Sabahattin Ali: Mahpus ve gurbetçi… – Emel Aksaç

Sabahattin Ali’nin Almanya günleri… İlk mahpusluğu… Nazım Hikmet’le tanışması ve Kuyucaklı Yusuf’u yazdığı günler…

1923 sonrası, Milli Eğitim Bakanlığı, o zamanlarki adıyla Maarif Vekaleti, yurt dışına öğrenci göndermek için sınavlar açıyor. 1928’de bu sınavlardan birini kazanarak Almanya’ya gönderilen Sabahattin Ali, dört yıl boyunca Alman Dili ve Edebiyatı eğitimi alacak. Ancak iki yılın sonunda yurda dönüyor. Dil eğitiminin ardından katıldığı aşırı disiplinli, askeri kuralları olan yatılı okula dayanamıyor ve 1930 baharında dönmek zorunda kalıyor esasen. Dönmek zorunda kalıyor çünkü; okuldaki Alman öğrencilerden biriyle fiziksel şiddete varan bir kavgaya giriyor. Bir gün bu Alman öğrenci, ‘Bu parazit Türkleri buradan kovmalı’ deyince Sabahattin Ali, yerinden fırlıyor ve olan oluyor. Haklı da aslında, parazit yok ortada, Türkiye Hükümeti, Almanya Hükümeti’ne yüklü paralar ödüyor, bu eğitimler için. Derken Alman Hükümeti, böyle bir talebe istemediğini belirterek, Ali’yi geri yolluyor.

Sabahattin Ali, Almanya’da halinden memnun, yazdığı mektuplardan böyle anlaşılıyor. Çünkü başta Alman edebiyatı olmak üzere dünya edebiyatıyla tanışıyor orada. Durmadan okuyor, geziyor, gözlemliyor. Almanya’da yaklaşan faşizmin ayak seslerini duyan ve horlanan genç adamın bir yabancılık çektiği de muhakkak tabii… Gittiği yıl, 1928 sonlarında, Pertev Naili ve arkadaşlarına ithaf ettiği ‘Daüssıla’ şiirinde şöyle yazıyor:

Burda her şey: Şehirler ve insanlar nursuzdur/ Alamanlar adeta besili bir domuzdur/ Sokaklar saatlerce uzanır bükülmeden/ Alamanlar dolaşır üzerinde gülmeden…/ Burda tebessümün de günü, saati vardır/ Dükkanlar hep bir çeşit, evler bir karardır…/ Gerçi bizim evlerden temizse de sokaklar/ Süslese de muhteşem meydanlarını taklar;/ Ne yıkık surlar gibi bu şehrin bir süsü var/ Ne de –ah sormayınız- ne de bir köprüsü var…

‘O SİZİN O KADAR TERSİNİZ Kİ…’

Almanya dönüşü, Aydın’da bir Milli Eğitim okulunda Almanca öğretmeni olarak memuriyete devam ediyor. Devam ediyor diyorum, çünkü Almanya öncesi ilk görev yeri, Yozgat’ta bir ilkokul idi. Sabahattin Ali, işini iyi yapan bir öğretmen. Öğretmeye meraklı ve konuşkan biri olmasının yanında, güler yüzlü ve insanları kolayca sevebilmesi gibi meziyetleri de mesleğindeki başarıda etkili. 1931 itibarıyla öğrencilerinin Sabahattin Ali’ye yazdığı mektuplardan anlaşılıyor ki Sabahattin Ali’den sonraki öğretmenlerine bir türlü ısınamayan öğrenciler, onu çok özlüyor. Aydın’daki öğrencilerinden biri olan Zübeyde, Kasım 1931 tarihli mektubunda, yeni öğretmenlerinden duyduğu memnuniyetsizliği şöyle dile getiriyor:

“O sizin o kadar tersiniz ki…Siz talebe ile meşgul olmasını istersiniz. Halbuki o bizim yanımıza sokulmuyor. O daima sessizlikten hoşlanırmış, halbuki siz gürültüden…Siz daima oyun oynamak istersiniz, o hiç oyundan hoşlanmıyormuş…”

Almanya’da geçirdiği iki yılın Sabahattin Ali’nin hayatında birçok etkisi var şüphesiz. Hatta orada incelikli bir aşkla bağlandığı bir kadından bahsediyor, sonradan Sinop Cezaevi’nden arkadaşı Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektuplardan birinde. Kürk Mantolu Madonna’da anlattığı aşka mülhem olan kadından. Sabahattin Ali’nin yakın arkadaşı ve Bolu Kadısı’nın kızı olan Ayşe de öğretmen. “Sana yazmak benim için hiç olmazsa kitap okumak kadar lazım” diyor bir mektubunda Sabahattin Ali.

RESİMLİ AY GÜNLERİ 

1930’da Almanya’dan döner dönmez, hayatında çok etkili olacak bir şey daha oluyor; ‘Resimli Ay’ dergisini ziyaretlerinden birinde Nazım Hikmet’le tanışıyor. İlerleyen zamanlarda onu, şiirden ziyade öykü ve roman yazmaya yönlendiren Nazım Hikmet’le… Nazım Hikmet, o sırada derginin düzeltmeni ve sekreteri. Resimli Ay, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’in çıkardıkları bir dergi. Önceleri Amerikan tarzı mecmualara benzerken, Nazım’ın dergiye katılmasıyla birlikte, derginin çizgisi değişiyor. Sabahattin Ali, dergiye bir hikaye bırakıyor ve adı ‘Bir Orman Hikayesi’ olan bu ilk hikaye, Eylül 1930’da Resimli Ay’da yayımlanıyor. Resimli Ay, Sabahattin Ali’nin edebiyatçı kimliğinde ve politik görüşlerinde önemli bir yere sahip. Onun vatanseverliğini ve içten enternasyonalizmini paylaşabileceği, edebiyattan ve politikadan konuşabileceği insanlarla birlikte olabilmesi açısından bulunmaz bir nimet… Ayrıca orada, Sabiha ve Zekeriya Sertel’in dostluğunu da kazanıyor.

Sabahattin Ali’nin ilk öyküsünün Resimli Ay’da yayımlanmasından sonrası, bilmediğimiz, pek anlatılmayan hikayelerle dolu. Özellikle kısacık ömrünün son beş yılı, aklın hayalin alamayacağı entrikalar ve kumpaslarla geçiyor. Aydın’da öğretmenlik yapmaya başladığında, Muallim Mektebi’nden arkadaşı Enver Necati’ye Aralık 1930’da şöyle bir mektup yazıyor:

“(…) Beni burada müthiş komünist biliyorlar. Nazım gelip de bir türlü imana getiremediği beni burada görsün, vallahi millet Lenin’in cezarülhalifi diye bakıyor. Vali kaç kere çağırıp, sorgudan geçirdi. Ağzının payını verdim ve bir cürüm kanunu olmadan beni rahatsız etmemesini söyledim…”

Sabahattin Ali, başına gelecekleri sezmiş gibidir bu mektupta, birkaç ay sonra öğrenciler arasında yıkıcı propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklanıyor ve üç ay Aydın Hapishanesi’nde kalıyor. Sabahattin Ali, sonradan Anadolu insanını bu hapislikte tanımaya başladığını, Kuyucaklı Yusuf’u burada tanıdığını söylüyor. Aydın’ın ardından, Konya’da Miili Eğitim’in okullarından birine Almanca öğretmeni olarak atanıyor.

Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, Yapı Kredi Yayınları.

