ben de doğrudan söylemiştim. Can baba için ‘O komünist bile değildir. Öyle sağcı bir herifti o zaman. Bir yerden sonra alkolizmin zirvesine çıktı. Ne söylediğini bilmiyordu, saçmalayıp duruyordu. Sanki bir sirkteymiş gibi onu ölünceye kadar ortalıkta dolaştırdılar’ diyen Kaptan’a karşı şunları söylemek zorunda kalmıştım: ‘Atilla İlhan komünist miymiş acaba? İkisi de sevdiğim şairler. Attila İlhan’a ‘kaptan’ derler. Ben artık onu sadece o niteliğiyle seviyorum. Diğer yaptıkları beni üzüyor. Can Yücel’in komünist ya da alkolik olup olmadığı Attila İlhan’ın sorunu olmamalı’.

Oluyormuş meğer. O güne değin Attila İlhan’ın yaşamöyküsünü genel çizgileriyle biliyordum. Üniversitede ‘Şairin Yaşamı’ başlıklı seçmeli bir ders vermeye başlayınca, hem Attila İlhan’ın hem de Can Yücel’in yaşamöykülerini ve onları anlatan yapıtları okudum. Daha çok okudum, daha farklı kaynaklardan daha ayrıntılı okudum demek daha doğru olacak. O zaman Attila İlhan’ın liseye giderken ‘komünist’ olarak okuldan atılma belgesinin altında dönemin Maarif Vekili olarak, Can Yücel’in babası Hasan Ali Yücel’in de imzasının olduğunu öğrendim! O ‘genç kan’ dolaşmasını sürdürüyordu, belki de sona doğru daha hızlı akmaya başlamıştı. Bu sözlerinden 1 yıl sonra, 80 yaşında damarlarındaki ‘deli kan’la gitti Kaptan.

Can Yücel’i yazacağım, ama galiba onun ölümünden 5 yıl sonra, Kaptan’ın ölümündense 1 yıl önce ortalığa saçılan bu cümleler, bu kin hiç aklımdan çıkmamış olmalı ki anmadan edemedim.

Benim yaşımdakilerin çoğu gibi ben de önce babasının şöhretini duydum, hem Mevlevi hem Kemalist, hem şair hem yazar, hem de Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’di babası ve Türk Rönesansını başlatan kadrodandı. Maarif Vekaletinin Doğu ve Batı Klasikleri adı altında Türkiye’nin okullarına ve kütüphanelerine dağıttığı, yaygınlaştırdığı tam 1249 kitap onun girişimiyle yayımlanmıştı, “Tercüme” dergileri de onun öncü ruhunun ateşlediği erken çıkışlardı. Ve ‘Tercüme Odası’nda çalışanlar da yabana atılır isimler değildi, Orhan Veli’den Melih Cevdet’e, İlhan Berk’e kadar pek çok büyük şair.

Kendisinden önce babasının adını duymuştum, 1973 yılında ise şiirlerinden önce efsanesini, hapishane anılarını, hakkında üretilen fıkraları, aforizmaları, yakıştırmaları. Eh yakışıyordu da. Hapisanede üzümden şarap yapma efsanesi, gerçek olmasa bile, herhalde en çok bir şaire ve şairler içinde de Can Yücel’e yakışırdı. Yakışrmış meğer. Sonradan öğrendik çoğumuz. Onun Sevgi Duvarı’yla(1973) tanışınca. O kitabı okuduğumda çok gençtim, daha onyediydim, o yaşta sevmek için öyle çok sebep vardır ki, her şeyi çok fazla sevmek ve her şeyden çok fazla nefret etmek için değil midir gençlik biraz da, aşk, tutku, nefret, vesaire…O zamanlar en çok kitaba adını veren Sevgi Duvarı şiirini sevmez miydik düşbirliğiyle? Rezil olmak, kötü kokmak da iyiydi ama en sonunda “ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” değil miydik? Devrimciydik, yalansız yaşardık ve iyiydik. Onu unutmadan elbette, tıpkı Can babanın Güler ablayı sevdiği şiirle dünyayı sevmedik mi bir de? Öyle Bi… şiirinin dünya düğün bitişidir: “Yaşamak düğünse, sen orda gelindin / Seni soydum, Güler, dünyayı giyindim”.

