“Kim yaptı yedi kapılı Mısır piramidini?
Kitaplarda firavunların adını okursunuz.
Kendileri mi kaldırdı firavunlar o koca koca taşları?

Altından kaplı ışıl ışıl ışıldayan Lima evlerini yapanlar nerede otururlar?
Nereye gitti Büyük Çin Seddi’nin yapılıp bittiği günün akşamında onu yapan taş işçileri?

Büyük Roma koca koca sütunlarla doluydu.
Peki kim dikti o sütunları?
….
Genç İskender Hindistan’ı fethetmiş.
Bir başına mı peki?


Çevirdikçe sayfaları, hep ama hep zafer.
Peki kimdi hazırlayan ziyafet sofralarını o ihtişamlı muzafferlerin?

Her on yılda bir büyük adam.
Faturası kime çıkar?

Bir sürü laf.

Bir ton soru.”

Yukarıda kısaltılarak verilen Bertolt Brecht’in “Okuyan Bir İşçinin Soruları” (Çeviren: Uğur Altunay) adlı şiirinde söylenmek istenen şey şudur:

Tarih anlatısında ön planda görünenler, egemenler onlar için çalışanlar olmadığı sürece var olamazlar. Öyle ki tüm tarih bu ikisi arasındaki bir mücadeledir, karşılıklı eylemliliktir.

Dev gökdelenler, alış veriş merkezleri, plazalar, görkemli ibadethaneler, saraylar, büyük köprüler, otoyollar ve havalimanları ise aslında bu egemenlerin, yönetenlerin servetlerinin, iktidarlarının birer sembolüdürler.

İŞÇİLER GÖRÜNMEZLER

Diğer yandan bu yapıtların inşaatında çalışan işçilerin genel olarak nasıl yaşadıklarına, bunlar inşa edilirken başlarına neler geldiğine, hayatlarının nasıl değiştiğine bakılmaz, bu üretimi yapanlar hiçbir biçimde görünür olsunlar istenmez.

Örneğin, İstanbul’daki 3. Havalimanı inşaatında çalışan 40 bin civarındaki işçinin çalışma koşullarının kötülüğü ve hak ihlalleri, aşırı çalıştırılma gibi nedenlerden dolayı iş bırakmaları söz konusu olmasaydı bu işçilerin varlığından haberdar bile olmayacak, havalimanının ya da “uçan saray” adı takılan yeni uçağın görkemi ile meşgul olacaktık.

Sonuçta bu havalimanını yaptıranın iktidar partisinin genel başkanı, yapan şirketlerin Cengiz- Limak- Kolin-Kalyon-Mapa Konsorsiyumu olduğunu, maliyetinin 35 milyar doları bulduğunu, muhtemelen de adının bir Osmanlı sultanının adı ile aynı olduğunu resmi tarihçiler yazacak.

Tıpkı Mısır piramitleri ya da Çin seddi anlatılırken, bunların inşaatını yapan on binlerce kölenin, işçinin hangi koşullarda çalıştırıldığının ve kaç bin tanesinin öldüğünün yazılmayarak sadece onları yaptıran muktedirler ve imparatorların adlarının yazılması gibi 3. Havalimanının yapımı sırasında binlerce işçinin ne kadar ağır koşullarda çalıştırıldıkları ya da kaç tanesinin iş kazası adı altında hayatlarını kaybettiği ve bu inşaat sonrasında doğanın nasıl bir tahribata uğratıldığı yazılmayacak.

3.HAVALİMANI İNŞAATINDA NE OLMUŞTU?

Aylardır aralıksız olarak ve her türlü kaza riski altında, 29 Ekim’de yapılacak olan resmi açılışa yetiştirilsin diye olağanüstü bir tempoyla çalıştırılan işçiler ağır ve kötü çalışma koşullarına tepki göstermiş ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için eylem düzenlemişlerdi. Eylemden üç gün önce yaşanan ve 17 işçinin yaralanmasıyla sonuçlanan iş kazası da işçilerin eylemlerini tetiklemişti.