‘HAKARET’ İHBARI VE MAHPUSLUK

Bu arada ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanını yazıyor Sabahattin Ali. Romanın ilk tefrikası, ‘Yeni Anadolu’ gazetesinde yapılıyor. Bu gazete Konya’da. Fakat yarım kalıyor tefrika, çünkü telif ödemesini alamıyor ve gazetenin sahibi Cemal Kutay’ı Muallimler Birliği’ne şikayet ediyor. Tefrikanın gazetenin satışında büyük bir artış yaratmasına rağmen, telifini alamayan yazar, tefrikayı yarım bırakıyor. Hakkını aramaktan geri durmuyor. Ardından, eş dost arasında gerçekleşen yemeli içmeli bir buluşmada okuduğu bir şiirle Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle yine tutuklanıyor. 1932’de Konya’da şikayette bulunan Cemal Kutay. Kutay, hapsi boylamasını kolayca sağlayacak olan ihbarla Sabahattin Ali’ye ‘haddini’ bildiriyor! Sabahattin Ali 1933’te Sinop Cezaevi’ne gönderiliyor.

O sıralarda ‘Atatürk’e hakaret’, gözde ihbarlardan. Memleketimizde her daim, ihbarcılık beslenmiş ve devletin halkını gütmesine neden olmuştur. Halen bugün, yeterince kurumsallaşamamış olan devletin, güçsüzlüğüne halkını zavallılaştırarak ortak ettiğini gözlüyor, deneyimliyoruz. Bu döngünün –güçsüz devlet- zavallı halk- kırılamaması sonucu, devlet kendi gölgesinden korkar hale gelmiş ve kimi zaman askeri kimi zaman sivil vesayet, halkına eziyet etmekten geri durmamıştır.

1933’e gelindiğinde Sabahattin Ali’nin memuriyet kaydı siliniyor artık. On dört ay hapis yatacakken, Cumhuriyet’in onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan afla cezasının bitimine birkaç ay kala hapishaneden çıkıyor. Neredeyse bugünü aratmayacak ölçüde dolu hapishaneler bir parça rahatlıyor.

SABAHATTİN ALİ’NİN SAHİPLENMEDİĞİ ŞİİR

Bakın ne oluyor; eski görüşlerini değiştirdiğini bildirmesi koşuluyla devlet görevine yeniden atanmasına karar veriliyor. Esasen, memuriyete yeniden kabul edilebilmesi için Atatürk’e hayranlığını belirten yazılar yazması isteniyor. Hemen ardından, ‘Benim Aşkım’ şiiri, Varlık dergisinde yayınlanıyor. Tutuklanmasına neden olan, eş dost toplantısında okuduğu ve Atatürk’e hakaret içerdiği iddia edilen şiirin bazı bölümleri şöyle:

“Hey Anavatandan ayrılmayanlar/ Bulanık dereler durulmuş mudur?/ Dinmiş mi olukla akan o kanlar?/ Büyük hedeflere varılmış mıdır?/ Asarlar mı hala Hakka tapanı?/ Mebus yaparlar mı her şaklabanı?/ Köylünün elinde var mı sapanı?/ Sıska öküzleri dirilmiş midir?”

Sabahattin Ali’nin Almanya’da yazdığı söylenen şiirini sahiplenmesi mümkün olmuyor tabii… Dava dilekçesinde itirazını şöyle ifade ediyor:

“…Bu şiiri yazdığımı ve beş altı ay evvel okuduğumu iddia edenler, (Cemal Kutay’ı kastediyor) beni bir ay evveline kadar sahibi oldukları gazetede çalıştırıyor, siyasi başmakaleler yazmama müsaade ediyorlardı. (…) Bu şiiri ilk kez gördüğümü ve zaten şiirde reisicumhur hazretlerinden bahis bulunmadığını şayanı kayıt (kayda uygun) bulurum.”