Sonra Birikim dergisiyle ve o dergide Can Yücel’le karşılaşmak. 75’den 80’e. Yalnızca 5 sene ama nasıl bir 5 sene! Yıl 1975 sayı:1 ve Can Yücel’in yazısı: “Birikim nedir?” “Biz bu işi vaktiyle düşünmüştük. Türkiye’nin ana sorunu kültürel ekonomiksel hırboca ve marksistçe bir birikimin kurulmasıydı. Kimi adamlar zannettiler ki Kemal Tarih’den başka tarih yoktur. Bunun karşısına biz Birikim’le çıktık… / Biz şunu düşündük: Türkiye kapalı bir havuz değildir. En azından içinde alabalıklar yaşar… Birikim bir emirdir. Yaşama emridir. Her bir saatte dünyada uçan kuşun ve turnaların nereden gelip nereye gittiğini bilmektir.” Tuhaf bir biçimde, tam karşıtını hatırlatan, çağrıştıran bir metin. Sanki Can Yücel ‘marksistçe bir birikim’i kurgularken, Sezai Karakoç da gençliğinin külliyesinde ‘asr-ı saadete dönüş’ olarak yorumladığı ‘Diriliş’ düşüncesini oluşturmaktadır. İki ‘bildiri’de de dil aynıdır. Sanki kutsal birer metindir ikisi de, ikisinin de ’10 Emir’i vardır yazılmayı bekleyen.

12 Eylül’e Haziran kala, yoksa Mayıs mıydı, ODTÜ’de Öğrenci Temsilcileri Konseyi-ÖTK’nın Kulüpler aracılığıyla düzenlediği etkinliklerde Can Yücel ODTÜ’yü şenlendirecektir. İlk orada gördüm şairi ve “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirini de sanırım ilk orada sevdim. ‘Birikim’ dergisi şiir yayımlayan ilk siyasal dergi olarak Can Yücel, Murathan Mungan ve Ahmet Güntan’ın şiirleriyle de gönlümüzde yer edecektir. “Dayılar Dayılanıp Yaylar Yaylandıkça” şiiri de orada mı yayımlanmıştı, bunu en iyi ODTÜ 2. Yurt’tan oda arkadaşım Haldun Süral bilecektir. Çünkü o Birikim’i aldığı gibi Can Yücel’in şiirini bulacak, koşa koşa gelecek, ‘Bak nasıl yazmış’ diye bir de bana okuyacaktır. Ya o “kıçımın fosforuyla aydınlanın siz artık!” diye bitirdiği şiir, nasıl da pırıl pırıl parlayacaktır devrimin bir koşu olarak sürdüğü günlerde, dersliklerde, yollarda, yurtlarda…

Mekanı Datça oldu ya, anısına düzenlenen Can Şenliği’nin dördüncüsüne yetişmiştim 12 Ağustos 2003’de ben de. Giderken de ‘Can’cağzım’ diye bir mektup yazmıştım. O mektubu şenlendirenlerden biri de Tomris Uyar’dır Can babaya dair şu cümleleriyle: “Can’ın o kendini bırakma gibi durumunun altında ciddi bir disiplin, hakimiyet vardı kendine. Öyle Bukowski gibi adamlarla alakası yoktu.” Ben de galiba en çok bu son saptamasından ötürü tutmuşum bu cümleyi, bir daha da bırakmamışım!

Ama tabii Can babanın öyle şiir tanımları da var ki şiirlerini aratmaz: “Tuğlalar, biriketler, çimentolar, hepsi umutsuzluktur. Demirler bile umutsuzluktur. Onların içinden bir umudu bulmaktır şiir. Onu bulmak için yazıyorum ben de…Birdenbire, bütün bu dünyada, deli olan bu dünyada tek akıllığı, uslanmayan akıllığı anlatmaktır şiir…Bir lafım var: Akıl ki en incesi duyuların diye. Şiirde duyularla aklın yan yana getirilmesi gerektiği kanısındayım. Daha incelmiş bir akıl olması gerekir” der. Şiirin bir ‘direnç kahkahası’ olduğunu mutlaka söyler ve kahkaha şöyle patlar: ‘Bence kahkaha çiçekleri yaratmak Baudelaire’in ‘Şer Çiçekleri’nden daha iyidir!’

‘Şarabi Şair’ demişliğim de var, öyle bir mektup yazmışlığım da. Galiba tam da 80 öncesi direniş günlerinde, yanımızda değil, yanıbaşımızda filan değil, aramızda olduğu için, dilimizle de bir rüyayı tatmamıza sebep o şiiri yazıp sesimizde dolaştırdıgı için biraz da. O şiir, sonradan şarkı da olan şiir: “O çocuklar, o yapraklar, o şarabi eşkıyalar/onlar da olmasalar benim gayrı kimim var?” Şiirde ‘kıpkızıl’ olan sanırım şarkıda ‘şarabi’ye dönüşmüştü! İki aynı renk değil elbette, belki de 80 yenilgisinden sonra kıpkızıl olan şarabiye dönüşmüştür, hayır dökülmüştür. Eşkıyadökümü, devrimbozumu, rüyasökümü.

Sonra o ‘Güzel’ kızına yazdığı şiir, babasına ve karısına yazdığı şiirle birlikte, o hem Can baba, hem Can çocuk, hem Can adam gibi çok ‘Can’lı nice sıfatla anılacaktır daha kimbilir? “dün gece senin küçücük elinle yalnız yattık /
 yalnız senin küçücük elinle yalnızlık / kandilli ilkokulu kadar kalabalık /
 zilleri çaldığında düşlerinin/ sınıfların kapıları ardına kadar açık /
 gökyüzünün, denizin, toprağın, hayalle, / emeğin
haklı sınıfları/… /”

Ben de bu ser’çocuk, ser’hoş adam ve ser’şaire bir ‘Zarf’ gönderdiydim son olarak, içinde pul gibi bir şiirle: “Senin hem mektubun hem zarfın / bir cam şişe ki içinde iç – / içe bir sandal bir transatlantik / hem ‘Bizim Deniz’lerde / hem dünyanın yalnızlık sularında/dalgalı, köpüklü, mavi bir Türkçe ile/dümdüz gittin elbette/ve dosdoğru gittin de / kimsenin dümen suyuna girmeden / dümen kırmadan / medarı iftihar motoruyla şiirin/ ‘Can’ı oldun, ‘şarabi’lere baba/ve kıpkızıl o eşkıyalara kaptan!”

Şunu da tekrarlamadan geçemem: “Bu dünyadan namazıyla niyazıyla göçen ‘dini bütün’ olur, kimi de Can baba gibi göçer ‘şarap tütün / şiiri bütün’ olur!”

(Sabit Fikir)
Kaynak: Demokrathaber

**

Can Yücel: Evetistan’a hayır!

Sezai SARIOĞLU

“ALLAH KABUL ETSİN Kİ: Vakfeyledik nefsimizi diyanete, riyazete / Kifayet etmez oldu üç aylık oruç / Dört ayları tutuyoruz gayri:/ Recep / Şaban / Kenan / Ramazan” (Can Yücel)

Aynı ırmakta iki kez yıkanılmazmış. Şiirlerinde yıllardır Devrim kere yıkanıp boy verdiğimiz, devletin tersi Can sanki bu cümlenin de tersidir! Öyle “Olağanüstü” bir zamanda yaşıyoruz ki “öldükten sonra da tersine yarışan” Can’a uğrayıp onu Can kulağı ile dinlemek yetmez. Uğramışken şiiriyle de yeniden tanışmak için “Vasiyet” şiirindeki “vasiyete” uyup, vasiyetten Demokrasi, Devrim ve Sosyalizm için vazife çıkarmak için “Dediğim gibi beni Datça’ya gömün / Şu deniz gören mezarlığın orda, / Gömü sanıp deşerlerse karışmam ona!” dizelerine uygun
Cankolojik Kazı yapmak şart… Kişi başına düşen milliyetçilik, devlet, alkış ve “evet” miktarının giderek arttığı zorun sıratı şu günlerde, Ece Ayhan’ın “Esas duruş mülkün temelidir” cümlesini aklımızda tutarak, Can’ın bir şiirinden dizeler yolumuzu kessin:
“…// Çünkü yurdum sahneden/ Yanar-dönerler giymiş bir zıpırın/ ‘Evet’ dedi diye yarışmada/ İzmir Marşı’yla indirdiği/ Ağzı sade ‘evet’ demek için açılan/ Şaşkınların sirki değildir/ ‘Hayır!’ diyoruz artık/ ‘Hayır!’/ ‘Hayır!’/ Bu EVETİSTAN’a HAYIR!

CAN’A MİSAFİR OLMAK DEVRİME VE ŞİİRE DAHİL…

Savaşın önce hakikatleri öldürdüğü, maddenin yanı sıra mânânın bile yorulduğu şu günlerde; “Bin dereden bir kendimi getirdim” diyen, “Yâni Diyalektik/ Yâni Aleyhistanda yeni bir Lehçe” olmanın ustası, “Ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan” olan, “Bir naraydım kimse bilmez nereden” diye canhıraş bağıran Can’a misafir olmak devrime ve şiire dahil. “Fildişinden bir kuleydim yıktım kendimi” demekle kalmayıp, “Sosyalist olmuşum ne iyi ama ne belâlı tesadüf!” dizesiyle safını belirleyen şiirin sokak, sokağın şiir çocuğu olan Can, bir şiir, bir devrim mesafemizdedir. “Mevzii terk eden mevzuu, mevzuu terk edermiş” derler. Hal böyle olunca bizim mahallenin mevzilerinden Can’a ve bazı dizelerine uğrayıp “mevzu” devşirmekte almakta yarar var…

‘NE TANK NE DE TURA/ DEMOKRASİ İÇİN HURRRAAA!’

Darbesever değil şiirleriyle darbesavar, derbeder bir şairdir, kendi ifadesiyle “uygunsuz…” Daha ilk dönem şiirlerinden birindeki “düdük çalar hırsızlanmış polisler / ben korkudan üstlerime işerdim / üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü/ karşısında önüm açık gezerdim” dizelerine misafir olup, güncel delilleri okuyalım. 12 Mart Cuntası’ndan sonra çevirileri nedeniyle hapsi boylayınca Adana Cezaevi’nde yazdığı “Bir Siyasinin Şiirleri”ne kadar volta atıp güncel kötülüklerle baş etmek için birkaç dize çalalım: “Neredeyse ışığa inanmaz olacaktık, /Öyle hızla büyüyordu içimizdeki karanlık”; “SOL’un haliyse malum/ Şeytan aldatmak üzre “,“Sade yazarken değil, konuşurken de çifte dikiş vuracaksın anlama!/ Dikişin bir bugün için, ama /Asıl önemlisi, öbür dikiş kalacak yarına…”

Can’ın caz merakı bilinir, “Yaşasın Cazın getirdiği Devrim” diyerek caza özel bir anlam yükler. “Bir naraydım kimse bilmez nereden” diye canhıraş, cazhıraş bir nidadır Can. “Rap Tarzında Darbukalarla Okunacak” şiirini sanki mezardan başını kaldırıp memlekete bakıp on beş temmuzdan hemen sonra yazmış gibidir: “Diyeceğim var, diyeceğimiz var/ Ne tank ne de tura/ Demokrasi için hurrraaa!”

“Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri sırasında yazdığı “Tekerlenmemek İçin Bir tekerleme” şiiri, Can’ın tabiriyle “Kürt Gailesi”nin neden ve sonuçları açısından yirmi dört ayar tarih/siyaset teorisi değerinde dizeler içerir: “Komşu, komşu, huu?/ – Huuu!/ Işığı kapadın mı?/ – Kapadım./ Işığı örttün mü?/ – Örttüm. // Sokağa çıktın mı?/ – Çıktım.// Demokrasi diye haykırdın mı?/ – Haykırdım./ Ne getirecek diye?/ – Özgürlük./ Kime kime?/ – Hepimize./ Daha kime?/ – Güneydoğu’ya./ Ne getirecek ki?/ – Barış, barış./ Güneydoğu nerde?/ – Dağa çıktı?/ Dağ nerde?/ – Cumhuriyetin içinde./ Yangın söndü mü ki?/ – Sönecek./…/”

Varlığından ve özgür ve özgün ağırlığından sual olunmaz Can’ın, günün mânâ ve önemine uygun bir şiiriyle bitirelim:
“METAMORFOZ: Bir insan görünce insan oluyorum/ Bir ağaç görünce ağaç/ Bir çiçek görünce çiçek/ Bir çocuk görünce çocuk/ Bir kadın görünce erkek/ Bir faşist görünce kahroluyor kahrediyorum/ İnsanlığın en amansız lüveri/ Şiirle”

Kaynak: Evrensel

***

“Dipdiri O Sol Yanı”yla Can Yücel

1980 Darbesi’ni izleyen sıkıyönetim sürecinde şiir düzleminde yapılan en açık ve özellikle “Galata Köprüsü tir tir titriyor/ Bunlar beni de asma köprü yapar diye” gibi doğrudan cuntanın uyguladığı şiddeti eleştiren dizeleriyle en hızlı protesto Can Yücel’den gelmişti. Yücel, bu dönemde belki dergilerde en çok şiir yayımlayan şairdi.

Cemal Süreya’nın deyimiyle, dönemin “serşair”i Yücel’di.

Ayrıca, 1980’lerde toplumculuğun bir günde ölüp tamamen İkinci Yeni tonunda soyut bir şiir ortaya çıktığı varsayımına meydan okuyacak kadar etkiliydi Yücel o günlerde… Çıktığında büyük ilgi gören Nevzat Çelik’in ilk kitabı Şafak Türküsü’nün önsözü de Can Yücel’e aitti.

1982’de yayımlanan Rengâhenk, tarihten dine, yoksulluktan aşka ve siyasete hemen bütün yaşamsal alanları tema edinirken ironi, öfke, ölüm duygusu hemen her şiirde kendini hissettirir. Ahmet Oktay’ın vurguladığı 80’li yıllar şiirinin karamsar ruhunu taşıyan kitapta, sıkıyönetime getirilen eleştiri ve baskıya, “dipdiri o sol yanı”yla Can Yücel adeta kafa tutar. Ama kitabındaki siyasi eleştiriler, olası bir soruşturma halinde bir delil oluşturamayacak kadar ustaca kurgulanmıştır. “Müstehcen” olduğu gerekçesiyle toplatılması bu ustalıkla ilgili olabilir ya da cunta rejiminin sembolik şiddet gösterilerinden biri olabilir.

Bir hatırlatma gerekirse; o tarihlerde cunta bir “muzır neşriyat” yasasıyla, yayınların dilini argo ve müstehcenlik açısından da hizaya çekmeye karar vermişti.

Bu şiirdeki siyaset, gösterge ve imgeler aracılığıyla görünür: “Güneşin tutuklandığı gün/ Hem de bayram arifesi”, “Kanun çalacağız diye çıkıp orta yere/ Kanunu çaldılar yere”, “Yağmur bir ses olaydı sırf/ Toplu sözleşmeye oturur muydu topraklar”, “İlhan Erdost’un nasıl öldüğünü/ Kaç gündür aklımdan çıkaramadığım gibi…”

Kitapta yer alan şiirler arasında açık bir protesto içeren tek şiir bile aslında tamamen göstergeler üzerinde siyasileşmiştir: “Galata Köprüsü tir tir titriyor/ Bunlar beni de asma köprü yaparlar diye” dizeleri, kuşkusuz o dönemde infaz edilen idam cezalarını anlatmaktadır. Ardından gelen “Sen böyle nice dayılar gördün bugüne kadar” dizesinde “dayı” sözcüğü “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek” deyimine göndermedir. Zaten ardından gelen “Hepsi de yedeklerinde sürüye sürüye ayılarını” dizesiyle aynı anda hem ayı hem de ayı oynatıcısı olarak nitelenen cunta “Azamet-i böbreki ve kalpak-ı pösteki”yle şair öznenin üstünden geçerek “Tarihin hayvanat bahçesini boyla”yacaklardır.

Şiirlerde dine de saldırı var gibi görünmekle birlikte aslında saldırı simgesel mukaddesatlaradır, inanca ve Allaha değil. Bilakis, Allahla hasbihal hali görünmektedir. Daha doğrusu, Yücel simgesel olan her şeye saldırır, bu da simgesel şiddet yoluyla iktidarını pekiştiren bir cunta rejimini protesto yöntemidir.

Bununla birlikte Yücel’in yalnız şiiriyle değil, duruşu, beyanatları ve yorumlarıyla da askeri iktidara karşı sert bir dil ve argo kullanımla muhalefet etmesinin muzır neşriyat gazabına uğramasında etkili olduğu da mutlaktır. Gösteri dergisinin 1982 anayasası ve TDK’nin özerkliğinin kaldırılması ile ilgili soruşturmasına verdiği yanıt oldukça kışkırtıcıdır:

“Analarımızın memnun edildiği böyle bir belge çerçevesinde anadilimizin ihmal edilmesi başlı başına bir haksızlık olurdu.”

Yücel, TDK’nin özerkliği konusunda Yazko’nun soruşturmasına ise TDK’nin kuruluşu itibarıyla özerk değil ideolojik bir kurum olduğu, ancak son dönemlerde gerçek bilimsel işlevine kavuştuğu ve tam bu sırada devlet müdahalesine uğradığı düşüncesini ortaya koyar. Bu ifade, Yücel’in devletin kültür politikaları konusunda nerede durduğunu yansıtması açısından da önemlidir.

Belki de Can Yücel’in dönem şiirinin alışıldık toplumcu gerçekçi ekole göre çok daha zor bir şiir olması, kendi durduğu noktanın da o günlerde henüz kolay açıklanamayacak radikal bir yer olmasındandır. İmgeler, semboller ve eğretilemelerin arasında şiiri anlamlandırmak bile başlı başına bir entelektüel donanım gerektirmektedir; zira Yücel’in şiiri sadece yöresel ve dönemsel deyimlerle değil, mitoloji, kutsal kitaplar, siyaset jargonu ve argo gibi çok çeşitli konularda göndermeler barındırmaktadır. Böyle bakıldığında bu şiirle ilgili vurgulanagelen sözcükleri anlamlarından uğratarak yeni anlamlar yükleme ve teknik zenginliğiyle (çeşitlilik ya da eldeki tüm olanaklar da diyebilmeliyiz buna) dünyanın değiştirilmesini isteyen anlam yükünün daha 1980 öncesinde radikal bir ideoloji eleştirisi ifade ettiği de düşünülebilir.

Yine bu dönemde medya dönüşümü sırasında yönünü değiştirip yeni düzende zenginleşen aydınlar da Yücel’in protestosuna maruz kalmışlardır. Kitabın tamamında kent sonbahar atmosferinde ve çirkinliği ya da zorlama güzelliğiyle tasvir edilmiş, şiir kişileri ya mağdur ya da ahlaksız doğalarıyla tanımlanmıştır. Yani sürekli bir etik sorgulama sözkonusudur. Bütün cunta dönemleri birer etik yozlaşma dönemidir dünya tarihinde ne de olsa…

Kanlı bir darbe girişiminin bertaraf edildiği bugünler için de Yücel’in şiiri ve muhalefeti büyük anlam taşıyor. Bu topraklara acı ve korkunun yol açtığı akıl tutulmasından başka hiçbir şey getirmeyen darbeler, kanlı anılarıyla bilinçaltımızın yaraları olmayı sürdürmektedir. En fenası da birbirimizle uzlaşma umutlarını kırmıştır. Dolayısıyla yarattığı şiddet pratikleriyle darbeler tarihine bakarken, 12 Ağustos 1999’da yitirdiğimiz Can Yücel’i bir kez daha okumanın tam zamanı bugün…

ÖFFFF…

Karanlıktayız gene
Yukarıda çılgın çığlıklarıyla Kerem,
Dargın Bana, bu gece de gelmeyecek bitanem,
Poyrazda ağaçlar ehlen ve sehlen
Boğuşuyorlar kendi hayaletleriylen,
Ocakta karnabaharın kokusu
Unutturuyor baharı hasseten,
Hangi kamusu açarsan aç
İster Larousse’u ister Kâbus’u
Mutluluk denemez bu halimize…

Ben de yaktım emektar lüküsü
Yakarmışcasına süksü
Ohhh be, ohhhh
Görür oldu göz gözü

Dağıtalım diyorum, çocuklar bu kara dumanı
Gül alıp satmanın tamdır zamanı!..

Kaynak:Pulbiber

 

İlginizi çekebilir