İşçilerle yapımcı şirketlerin yetkilileri arasında yapılan görüşmeler sonucunda işçilerin 15 maddelik son derece insani talepleri önce şirket yetkilileri tarafından kabul edilmiş, ancak kısa bir süre sonra reddedilmiş, bunun üzerine de iş bırakma eylemi yayılarak sürmüştü.

Sonrasında eylem bir sabaha karşı gerçekleşen polis ve jandarma baskınıyla bastırıldı, 500 civarında işçi devletin kolluk güçleri tarafından gözaltına alındı ve bu işçiler taşeron şirketlerin araçlarıyla karakollara taşındılar. İşçilerin sorgulanma süreçleri devam ederken, büyük medyada çıkan haberlerle işçilerin eylemleri kriminalize edildi.

HAKLI TALEPLER

Kısaca “iş kazalarına karşı önlemler alınsın, yatakhaneler-banyolar temiz olsun, tahtakurusu sorunu çözülsün, maaşlar elden verilmesin, SGK ve vergi hırsızlığı yapılmasın, ücretler zamanında ödensin” biçiminde özetlenebilecek bu talepler işçilerin son derece haklı ve makul talepleriydi.

Ancak devlet ihalelerinin başgediklisi, vergileri sıfırlanan, doğayı yok eden, emeği yok sayan projeleriyle bilinen, millete yönelik küfürleriyle ünlenen son dönemin gözdesi az sayıda inşaat tekelinin güvenliği işçilerin iş güvenliğinden, sağlığından, yaşamından daha önemli kabul edilmiş olsa gerek ki işçiler devletin sert tepkisiyle karşılaştılar.

YUKARIDAN-AŞAĞIDAN BAKIŞ

Bu eyleme yukarıdan, yani egemenlerin gözüyle bakarsanız işçiler haksızdır ki maalesef hâkim görüş de böyle şekillendiriliyor. Ama gerçeği görebilmemiz için tüm olaylarda olduğu gibi, bu olaya da aşağıdan bakmak gerekiyor. Yani çok küçük bir azınlığı oluşturan sermayedarların, onların sözcülüğünü yapan politikacıların değil,  üretenlerin, işçilerin gözünden bakmak gerekiyor.

Nasıl ki 19.Yüzyılda gerçekleşen sanayi devrimini ele alırken fabrika sahiplerine değil, o fabrikaları yapan işçilere, dev camiler için padişahlara değil, onu yapan işçilere, mimarlara bakmak gerekiyorsa, havalimanlarında da siyasetçilere ya da büyük inşaat şirketlerine değil, buradaki ağır çalışma koşullarına rağmen haklı talepleri reddedilen günümüzün modern kölelerine bakmak gerekiyor.

Çünkü gerçekte bu insanlar tarihtir. Siyasi liderler ve patronlar yalnızca insan gerçekliğinden oluşan büyük bir okyanusun yüzeyindeki köpüklerdir. Asıl olan bu okyanusu oluşturan halklardır, emekçilerdir.

TARİHİ KİM YAPAR, KİM YAZAR?

Tarihi yapanlar toplumsal sınıflar ve bu sınıfların arasındaki mücadeleler iken, onun resmi yazıcıları ya egemen sınıfların resmi tarihçileri ya da onun entelektüelleri olmuştur.

Bu nedenle de yıllar sonra bu havalimanının tarihi yazılırken muktedirden, büyük inşaat şirketlerinden söz edilecek ama bu inşaatı yapan ve çok ağır koşullarda çalıştırıldıkları için tepki göstererek iş bırakan binlerce işçiden, onların taleplerinin nasıl reddedildiğinden söz edilmeyecek.

Çünkü henüz tarihi yapanlarla onu yazanlar aynı sınıflar değil. Tarihin yapıcıları ile tarihin yazıcıları aynılaştığında taşlar yerine oturacak ve hakikat sonraki kuşaklara doğru biçimde aktarılacak.

Mustafa Durmuş

18 Eylül 2018

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…