Ardından memuriyete dönebilmek için yazdığı ‘Benim ‘Aşkım’ şiiri de şöyle:

“Sensin, kalbim değildir böyle göğsüme vuran/ Sensin ülkü adıyla beynimde dimdik duran/ Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran/ Seni çıkarsam, ömrüm baştan bitiyor. Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye/ Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya/ Kısacası gönlümü verdim yüce Gazi’ye/ Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”

Sabahattin Ali’nin memuriyete geri dönüşü, bir şiir kitabı, bir öykü kitabı, evlilik derken 1934’de ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanı Tan gazetesinde tefrika edilmeye başlanıyor. Bu süreçte, karısı Aliye Hanım’a yazdığı mektuplarda sık sık tutuklu kalmasından ziyade, mahkemelerle uğraşmaktan çok yorulduğunu anlatıyor. Para, geçim derdi de var tabii…

Kuyucaklı Yusuf, daha sonra 1945’te yağmalanıp yıkılacak olan Tan’da tefrika edilmesinin ardından 1937’de basılıyor. O yıllarda İstanbul’un meşhur kitapçısı ve yayınevi olan ‘Yeni Kitapçı’dan çıkıyor kitap. Bugün Ulus’ta Yüzüncü Yıl Çarşısı’nın olduğu yerdeki Yeni Kitapçı, Zekeriya Sertel’in kardeşi Yusuf Kenan’ın. Sabahattin Ali’nin eline para geçer geçmez gitmeyi ihmal etmediği yer… Kızı Filiz Ali’nin anlattığına göre, hafta sonları onu da götürürmüş oraya ve küçük kızın istediği kitapları da kısaca gözden geçirdikten sonra alırmış. Kitapçıda uzun zaman geçirir ve Türkçe, Almanca tüm yayınları takip edermiş.

ROMANA GİREN ‘ANADOLU’

Berna Moran’a göre, ‘Kuyucaklı Yusuf’la romana ‘Anadolu’ giriyor. Daha önce Anadolu yok mu Türk romanında? Var tabii. Ancak bu romanda Sabahattin Ali, örneğin Yakup Kadri gibi, Anadolu’yu sadece kültürel çatışmalarla anlatmıyor. Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ ve ‘Ankara’ romanlarındaki gibi, ilerici-gerici, yobaz-aydın…arasındaki çatışmaya dayalı olarak anlatmıyor toplumu. Kuyucaklı Yusuf’ta bir tarafta asker-sivil bürokrasi ve eşraf, bir tarafta da yoksul halk var. Yani; değişen üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı toplumsal yapıdan kaynaklı çatışmaları anlatan, bir ilk roman niteliğinde Kuyucaklı Yusuf. Yine Berna Moran’a göre, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi Anadolu romancılarının öncüsüdür Kuyucaklı Yusuf’la Sabahattin Ali.

Derken, Kuyucaklı Yusuf, yayımlandığı yıl olan 1937’de ‘halkı, aile hayatı ve askerlikten soğuttuğu gerekçesiyle’ toplatılıyor. Görülen davada, üç bilirkişinin raporu mahkemeye sunuluyor. Rapor hazırlayanlardan biri de, o sıralar Maarif Vekaleti Müfettişi olan Reşat Nuri Güntekin… Bilirkişi raporları mahkemeye sunuluyor ve ‘roman’ beraat ediyor. Yeni Kitapçı Sabahattin Ali’nin beraat haberini, vitrinine ‘Kuyucaklı Yusuf Beraat Etti’ ilanıyla duyuruyor.

VERGİ YÜKÜ VE BORÇLANMA ZAMANLARI

Malumumuz ki, 1923-1930 yılları arasında ve devamında ekonominin, geçimin, devletin bekasının yükünü halkın sırtına yükleyen ağır vergi politikaları uygulanıyor Türkiye’de. Cumhuriyet devletinin ekonomik ve toplumsal her alana çok sert müdahale ettiği bir yönetim yapısı uyguladıkları, yadsınamaz bir gerçek. 1930 sonrası, yönetim yapısı daha da sertleşiyor hatta. Cumhuriyetin kurucularının seçtikleri Batı modeli, yüzyıllara sari sermaye birikimine dayalı bir model iken, Türkiye’de böyle bir birikim yok. Dolayısıyla tüccar ve eşrafı destekleyen ve bu birikimi bu sınıflar eliyle sağlamayı hedefleyen politikalar uygulanıyor.

1923’te toplanan ‘İzmir İktisat Kongresi’nde yabancı sermayeye davetkar bir tutum olduğu halde, yabancı sermayedardan bu davete icabet eden olmuyor. 1930’lardaki sanayileşme hamlesi için ABD, İngiltere ve Rusya’dan büyük çaplı borçlar alınıyor ancak doğrudan yatırım yapan yabancı sermayeye rastlanmıyor.

ABD’de başlayan 1929 Buhranı’ndan dünyada etkilenmeyen iki ülke var; Biri SSCB, diğeri faşist İtalya. Cumhuriyet Türkiyesi, bunlara çok yakın bir konumda ve bir arayış içinde. Kabul; zor yıllar fakat Anadolu’da halkın yaşadığı zorluklar, eşrafın, toprak sahiplerinin ve devlet erkanının yaşadıklarıyla kıyaslanamaz düzeyde. Ve bu durum halkın umutsuzluğunu her geçen gün artıracak düzeyde.

Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan inkılapların ardından, bu inkılapları halka anlatmak, biraz da tepeden inme bir tarzla halka nüfuz etmek, Atatürk inkılaplarının felsefesini halkla buluşturmak hedefine kilitleniyor kurucular. 1930’da ‘Kadro’ dergisi çıkarılmaya başlanıyor örneğin. Yönetiminde bizzat Mustafa Kemal’in bulunduğu bu derginin başyazarı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Yakup Kadri’nin romanlarında, bu inkılaplarla desteklenen yapı değişimini Anadolu’ya taşımak isteyen bir hedef var.

KADRO DERGİSİ KASAP DÜKKANINDA!

Yıllarca çıkıyor Kadro dergisi. Samsun’un Saathane Meydanı’nda, Kırım’dan göçmüş olan dedemin bir kasap dükkanı varmış. Birkaç ilçeye ve köye okunsun diye bu dergilerin gönderildiği posta kutusu işlevi gören dükkanlardan biriymiş, dedemin dükkanı. Ancak gelip alan, okuyan kimseler yokmuş tabii. Dedem onları kıyma, ve sakatatları sararak değerlendirirmiş. Liseyi dahi bitirememiş olan babama, dünya edebiyatı dahil bildiklerinin kaynağını sorduğumda, bu hikayeyi anlatmıştı bana. Yarım kilo kıymayı sarıp, kalan sayfaları ağzı sulanarak okuduğundan bahsetmişti. Güzel hikaye evet, ancak acıklı da bir parça…

Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’unda, bizim dükkandan kilolarca et alan ailelerin kahyalarıyla, artıkları bekleyen yoksul ailelerin ve kimsesiz çocukların hikayesi anlatılıyor bir anlamda. İkinci Dünya Savaşı yılları, Türkiye’de de korkunç geçiyor. Zapturapt rejimi artıyor ve savaşı Hitler Almanyası’nın kazanacağını bekleyen (öngören) İnönü Hükümeti tarafından anti-komünizm dalgası benimseniyor.

Sabahattin Ali de dahil hemen her Türkiye vatandaşı olan erkek, silah altı emirleri sayesinde bir çok kez askere çağrılıyor.

Türkçü-Turancı faşist çevrelerin ırkçı anti-komünist faaliyetleriyse, edebiyatı hem hayatın kendisi hem de bir eylem alanı olarak gören Sabahattin Ali ve diğer edebiyatçılar arasında nasıl karşılanıyor ve nelere sebep oluyor, bir sonraki yazımda anlatmaya çalışacağım.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir